Dursun Akçam Resmi Sitesi
 


Hastalık tanısı konduktan sonra, Ankara'ya gelmeden önce tuttuğu son not...

 

NE ZAMAN DOĞDUM

Bostanda patates sularken doğurmuş anam beni. Önlüğüne sarıp sarmalayarak eve dönerken, babamla karşılaşmış yolda, “Nedir o kucağındaki?” diye sormuş. Bebek ağlayarak yanıtlamış babamı. “Ne acelen vardı, bari sulama işini bitirdikten sonra doğursaydın!” demiş, yürümüş. Bizim dağ köylerinde patates ekimi, baharın gelişine bağlı. Baza yıllar erken, bazı yıllar geç başlar. Ekmek ve çapalamak eylemi mayıs, haziran aylarından başlar, temmuz sonlarına değin sürer. O nedenle doğduğum ay kesin belli değil. Anama göre, “kiraz ayının (haziran) ortalarıydı”, babam, “biçin ayı(temmuz) içindeydi” demekle yetiniyordu. Doğum tarihimin ayı bir yana, günü, yılı da belli değildi.

Anam, babam kendi doğum tarihlerini de bilmezlerdi. Anamın ömrü boyunca bir nüfus kimliği olmamıştı. Babamın da liyme liyme bir cüzdanı” vardı, paçavralar içinde özenle saklardı. Doğum tarihi,”Hicri, 1312” yazılmıştı. Babam ne “Hicri” tarihi bilirdi ne “Miladi” tarihi... “Mustafa Kemal’in askerleri geldikten sonra” almıştı “Cüzdanı”nı. Asker kaçakları, “ Urus casusları aranırken cüzdan” çok gerekli olurdu. Yaşını on yıl yanılma payı ile söylerdi, “Varım 50-60”, ya da “60-70”. Ne ki 70-80 yaşlarında öldü, 80-90 diyemedi.

Nüfus kaydımı da doğumumdan “birkaç yıl sonra” yaptırmıştı. Benden önce doğmuş kız, oğlan iki kardeşim ölmüştü. Çocuk sayısını altıya çıkarıp yol vergisinden kurtulma umudu suya düştükten sonra işi tavsattığını söylerdi. Acaba ölenlerin ardından ben de ölecek miydim?.. O nedenle adımı “Dursun” koymuş ve beklemişler. Görmüşler ki ölmüyorum! Kayıt işlemini de işte o zaman yerine getirmiş babam. Peşimden doğan kardeşime de benim uğurlu adımın bir benzerini vermişler, “Durmuş!” Durmuş da ölmemiş,durmuş! Espender, Sultan, kayıttan düşürülmeyen ölmüş kardeşim Cefer’le birlikte sayımız beşe ulaşmış. Babamda yeni bir umut, “Dayan avrat!” demiş anama,
“Altıncıyı da getirdin mi bu iş tamam!” Anamla birlikte kendisi de dayanmış, iki
yıl sonra altıncı kardeşim gelmiş dünyaya! Babam da böylece yol vergisinden,yani Arvin’in derelerinde bir ay boyu ,ngarya çalışmaktan kurtulmuş. İki kutsal ad koyarak ödüllendirmişler altıncımızı, “Ebubekir Kerim.” Yedinci ve sonuncu doğan kız kardeşim, anamın ifadesiyle, “teknenin son hamuru” olmuştu.

Yaşımı, yaşıtlarımla karşılaştırarak bulmaya çalışırlardı. Oysa yaşıtlarımın da yaşları kesin belli değildi. Nüfusa kayıtlı olanlar, gerçek yaşlarından yabüyük,ya küçük olurlardı. Bunun nedenleri vardı. Bir kez önem verilmezdi, “Çocukla itin farkı yok”tu! Kayıt için kasabaya gitmek ve birtakım bürokratik işlemi yerine getirmek gerekiyordu. Üstelik bir kazanç da yoktu. O yüzden tavsatılırdı. Ancak çıkar hesapları işin içine girince durum değişirdi. Birincisi askerlik sorunuydu. Oğlan uşağı, çalışacağı en verimli yaşında askere alınıyor, iki yıl mı, üç yıl mı üretimden kopmuş oluyordu. O nedenle aradan beş, altı yıl, belki daha da fazla geçtikten sonra yeni doğmuş gibi yazdırdıkları zaman, askerlikten önce ailesine daha uzun bir süre yardımcı olma fırsatı doğuyordu. Bu görevden oğlunu temelli kurtarmak isteyenler, nüfusa kız olarak yazdırırlardı. Evlenme çağına gelen kız, imam nikahı ile kocaya gider, doğurduğu çocuklar ya kayıtsız kalırdı, ya bir yakının üstüne onun çocuğuymuş yazdırılırdı. Böylece adamın çocuk sayısı artar, yol vergisinden kurtulurdu!
Asıl büyük sorun işte bu vergi işinde yatardı. Başlangıçta aldırmaz görünenler, vergisinden kurutulmak isterken yaşanırdı. Başlangıçta aldırmaz görünenler,çocuk sayısı dörde, beşe varanda kayıt işlemini başlatırlardı. Aradaki boşluğu kapatmak amacı ile çift çift ikiz yazdırırlardı. Nasıl olsa arkası gelirdi. Bu arada ölenlerin de kayıtları düşürülmezdi. Ancak kimi kez evdeki pazar çarşıya uymazdı. Kadın gebe kalmıştır ama vergiyi ödeme zamanı da gelmiştir. Borcunu para olarak ödeyebilen tek kişi çıkmazdı köyden. Ya gidip yol yapım işinde çalışacaklar, ya da tahsildar, gelerek neleri var var, neleri yok alıp götürecekti. Bu engeli kolayından aşmak isteyenler, çocuk doğmadan, doğmuş gösterir, altıncıyı tuttururlardı. Değilse sanal bir çocuk yazdırarak bu beladan yakayı sıyırmış olurlardı. Doğmamış çocukların adı, genelde kız yazdırılırdı her olasılığa karşı. Sonradan yakayı ele verenler doğal ki cezalarını çok pahalı ödemiş olurlardı.

Yaşıtlarım arasında doğum tarihi kesin belli olan beli olan tek kişi vardı, teyzemin oğlu Kerim Doğru. Kerim’in babası adliyede “mamır”dı, daha sonraları katipliğe değin yükselecekti. Çocuk sayısı arttıkça onun da aylığı artıyordu. O nedenle kayıt işlemini günü gününe yaptırmıştı. Gel gelelim tanıkların her biri başka şey söylüyordu, birinin dediğini öbürü tutmuyordu. Anama göre bir buçuk, iki yıl sonra doğmuştum Kerim’den. Teyzemse altı ay, bir yıl sonra diyordu. Ayı, gününü bir yana, Kerim’in doğumu 1927. Ya benim? 1927 mi, 1928 mi, l929 mu?.. Nüfus kütüğündeki resmi yaşım, “1930”. Hasılı kelam, gerçek doğum tarihimi öğrenemediğimden bugüne değin yaş günümü kutlayamadım. 1980’lerde yurtdışına kaçmak zorunda kaldığım günlerde, “resmen” elli yaşındaydım. Almanya ve öteki Avrupa ülkelerinde, “doğum günü” önemli bir olay, törenlerle kutlanır. Ben doğum tarihimin kargaşası içinde orada da boş vermiştim kervana katılmaya. Ama hesap açmış olduğum banka, kimliğimdeki tarihe göre hiç sektirmeden kutlardı doğum günümü. Bir gün sıra bana da gelir korkusu içinde çağrıldığım yaş günlerine katılmazdım.

Danışman olarak çalıştığım Hamburg Halk Kütüphanelerinde iş adaşlarım, doğum günü partileri düzenlerlerdi. Her zaman bir bahane uydurarak kaytarmak zor olurdu. İster istemez katılırdım. Bir sabah işyerine geldiğimde mutfakta masaların donatılmış olduğunu gördüm. Çalışanların hepsi orada toplanmışlardı. Herhalde birisinin yine yaş günü kutlanacaktı? Beni görür görmez, şampanya kadehleri kaldırıldı, koro halinde, “Hepy börtday Dursun!” temposu tutuldu.
Meğer benim “resmi” olan doğum gününü kutlamak içinmiş o hazırlık! Utandım. Belki onlar da utandırmak mı istemişlerdi ne?

Anam dokuz mu, on mu doğurmuştu, sayısını kendisi de bilmiyordu. Yaşayan altı kardeştik, 12 Eylül 1980 askeri darbesi yapılırken. Ablam Sultan’ı, küçük kardeşim Kerim’i yaban eldeyken yitirdim. Bana duyurmak istememişlerdi ama ben uzak yakın duymuştum. Yasakları aşarak ne cenazelerine yetişebilirdim, ne de otlar bürümeden taze toprak mezarlarını görebilirdim. Büküldüm, kaldım! Anam yineler dururdu, “ah oğul, adını Dursun koyduk, yerinde durasın diye. Ama sen yerinde duramaz oldun. Hem kendini, hem bizleri perişan ettin!” Anamın kemikleri sürme oldu.

Soyadımın da ayrı bir öyküsü var. Soyadı Yasası çıktıktan sonra yazım memuru köyümüze gelir. Köylüler başlangıçta pek kavrayamazlar, ne demekti ata mirası sülale adını silerek onun yerine türedi bir ad koymak? Yoksa soylarının kökü mü kazılmak isteniyordu? “Osmanlının işi hiç belli olmaz”dı! İşin içinde mutlaka bir bit yeniği vardı! Korkudan hepsi dipte köşede saklanırlar. Köy bekçisin üst üste “ilanatına” karşın nüfus memurunun yanına kimse gitmez. Bu kez bekçi ev ev dolaşarak yakaladıklarını ite kaka muhtarın odasına sürükler.Küçük amcam Tosun’u da öyle yapar. Amcam direnir, “Ben aile resi değilim, reis büyük kardaşım Eyüp’tür( babam). Ben onun yerine ifade veremem!” Babam yitik! Muhtar Tıllık Ali, kırk dereden su getirerek amcamı inandırmaya çalışır, “Korkulacak bir hususat yok Tosun komşum, Ne kimsenin sülalesi yok olacak, ne de bir vatandaşın burnu kanayacak. Olanca mesuliyeti ben üstüme alıyorum. Sen bir kelimelik yeni soyadı yazdıracaksın, iş bitecek!..” Amcam kaygılar içinde sorar muhtara:
“Sen yazdırdın mı?”
“Hiç yazdırmaz olur muyum?”
“Ne yazdırdın?”
“Sarıçam.”
Amcam ikirciklenir, yutkunur. Her olasılığa karşı muhtarın soyadına benzer bir sözcük söyler:
“Öyleyse bizimki de Akçam olsun!” der.

Köyümüz orman içindeydi o zamanlar, sarıçamlardan oluşan dünya güzeli bir orman. Zaman içinde kesildi, yakıldı yıkıldı, uzaklara taşındı. Orman katillerinden birisi de bendim. Gencecik fidanları, yeşil çamları baltayla keser, öküzlere sürüterek eve taşırdım. Her seferinde anamdan, babamdan övgüler alırdım. Anama göre, bir karış bacağımla babamdan daha sorumlu, işini bilen bir kişiydim. Ödül olarak kaz etinden közde kebap pişirirdi benim için. Sekiler,
raflar yapardık benim getirdiğim odunlardan. Çatının çürüyen merteklerini, kiriş ve direkleri yenilerdik. Kalanı da kurutur, tezekle yakardık.

Orman askerleri korurdu ormanları. Kolay atlatırdık askerleri. Değilse bir paket köylü tütünü, biraz yağ, peynir vererek işimizi aşırırdık. Biz ormansız yaşayamazdık. Üretim araçları ve aletleri tümüyle ağaçtandı kağnı, kağnının tekerleri, pulluk, cılga(saban), yaba, tırmık, boyunduruk, kar küreği, dirgenin sapı, tırpanın natı(ucuna tırpanın monte edildiği budaksız fidanlardan
yapılmış ağaç), tırpan natının elceği de (el tutamağı) ağaçtandı. Dahası, ekin ekildikten sonra toprağı düzleyen tapan, tapanın peşinden sürüklenen dallı yapraklı yemyeşil fidanlar, daha başka ne varsa hep ormandan kesilerek yapılır çatılırdı. Tez kırılır,bozulurdu bu aletler. Ardından yine ormanın yolu tutulurdu.

Cılavuz Köy Enstitüsünde başlamıştım öğrenime. Yazın Kırk beş gün izinle
ilk kez dönmüştüm köyüme. Asker dayımla birlikte Batak Köprü ormanına yürüdük. Sanki yeni görüyor, yeni dolaşıyordum bu ormanı. Taban yemyeşil, çiçeklerle bezeli. Kuşlar ötüyordu her yandan. Kendilerini göremiyordum ama sesleri bir senfoniydi. Soğuk pınarlar kaynıyordu bir orada, bir burada. Suları  mavi, içimi doyumsuz. Ne ki çok kesilmişti orman, topraklar yer yer çıplak! İçim burkuldu. Suçlulardan birisi de bendim, kahrettim kendime. Bana düşman
gözüyle bakıyordu çamlar, o güzelim ağaçlar. Sarı gövdeleri dümdüz, budaksızdı, dalları, yaprakları yukardan açılan bir şemsiye. Tutamadım kendimi:
“Görüyor musun bu çamların güzelliğini Asker dayı?” dedim. Dayım aşağıdan yukarı çaprazlama baktı:
“Dediğin doğru yeğenim, bu ağaçlardan çok iyi kereste olur, tahta biçilir!” diye karşılık verdi.
Dam üstünde saksağan!

İLK ÇOBANLIK

Dört beş yaşlarında olmalıydım, kazları otlatırdım. Nedense sığır, davar, kuzu güdene “çoban” derlerdi de kazları güdene çoban demezlerdi. Onların adı, “kaz otalatan”dı. Üstümdeki gömleğim kısaydı, etekleri aşağısını örtmeye yetmezdi. Biz çocuklar hep öyleydik. Ayıp diye bir kavram yoktu. “Yiğidin malı kendini göstermeli!” derdi babam. Ancak kızlar, açık seçik dolaşamazlardı. Etekleriyle kapatırlardı ayıp yerlerini. Yedi sekiz yaşına geldikten sonra da tuman-şalvar giyerlerdi.

Kazları daha çok Ekop!un kızı Nazo ile birlikte otlatırdık.Ekop yoksul bir kadındı. Koyunu, kuzusu yoktu. Bir ineği, bir de keçisi vardı. Kapısında hayvan sayısını çoğaltmaya gücü yetmezdi ama yumurtadan civ civ çıkarmak o denli zor değildi. Nazo’nun önünde sürü halinde en az yirmi, otuz kaz olurdu. Ekop bu kazları, civcivken başlar, dokuz ay boyunca besler büyütürdü. Bir bölümünün etini, tüyünü satar, borcunu harcını öderdi. Geriye kalanları da kendisi keser, tüyünden yatak yorgan yapardı. Etlerini de kış aylarında haşıla katarak  çocuklarına yedirirdi. Kazların yağı da çok önemliydi. Köylüler, inek yağı yayıktan çıkar çıkmaz kasabada satardı. Yerine ucuza satın aldıkları margarin yağları yerlerdi. Kış aylarında da kaz yağı yardımlarına yetişirdi onların. Ekop zati yağ satamazdı. İnekten,keçiden aldığı sütü de çocuklarına içirir, arta kalanı da yourt, ayran yapardı. Kazlar çok önemliydi Ekop için. o nedenle de akıllı kızı Nazo’dan başkasına teslim etmezdi.

Mayis, haziran aylarında kazları üç kulak, yemlik, çeşitli sütlü otların bol olduğu alanlarda otlatırdık .Akar su kıyılarından, pınarlardan uzak yerlere açılmazdık. Çünkü kazlar çabuk susardı. Ağızları açık, “Ka, ka!” diye bağırır, tek çöp koparmazlardı. Onlar hem otlayacaklar, hem su içeceklerdi. Temmuz, ağustos, eylül kazların bayram ettiği aylardır. Bu aylarda arpa tarlaları başağa durur,olgunlaşır, biçilir , sonra da harmana taşınırdı. Her yanda onların yemi hazırdı.
Bu süreç içinde kaz çobanlarının da önemli zor ve görevleri vardı. Bir kez kazları hem ekinden uzak tutacaksın, hem de tıka basa doyuracaksın. Sağda solda da fazla dolaştırmayacaksın. Yürütürsen zayıflar, yağları, etleri erirdi.  Onları iyi beslemenin kısa yollarını arardık. Ben çevreyi kollardım, Nazo da  kaz sürüsünü ekinin içine sürerdi. Boyunlarını uzatarak arpa başaklarını doyumsuz bir hazla yutarlardı. Beş, on dakika içinde girdikleri yeri dolu dövmüşe çevirirlerdi. Korkudan biz de fazla tutamazdık. Yakalandığımız zaman felaket olurdu. Dövülmemiz bir yana, aileler arasında dirgenli, tırmıklı kavgalar olurdu. Kazlarla birlikte biz de karnımızı doyurma yollarını arardık. Olgun aşakları sapları ile yolar, bir çukurda kibritle ateşlerdik. Alevler içinde kavrulan arpayı avuçlarımızda ovar, kıtır kıtır öğütürdük. Yaptığımız işin adına, “Kara Haarman” denirdi. Kara Harmanı buğday başaklarından yapmışsak keyfimize diyecek olmazdı. Buğday pek yetişmezdi dağ köylerinde. Olgunlaşmadan soğuklar başlar, üşürdü. Ya kırağı keser,ya pas tutardı. O nedenle buğday lüks sayılırdı yöremizde.
Ekini biçilmiş tarlalarda anızların arasına düşmüş kırık dökük başakları yedirmede herhangi bir yasak yoktu. Ancak sap yığınlarına yaklaşmamak koşulu ile. Kazları fazla dolaştırmadan doyurmak amaç olduğuna göre, biz işi kaçak ve kısa yoldan başarmaya çalışırdık sürekli. Ama çok da korkardık. Biçilmiş hazır sap yığınlarını yedirmeye başladık bu kez de. Çevreyi kollamak benim görevimdi. Bir gelen varsa, ıslık çalardım. Nazo da kazları oldukları yerden uzaklaştırır, suçüstü yakalanmaktan kurtulurduk.

Bir gün Deli İbo’nun, Söğüt Çukurunda arpa bulullarına(küçük küçük yığınlar) salıverdik kazları. Ben yine gözcüydüm. İbo, hışım gibi indi yukardan. Ne ıslık
çalabildim, ne de Nazo’nun haberi oldu. Elindeki dirgen inip kalkıyordu. Nazo’nun çığlığını duyar duymaz kaçtım, bir kayanın dibinde saklandım. Deli İbo, öfkeli adımlarla uzaklaştı oradan. Elini kolunu sallayarak sürekli küfrediyordu.Geri döndüğüm zaman Nazo, öldürülmüş bir kazın başında, ağzı burnu kan içinde ağlıyordu dövüne dövüne. Beni görende taş attı, “İtin oğlu, ne biçim gözcülük yaptın?.. Eşeğin sıpası, niye beni bırakıp kaçtın?” diyordu. Kazlar, tarlanın dışında, her biri bir yanda dağınıktı. Nazo yerinde deli deli döndü, sonra sevinç narası atarak bana döndü.
“Oh, oh! Ölem Allah’a, iki kazın birden, ikisi birden!..” Gösterdiği yere koştum. Biri alaca, öbürü beyazdı, ikisi de bizimdi. Ama ölmemişlerdi. Biri kanat dokmüş yerinde kıpırtısızdı, öbürü gövdesi yerde yine bir şeyler yiyordu. Birini bir koltuğuma, birini öbür koltuğuma aldım. Alaca kaz başını yukarı kaldıramıyordu. Gözleri soldu, boynu aşağı düştü. Ölmüştü. Beyaz olanın iki bacağı da sallanıyordu aşağı doğru. Ben elledikçe çırpınıyordu. Kırılmış olmalıydı.
Evde bunun hesabını zor verdim. Anam sövdü saydı. Babam üstüme yürüdü, anam araya girdi. Bu kez de benim yerime anamı dövdü, “Senen doğurduğun piç böyle olur ancak!” diyerek tekmeliyordu. Nazo’nun durumunu bilmiyordum ama Ekop’un öfkesi başından aşkındı. Eteğine topladığı taşlarla Deli İbo’nun kapısına yürümüştü. Durmadan küfrediyor, taş yağdırıyordu. Deli öcünü almış olduğundan başlangıçta sessiz kaldı. Kafası kırılınca daha da delirdi. Yaka paça boğuşmaya başladılar. İki Dişli Yunus aralarına girdi, kavgayı zor bela önledi.

Bu olaydan sonra Nazo’yla birlikte bir daha kaz otlamadık. Zaten ikimiz de atılmıştık görevimizden. Ekop kazları ortanca oğlu Huso’ya teslim etmişti. Bizim kazları otlatma sorumluluğu da kardeşim Durmuş’a devredildi. Ceza olarak yamaçtaki tarlanın taşlarını temizleyecektim! Babam damın üstüne çıkar, eli belinde çalışıp çalışmadığımı denetlerdi. Tarlada tek taş bırakmayacaktım. İkinci gün anam yardıma geldi. Üç gün sonra ceviz büyüklüğünde de olsa tek taş kalmamıştı tarlanın içinde.

YA DAYANIRSIN YA ÖLÜRSÜN

Babam, sabırsızlıkla elimin “değnek tutmasını” beklerdi. “Elen değnek tutması” bir çocuk için çobanlığın başlangıcı demekti. Kaz çobanlığı ilk aşamasıydı çobanlığın. Ardından dana, kuzu, davar, inek, öküz, “ yoz al”(geceleri dağlarda sabahlayan sığır sürüsü) çobanlıkları gelecekti. Her aile
genelde ayrı güderdi sığırını sıpasını. Köy çobanları, “nahır”ı(köylülerin ortak hayvan sürüsü) yalnız dört ay güderdi( haziran,temmuz, ağustos, eylül) Arta kalan zamanlarda bir ineği, bir keçisi de olsa bir çoban gerekliydi herkese. Kimileri sürekli ayrı otlatırdı. Böylece çobanlık, çocuklarda küçük yaşta başlar, erginlik, olgunlaşma çağına değin aşama aşama giderdi.

Kaz çobanlığımdaki kötü notum zaman içinde unutulmuştu. Yaylaya çıkmıştık. Tek ineğimiz, tek danamız vardı o yıl. Komşu çocuklarla birlikte danaları birlikte güderdik. İneklerin kuşluk ve ikindi sağımında günde iki kez köye getirir, sağımdan sonra tekrar önümüze katar giderdik kırlmara. Her sabah tan atanda görev başı yapmak zorundaydık.
Bir gün yine anamın dürtüklemesi ile yeni uyanmış, gözlerimi ovuyordum. Evde sevinç çığlıkları yükseldi birden. Kadir Ağanın Baş Nökeri (yanaşmacısı) Sebo, yağız atın üstünde bekliyordu. Kadir Ağanın selamı vardı. Beni tırmık ırgatlığına götürecekti. Kadir Ağa Kürt’tü, komşu köydendi. Anamla ayni aşirettendiler. Kadir Ağanın selamı ve kapımıza adam göndermesi, ailemizi onurlandırmıştı. Daha da önemlisi, "elim değnek” tutmuştu ama para getirmiyordu. Şimdi elim tırmık tutacaktı, para kazanacaktım! Babam, anam ne denli sevinseler yeriydi.Tüm ricalara karşın Sebo attan sinerek bir yudum soğuk suyumuzu içmek istemedi. Kırk tırpan ırgatının biçtiği otun güneş yakmadan toplanması gerekiyordu. Daha çok tırmıkçıya gereksinim vardı. Gökte uçan kuştan yardım bekliyorlardı. Sebo aldı beni terkisine, atını mahmuzladı.

Pantolonum yoktu ama zarar etmezdi. Anamın ölçüp biçtiği kara bulusumun etekleri yeterince uzundu. Ancak yalınayaktım. Taştan, dikenden sakınmam gerekirdi. Kadın,kız,kızan bir sürü tırmıkçı ırgat vardı. İçlerinde en küçük bendim. Bir kadın ırgat sevgi ve acıma karışık bakışlarıyla süzdü beni. Sebo’ya döndü, “Yalnayak bir karış çocuğu niye getirdi?” diye çıkıştı. Sebo buru ucuyla yanıtladı, “Babası, tırmık çekecek yaşta oğlum var! Diyerek haber salmıştı. Anası da ağamın aşiretinden!” Kadın sustu.

Bana göre küçük bir tırmık buldu Sebo. Gene de sapı boyumun iki katıydı, kullanamıyordum. Bıçakla natını (tırmığın sapı) kısalttılar. Güvenle katıldım ırgatların arasına. Yerdeki otu dirgenle toplayanların peşinden, olanca gücümle tırmıklıyordum dirgenden kalan artıkları. Bu çırpınışıma öteki ırgatlar gülüyordu. Sonra da tırmığı elimden alarak nasıl kullanacağımı öğretiyorlardı. Çıplak ayaklarımı çakıl taş, diken yaralar, üstü biçilmiş ot kökleri iğne gibi batardı. Fazla kanayan yerlere “Bağa yaprağı) sarar, ip yerine uzun otlarla bağlardım. Daha sonraki günlerde yanaşmacı Şemsi Natusul yapmayı öğretti. Bir yama parçasını yakarak külünü bastırdığım zaman yaranın kanı dururdu. Gömleğimdeki yamaları birer birer yaktım, natusul yaptım. Bu kez de öteki ırgatlar yardımıma yetişirdi. Özellikle Halo Cındo, çokt çabuk natusul yapar, kanayan yarayı kapatırdı.

Durumdan hiç de şikayetçi değildim. Bir kez Kadir Ağa yetişkin ırgatlardan beş kuruş fazla gündelik ödüyordu. Onlar yirmi beş kuruş alırken, ben yirmi beş kuruş alıyordum. Tırmıkçıları denetlemeye geldiği zaman çok yakın davranır, ensemi okşayarak, “Aferin!” derdi. Ağaç testiyi elime verir, pınardan su getirmeye yollardı. Bu da bir ayrıcalıktı. Tırmıkçılar, “ Ağanın adamı” sanırlar, imrenerek bakarlardı. Alay etmenin, gülüşmenin yerini saygı almıştı bu kez.

Daha da önemlisi, cömertti Kadir Ağa, öteki ırgatlarla birlikte her yemekte adamakıllı karnımı doyuruyordum. Sabahleyin ayran, ekmek, peynir, bazı günler çorba verilirdi. Öğleyin yağlı bulgur pilavı, yanında yoğurt. Bazı günler de kovaların içinde tereyağında yüzen lavaş ekmeği getirilirdi ırgata. Ellerim bileklerime değin yağlanırdı. Yüzüme renk gelmişti. Güzgim (ayna) yoktu, öteki
ırgatlar söylüyorlardı.

Kadir Ağa, bir çift çarık diktirmiş, bir çift çorapla birlikte yollamıştı bana Sebo ile. Sanki eskisi yıkılmış, ayrı bir dünyada yeniden doğmuştum! Daha bir hazla çalışmaya başladım. Tırmıkçılar çalışırken dalga geçmek isterlerdi. Ağaya haber vereceğimden korkmasalardı beni döverlerdi. Kızgındılar ama belli etmezlerdi. “Bir karış piç” başlarına bela olmuştum. Tırmıkçılardan Tello teyze öğüt verirdi  bana, “Ağanın işi bitmez oğul, yavaş çalış kendini öldüreceksin!” derdi. Bir yandan da acırlardı. Çalışkanlığımı da küçümserlerdi, “Serce nedir, pızpızıki (götü) ne olsun!” biçiminde Kürt deyimleriyle alay ederlerdi

Başka köylerden gelen ırgatlar akşamları dönmezler,geceleri ot yığınları arasında uyurlardı. Ben de onlarla birlikte... Güneş doğmadan işbaşı yapmak zorundaydık. Sebo, Kadir Ağanın buyruğu ile bana özel olarak bir küçük kilim vermişti. Akşamdan düşerdim, Sebo’nun ıslığı ile gözlerimi açardım. Yerimden hiç doğrulmak istemezdim ama Sebo’dan övgü almak için hemen çıkarndım otun içinden.

Bir hafta çalıştım, iş bitti, köye döndüm. Kazandığım parayı sıcağı sıcağına babama verdim, tam 175 kuruş! Anam yağda yumurta pişirdi. Babam övünüyordu evimize gelen komşuların karşısında, “Allah’a şükür, oğlum yetişti, ırgat oldu. Yedi yaşında para kazanıyor. Bugün döner dönmez, 175 kuruşu avucuma baydı teker teker!..” Babamın mutluğuna diyecek yoktu.
Beşir Dede babamın söylediklerine pek katılmadı. Eliyle beni gösterdi:
“Bu çocuğun boyuna bir bak, bunun kazandığı para kandır, irindir! Ama onlar mecburdurlar, ya dayanacaklar, ya ölecekler!”

Kadir ağadan sonra o yaz kendi tarlamızda, çayırımız da ayni işi yapacaktım. Bu kez adım ırgat değil, tırmıkçı olacaktı. Ağabeyim gurbetteydi. Bir iş bulmuş muydu, bulmamış mıydı, belli değildi. Çayırı, tarlayı babam biçecek, ben de peşinden biçileni toplayacaktım. Hiç canım istemiyordu. Sık sık ne yağlı ekmek yiyecektim, ne de para kazanacaktım! Yalnız sevindirici bir yanı vardı, serbest kaldığım zaman dere kıyısında çamurdan değirmen yapardım. Bir de köyün suyunda yüzerdim. Bu fırsatı bulabileceğimden emindim Babamın canı çok tatlıydı, tüm gücüyle gece gündüz kendini işe vermezdi. Aklına estiği zaman tırpanı omuzlar eve dönerdi. Hele yakıcı güneşte hiç çalışmak istemezdi. Gölgeye atar kendini uyurdu. Hava bulutlu olunca da ne ot biçerdi, ne ekin, “Yağmur yağacak, biçtiğimiz çürür!” derdi. Yağmur yağdığı günler işler hepten dururdu. Ben de bu fırsattan yararlanarak arkadaşlarımla doyasıya oynardım.

Çocukluğumu her anımsayışta acı bir burukluk duyarım içimde. Oyun oynama özgürlüğümü yaşayamadım hiçbir zaman. Neler mi oynardık, ne bileyim ben? Yaşamı soyutlar, kendimize özgü bir dünya yaratarak onun içinde yaşardık. Oyuncaklarımızı kendimiz yapar çatardık. Sözgelimi kağnı, pulluk, saban, bu araçları çeken öküzleri de yapar, tarla sürerdik. Su değirmeni kurar, değirmenin
çarkını döndürecek su kanalı açardık. Ev yapardık, evin içinde ateş yakar, ekmek pişirirdik. Kızlarla karı kocalık oynardık. Bu karı kocalık oyunu bir seferinde bana çok pahalıya mal olmuştu.
Kapı komşumuz Abit’in kızı Gülsenem yaşıtımdı, birlikte oynardık. Bir gün Çerme çayının kıyısında ben at yapıyordum çamurdun, Gülsenem de bana yardım ediyordu. At bitti. İkinci olarak koyun mu, kuzu mu, köpek mi yapacaktık? Ben kurt köpeğinde direniyordum, arkadaşım kuzudan vazgeçmiyordu. Sonunda Gülsenem’in önerisi ile ev yapmaya karar verdik. Biraz uzun sürdü ama sonunda güzel bir ev çıktı ortaya. İçine sığmıyşorduk. Çatısı açık olduğundan ocakta kolayca ateş yakabildik. Gülsenem çamurdan ekmek bile pişirdi. Bu eve bir de karı koca gerekti. Hemen orada evlendik! “Sen kocam,ben de senin karın!” dedi Gülsenem, “Gel şimdi bir yatakta yatalım!” Hemen entarisini çıkardı, ben de gömleğimi. İkimizin de donu yoktu, çırılpıklak olmuştuk. Yan yana uzandık çakıl taşların üstüne. “Böyle olmaz!” dedi Gülsenen, “Ben babamı anamın üstünde görmüştüm bir sefer, belini yukarı kaldırıp indiriyordu. Haydi sen de üstüme gel, babam gibi yap!”
Üste çıktım, babası gibi yapmaya çalışırken şimşek gibi çakan bir çubuk darbesiyle yuvarlandım.

Anam, işkenceci polisler gibi çubuğunu çıplak gövdemde indirip kaldırıyordu:
“Seni edepsiz seni, harmanda düveni sürmekten bunun için mi kaçıyorsun?..” diyerek elindeki çubuğu çıplak gövdemde şaplatıyordu. Bir yandan da gülümsememek için kendisini zor tutuyordu. Çubuk evlek evlek kırmızı izler bırakmıştı karnımıda, bacaklarımda.Gömleğimi giymeye fırsat bulamadım, tabana kuvvet kaçtım. Anam, Gülsenem’i kolundan sürükleyerek götürürken anası gördü, merakla ünledi:
“ Ne oldu Seyhat bacı”
“Gözün aydın, kızın şimdiden orospuluğa başlamış!” diye yanıtladı anam.
Gülsenem kendini yere atmış ağlıyordu. Anası elinden tuttu,kaldırdı. Saçlarını
okşarcasına bir şamar vurdu:
“Hiç utanmadın mı kız?” dedi, anama döndü, “Suç senin oğlunda, kızımı baştan çıkarmış!” Karşılıklı bir şeyler konuştular. İkisi de gülüyordu.
Anam eve geldi, ahırın karanlığından çıkardı beni, “Bir daha öyle şeyler yapma, yavruma kurban!” dedi. Çubuğun izlerine tereyağı sürdü. Gömleğimi geçirdi boğazımdan, “Yürü şimdi harmana!” dedi, “Düven durdu, öküzler arpayı yedi. Haydi durma!..”

Durmadım, seğirttim. Güneş alav kusuyordu. Öküzleri çubukladım, ağır ağır sürüklemeye başladılar düveni. Düvenden savrulan saman tozları ağzımdan,
burnumdan giriyordu. Gözlerimi de açamıyordum hem güneş, hem tozdan. Gövdem dem alav içinde hem kaşınıyor, hem yanıyordu. Boz öküz,kuyruğunu kaldırdı, gerine gerin sıçtı. Bokunu sapla avuçladım, harmanın dışına attım.
Babam yukardan beni uyarıyordu:
“Dikkat et, hayvanları sapa sıçırma! Yanına küçük tekneyi al, bokun altına tut. Tekneyle dışarı atarsın!”
Buyruğunu verdi, tekrar eve girdi. Babam düven sürmezdi, “Toz gözlerimi acıtıyor!” derdi. O iş anamın, benim görevimdi. Kızgın güneşte de çalışmazdı,
“Güeş, hasta” ediyordu babamı. Anam korkusundan bir şey söyleyemezdi. Fazla ileri giderse dayak yerdi. Onun görevi gece ekmek pişirmek,şafakla birlikte kovalarla eve su taşımak, tarlada,bostanda, harmanda çalışmak.

Düvenin üstünde tozdan, güneşten yanmış yoğrulmuştum. Susuzluktan dilim damağım kurumuştu. Anam görünürlerde yoktu. Durmuş kazların peşindeydi. Ne pahasına olursa olsun, düveni, öküzleri bıraktım, evin içine canımı atmak istedim. Kana kana su içecektim, yüzümü de yıkadıktan sonra geri dönecektim. Babamı aradı gözlerim. Ocağın önünde oturmuş sigara içiyor, içtiği sigaranın dumanını bacadan yukarı üflüyordu. Oysa ramazan ayıydı. Her gece evde sahura kalkardık. Anam, babam oruç tutardı. Dört, beş yaşındaki biz çocuklar melaikeydik, Allah günah yazmazdı. Ama istersek tutabilirdik. Bizim orucumuzun sevabı büyüklerin sevabından iki kat fazla yazılırdı. Ben ilk gün başlamıştım oruç tutmaya ama ikinci öğleye kadar ancak dayanabilmiştim. Açlıktan, susuzluktan başım dönmüş, harmanda öküzleri süremez olmuştum. Anam da babam da zorlamadılar. Oruç yedi yaşında farz olacaktı. Gelecek yıl tutmaya başlardım orucumu. Ama oruç babama farzdı, neden sigara içiyordu?
Allah’ın buyruğuna karşı geliyordu.
“Baba!” diye seslendim. Sesimden tanıdı,elindeki sigarayı ateşin içine attı. Sonra öfkeli bakışlarını çevirdi:
“Sen harmanı kime bıraktın da geldin içeri?” diye sordu.
“Su içeceğim.”
“Çabuk iç, işine dön!”“Baba, sen sigara mı içiyordun?”“Ne zaman?”
“Ben eve girdiğim zaman.”
“Gözlerin tozdan, bozulmuş olmalı!” dedi, ayaklandı, “Sen yüzünü, gözlerini yıka, biraz dinlen, düveni ben sürerim!” dedi, çıkarken de uyarmayı unutmadı,
“Babam sigara içiyordu diyerek yalan yanlış konuşma bir daha, anladın mı? Güneş altında kalan bir insan karanlık eve girende gözleri hepten kararır, alacalanır, hiçbir şeyi doğru göremez!”
“Anladım baba!” dedim.

Ramazan ayı boyunca babam bana çok iyi davrandı. Arife günü anamı anamı değnekle dövüyordu. Gücüm yetseydi ben de babamı döverdim. Ağlamaktan öte bir şey gelmiyordu elimden. O zamana değin saklı tuttuğum silahımı ateşledim: “Sen orucunu yiyorsun!” diye bağırdım, “Gözlerimle gördüm, sigara içiyordun!”
Anamı bıraktı,bana baktı, başını salladı:
“Sıçanın doğurduğu dağarcık keser!” dedi, çıktı.
Anamı dövülmekten kurtarmıştım!

Oruç ayında babamın kaçak sigarası, beni şaşırtmıştı. Allah, peygamber, cehennem, gayya kuyusu, kızgın fırınlar korkusu ile beni büyütenler, aman, babam değil miydi? Bunun için kuran okur, günde beş vakit namaz kılarlardı. Bir sigara yüzünden cehennemde yanmayı nasıl göze alırdı babam?.. İster istemez kuşkulanmaya başlamıştım. Acaba babam gibi orucunu yiyen bir başkası var mıydı? ..
Bizim evin biraz ötesinde Deli Rüştü “him” açıyordu. Yapılacak bir evin önce çukuru kazılırdı. Bu işin adına, “him açmak” denirdi. İki buçuk,üç metre derinliğine inilirdi toprağın. Sonra yalınkat duvar örülürdü aşağıdan yukarı. Duvarın yüksekliği toprak düzeyine çıkar çıkmaz iş biterdi. Üstü örtülür, içindeki toprak çatıya aktarıldıktan sonra ev biterdi. Yani ev toprak altında kalırdı. Dışarıya mağara ağzı gibi yalnız kapısı açılırdı. Kışın ayazından, kar ve fırtınasından ancak bu yolla korunabilirlerdi. Tezek bitse, hiç soba yanmasa da salt hayvanların soluğu evi ısıtmaya yeterdi. O nedenlerle çoğu hayvanlarla iç içe ayni evde yaşarlardı. Değilse ahır eve bitişik olur, kapısı her daim açık tutulurdu.
Gel gelelim, Deli Rüşt ü’nün “him”i bir türlü bitmiyordu. Tünel gibi toprağı oyararak ilerliyordu. Dışardan hiç kimse göremiyordu Rüştünün nasıl çalıştığını, neler yaptığını? Ayrıca harman ayında herkes kadın, erkek, kız, kızan gecesini gündüzüne katarak diş tırnak çalıştığı bir zamanda Rüştü neden him açıyordu?

Oysa Rüştünün haklı gerekçeleri vardı. Ektiği, biçtiği o denli çok değildi. Dört oğlu, iki kızı, karısı yeterdi, artardı bile.

Gel gelelim Rüştün’ün himi bir türlü bitmiyordu. Büyük oğlu Yusuf da babası ile çalışıyordu. Yağmurlu günlerde öteki oğulları da çalışıyordu. Rüştü’nün evinin arkası köy merasıydı. Üstten köylüler engel olurdu. Rüştü, merayı alttan oyarak bu yasağı delmişti! Anlatıldığına göre, evine bitişik bir ahır, bir samanlık

Acele çatı, acele duvar gerektirmiyordu. Duvar da, tavan da topraktandı. Gerekirse ilerde eksiği gediği yavaş yavaş tamamlardı.

Rüştü’nün ziyaretçileri giderek çoğalmıştı. Ama hep ayni kişiler gidiyordu. Tat Abit, Müslim Emi, Kadim dayı, Kara Yusufların Hamit, harmanda işlerini yarım bırakır, oraya giderlerdi. Bangis köyünden Kürt Celil bizim köyü çok sever, sık sık uğrardı. Kürt Celil de gelir gelmez Deli Rüştü’nün “himine” can atardı. Harmanda düven üstünde dönerken bunları birer birer izlerdim.

Bir gün anam yerime dövene bindi. Evde yüzümü yıkadım,su içtim. Anama görünmeden Rüştü’nün himinden içeri daldım. Karanlıkta el yordamı ile bir süre ilerledim. Başımı toprak duvara vurdum. Sağa doğru bir boşluk açılıyordu. Yönümü değiştirdim,yürüdüm. Gözlerimi solgun bir ışık yaladı. Ya çıra, ya da teneken bir idare lambası olmalıydı. Bu arada başa ışıklar da bir yanıyor, bir sönüyordu. Sigara sokusu, sigara dumanı, ikisi birden soluğuma karıştı. İçerdekiler sigara içerek söyleşiyorlardı. Tat Abit’in bir şeyler atıştırdığı gördüm. Tam bu sırada arkamdan birisi çarptı, düştüm. Gömleğimin yakasından tutarak kaldırdı, “Ulan piç, kimsin sen, burada ne arıyorsun?” diye azarladı. Sesinden Kara Yusufların Hamit olduğunu anladım. İte ite dışarı attı, “Bir daha buraya girdiğini görürsem,öldürürüm seni,gömerim buraya. Ölünü baban bile bulamaz!” dedi. Bereket versin tanıyamamıştı,”Kimin oğlusun sen?” diye sordu. Işığı görmüştüm, yanıt vermeden kaçtım.

Deli Rüştünün gedikli ziyaretçilerini iyi tanıdım, onlar gizlice oruçlarını yiyenlerdi!
Rüştü’ye neden “deli!” dediklerini bir türlü kavrayamazdım. Bireyciydi. Komşuluk ilişkileri çok zayıftı. Kimseyle senli benli olmazdı. Gerekli olan her çeşit araç gereci vardı, öküzü, arabası, çifti çubuğu tamamdı. Ne birisinden öküz araba ister, ne de isteye verirdi. Rüştü’nün ramazan ayında oruç tutmayanlara yardımcı olması nedendi? Bunun nedeni daha sonra anlaşılacaktı.

Ramazan ayı bitti, harman ayı bitti, rüştünün “him”i bir türlü bitmiyordu! Üstelik üç oğlu Yusuf, Lalo, üçü üç yandan babaları ile toprağın derinliğinde görünmez olmuşlardı. Tünelin ağzından dışarı atılan toprağı, Rüştü’nün karısı, kızları,küçük oğlu Bayro ile birlikte bitişikteki evin damına yayarlardı sürekli. Baba ve oğullar daha çok gece çalışır,, gündüz tünelin ağzını hasırla kapatırlardı.
Nasıl olsa oruç ayı değildi. Rüştü’nün ne yaptığını herkes biliyordu. Ne zaman ki Sılo’nun dişi mandası, otladığı yerde Rüstü’nün tüneline düştü, o zaman kıyamet koptu.

Merada, birden yer yarılmış, toprak mandayı yutmuştu. Bereket versin, mandayı güden Sılo’nun kızı Aslı manda ile birlikte düşmekten kurtulmuştu. Haber üstüne mahalle komşuları Rüştü’nün “him”ini, yeni adı ile tünelini kuşattılar. Manda sağdı ne yerinden kalkabiliyor, ne de başını yukarı kaldırabiliyordu. Bir yerleri kırılmış olmalıydı. Ölürse eti yenilmezdi. Hemen orada boynuna bıçak
atarak kestiler mandayı. Asıl kıyamet Sılo geldikten sonra koptu. Komşuların yardımı ile ortak bir yol bulundu. Mandanın etini, derisini Rüştü satacaktı. Aldığı paranın üstünü tamamlayarak Sılo’ya dişi bir manda alacaktı.

Asıl kavga mahalleli ile Rüştü arasında çıktı. Rüştü meranın altını köstebekler gibi oyarak iki göz ev, bir ahır, bir de samanlık yapmıştı oğulları için. Yılların göçmeni olarak gelip köye yerleşmişti ama ne ev yeri vardı, ne de yeterli tarlası,çayırı...

Mahallenin dişli kişileri oruçlarını yemişlerdi Rüştü’nün tünelinde. O yüzden fazla üstüne varamıyorlardı. Değilse rezil olacaklardı köy içinde! Sonuçta Rüştü mandanın düştüğü “ev”i evi toprakla yeniden dolduracaktı. Ötekilerin de yan duvarlarını sağlam taşlarla örerek, toprağını kaymasını önleyecekti. Asıl önemli olan evin, ahırın toprak tavanıydı. Rüştü bu tavanı alttan kalın kirişler, enine boyuna çatacağı kirişlerle tutturacak, direklerle çökmeyi engelleyecekti bir güzel.
Deli Rüştü , mübarek ramazan yüzünden ucuz kurutulmuştu.

Yağmurlu bir gündü. Tüm işler durmuştu. Tarlalarda, harmanlarda ıslak saplar kurumadan işe başlanmazdı. Böyle günlerde ekin de biçilmezdi. Ekin, sap ve samanın önce kuruması gerekirdi. Aradan en az güneşli bir gün geçmeden işbaşı yapılmazdı. Yağmurlar bir hafta aralıksız sürerse, çürütürdü ekini harmanda...

O nedenle hasat zamanı yağmuru sevmezdi köylüler. Yağmur bir işi iki eder, canına okurdu arpanın. Harmanda yağmur görmüş arpanın, buğdayın ekmeği de pişkin olmaz, ağlak olurdu(hamur gibi). Yağmurlar iki üç günü geçer daha da uzarsa kan ağlardı herkes. Dolu dövmesi, sel basması ayrı bir felaketti, bu felaketin her zaman eli kulağında olurdu. En büyük yıkım kuraklık yıllarda gelirdi. Güneş yeşilinde kuruturdu ekini. Boy veren başakları da çekirge keser, fare keserdi. Ama bizi köylüler, normal yıllarda da ekip biçtikleriyle karın doyuramazlardı. Toprak verimsizdi. Taş çatlasa bire iki, bire üç alamazlardı.

Benim burada diyeceklerim daha başkaydı. Yağmurlu günlerde anam, babam kan ağlardı, ben sevinirdim. Özgürdüm olacaktım çünkü. Gönlümce dolaşmak, oynamak olanağına kavuşmuş oluyordum bu yağmurlar yüzünden. Ne var kiyine de rahat bırakmazlardı alabildiğine. Kapı önünden uzaklaşmayacaktım. Harmana göz kulak olacaktım. Kazağa,tavuğa tahılı yedirmeyecektim. Kışlık otu da koruyacaktım sığır sıpadan. İki de bir ünlerdi, “Durusun harmana bak!”, ”Dursun danalar nerede?”, “Dursun, kovaları omuzla, su getir!..” Kendisi de işinden fırsat buldukça ayni gözcülüğü yapardı. Anamı çoğu kez kulak ardı ederdim. Babam zaten bu tür ayrıntılarla hiç ilgilenmezdi. Ben de alır başımı uzaklaşırdım her fırsatta. Arkadaşlarım İso, Mecit, Cibo da öyle yaparlardı. Ya tepelerin ardında kaybolur, ya da Çakmaklı deresine iner, saklanırdık. Köy içinde dolaştığımız, köpekleri boğuşturduğumuz günler de olurdu.

Yine yağmurlu bir günün akşamında caminin önüne gittik. Hava bulutluydu. Oruç tutan köylüler de oraya toplanmışlardı. İftar yakın olmalıydı. İmamın ezan okumasını bekliyorlardı sabırsızlıkla. O zaman hiç kimsenin saatin yoktu, doğal ki imamın da yoktu. Zaman güneşle ölçülürdü. Kıbleye yüzünü çevirdiği zaman güneş tam alnında vuruyorsa öğle, Emirdağ’ın tepesine tırmandığı zaman ikinci, dağı devrildikten bir süre sonra da akşam ezanını okurdu. Ancak sabah ve akşam ezanları için bir ölçü daha vardı, itle kurdun zor seçilebildiği alaca karanlık. Çobanlar değnekle ölçerlerdi zamanı. Değneğin gölgesi yarım düşerse yere kuşluk, gölge sıfırlanırsa öğle, yarım değnek boyu yeniden uzayanda ikindi olmuş demekti.

Güneş yoktu, imamın dayanağı kayıplarda. Havanın iyice kararmasını beklemekten öte çaresi yoktu. Oysa iftar saatini bekleyenler sabırsızdı. Ortalık yeterince de kararmış sayılırdı. İmamı sürekli zorluyorlardı, “Haydi imam, çık Camiye!”, “Ötsene imam, ne beklersin?” İmam kurtulamadı, ağır ağır tırmandı merdivenleri. Caminin üstünde sağa sola bakındı. Attı elini kulağına, okudu
ezanı. Bekleyenler sigaralarını dumanlattılar Ezanı sesini dört gözle bekleyen herkes iftar sofrasında oruçlarını bozmuş olmalıydılar. İmam camiden indi, bir sigara da kendisi yaktı. Ardından Emirdağ’ın doruğunda bulutları aralayan güneşin solgun ışıkları yansıdı. İmam yerinde döndü öfke ile:
“Sizin yüzünüzden günaha girdim iblisler!” dedi. Herkes kahkaha ile gülüyordu:
“Okumasaydın!”
“Günah senin!”
İmam da güldü, başını sallayarak yürüdü, gitti.

HODAKLIK

Babam bir gün keyifle girdi içeri, “Hazır ol dursun, seni Memet Ağaya hodak verdim!” dedi, “ Üç beş gün içinde (saban) tarlaya çıkar, ekin başlar. Sen de o zaman işe başlarsın!” Anam karşı çıktı:
“Sen deli misin herif? Çocuğun çarığı çorabı yok, sırtında gömleği yok. Baharın çamurunda, yağmurunda dayanamaz!..”
“Yemesi, içmesi, çarığı, çorabı bir Ağanın boynuna olacak! Ayrıca bir buçuk put (24 kğ) arpa ununu ekim biter bitmez teslim edeceğine söz verdi.”
Anam burun kıvırdı:
“Dün yanaşmacı olan Memo ne zaman ağa oldu, söyler misin?”
“Kazanım odur bugün kaynasın! Adamın iki çift öküzü, dört ineği, bir çift atı var. Yetmez mi?.. Anamın bir türlü usu almıyordu ama daha ileri giderse, yumrukla susturulacağını biliyordu. Yine de sormadan edemedi:
“Biz tohum ekmeyecek miyiz? Bizim hodağımız kim olacak? “
Babam sertleşti:
“Sersem sersem konuşma! Bir çift öküzle toprağı sürebilir miyiz? Önce bizim
gibi bir çift öküzlüyü bulacağım. Öküz iki çift olduktan sonra iki evin tarlasını ortaklaşa sürer, ortaklaşa tohumlarız tarlalarımızı!”
“Dursun giderse hodak kim olur?”
“Modgfamı (ortağı) bulduktan sonra onu düşünürüz. Eğer onun hodağı yoksa, mecburen bizim Durmuş’u!...”
“Aferim demişim sana, bir oğlunu Memo’ya yanaşmacı ver, öbürünü de ortağına hodak!.. Durmuş beş yaşını yeni tamamlamadı. Sonra kaza, tavuğa kim bakacak?..”
“Fazla dırladın!” dedi, üstüne yürüdü. Anam dışarı kaçarak kurtuldu.
Oysa ben bir çift çarık çoraba sahip olacağım için seviniyordum. Ayrıca bir buçuk put arpa kazanacaktım bir ayın içinde! Bu benim ilk hodaklığım olacaktı. Pratiğim yoktu ama yeterli bilgiye sahiptim. Hodaklık yapanları görüyordum, onların anlattıklarını dinliyordum. Çok zor bir işti, oddan gömlekti hodaklık! Olsun, sünnet olmak gibi eninde sonunda bu köprüden geçecektim. Zati adam
olmanın iki önemli koşulu vardı, sünnet olmak, öbürü askerlik askerlik yapmak!
Zorunlu katlanacaktım!

Geleneksel törenlerle ekim başladı, çift çubuk tarlaya çıkarıldı. Memo Ağa bu töreni daha bir görkemli yaptı. Davul zurna çaldırdı. Kapısı önünde toplananlara sıcak sac ekmeği dağıttı. Öküzleri boyunduruk üstünde sürecek hodakını(beni), maçkalını(sabanı tutmak ve yönlendirmekle görevli kişiyi) Dilikli Melo’yu özellikle gösterdi komşularına. Bu tören, ayni zamanda ağalığının da resmen ilanıydı Memo'’nun. Dört öküzün boynuzları arasında dört yumurta kırıldıktan sonra tohumu, sabanı kağnıya yükledikten sonra yollandık tarlaya. O gün öküzlün işe alıştırılması için iki, üç saat çalışmak yeterdi. Altı ay içerde hareketsiz kalan hayvanlar tez yorulurdu.

Hodaklık, çok zor bir işti,eziliyordum altında. Belki de Memo Ağa, eskiden kendi çektiklerini bize de çektirmek istiyordu? Yanaşmacı, ırgat, amele, çoban olarak yoksulluğun her aşamasından geçmişti. Bunu kendisi değil, köylüler söylerdi. Akşamları geç dönerdik tarladan. Çorba içtikten sonra öküzler ot verip karınlarını doyuracaktık. Horoz ötümünden önce yine ayni işi yapmak zorundaydık. Aç hayvan işlemezdi. Öğleyin öküzlere yetecek otu urganla bağlayarak arabaya yüklemek de ayrı bir görevdi. Şafakla birlikte öküz, araba yollanırdık tarlaya.

Geceleri bir hasıra sarınarak hayvanların yemliğine uzanırdım, üstüm başımla. “Bağa” adı verilen yemlikler, üstü açık bir oluk gibiydi. Bir de tehlikesi vardı benim açımdan. Gece ben uyurken hayvanlar, kokuyla üstümdeki hasırı bulur, kırt kırt kemirirlerdi. Bu arada sıcak solukları yüzümde dolaşır, saçlarım çekilirdi. Bereket versin, tez uyanır, hasırı da kendimi de kurtarırdım.

Delikli Melo da zorunlu durumlarda Memo Ağada sabahlamlak zorundaydı. Yeni evliydi Melo, sık sık karanlıkları yararak evine kaçardı. Memo Ağa duyanda önce azarlar, sonra da öğüt verirdi, “Rençper dediğin adamın uçkurunda tahıl çimlenir!” , “Ekim zamanı, biçim zamanı bir ay, iki ay cima (seks) yapılmaz!” Melo’nun gönlü istemişse eğer, kimse durduramazdı onu! O zaman çaresiz samanlıktan sepetle ot taşıyarak dört öküzü doyurmak benim görevim olurdu.

Aslında yalnız ekim ayı değil, herk (nadas) ayı, biçim ayı, harman ayı da köylülerin ölesiye çalıştığı aylardı. Beş aylık bir süreydi bu. Bu süre içinde elini çabuk tutmayanlar, yılın öteki yedi ayında bunun cezasını çekmek zorundaydılar. O nedenle karların erimesinden sonra toprağın kurumasını beklemeye bile zamanları olmazdı. Önce taraya tohum ekeceklerdi. Ardından nadas, nadası, hasat izleyecek, eylül bitmeden harmanlar da bitmiş olacaktı. Değilse yağmuru, çamuru, soğuğu, ayazı ile belalı günler bastıracaktı. Hiç belli olmazdı, belki de ekini dolu döver, kırağı yakar, kar yağar dondururdu!..

Delikli Melo sabanın peşinde hem toprakla boğuşmak, hem önündeki öküzleri sürmek zorundaydı. Ben yalnız ikinci çift öküzden sorumluydum, boyunduruktan yönetirdim. Benim öküzler zincirle bağlıydı sabana. Yerimde durabilmem için ayaklarımın birini alttan,öbürünü üstten gergin zincire dolamam gerekti. Gel gör ki zincir sürekli gerili kalmaz. Sabanın demiri topraktan çıkar ya da birden öküzler huysuzluk yapar, zincir gevşeyerek kayardı ayaklarımdan, boyunduruktan yuvarlanırdım toprağa, öküzlerin ayakları altına.

Daha da beteri vardı, sabanın demiri taşa değende tepem üstüne savrulurdum. t Melo öfkelenir, “Bok gibi çocuksun!” diye bağırırdı. Sonra da kendi kendine söylenirdi, “Bir karış çocuğu başıma bela ettiler. Daha boyundurukta tutunmasını bilmiyor!” Başımın yarılması, ağzımdan burnumdan kan akmış olması hiç önemli değildi. Kendiliğimden toparlanıp kalkamazsam, Melo kucaklayarak atardı boyunduruğun üstüne. Teselli etmeyi de unutmazdı, “Aldırma, yaran derin değil,biraz sonra geçer!..” Kanlı gömleğimi, yüzümü gözümü daha sonra gider, en yakın pınarda yıkardım.
Yakınımızda her zaman pınar ya da akan bir su bulunmazdı. Uzağa gidecek zamanımız da olmazdı. Elimizi, yüzümüzü yıkayamadığımız günler olurdu. Melo bu işin de pratiğini bulmuştu, kahvaltıdan önce toprakla yıkardı ellerini, “Maksat adet yerini bulsun!” derdi. Ben de öyle yapardım.
Melo, evine gittiği geceler, “cünup-cenabet” dönerdi. Evinde “Boy abdesti” alamazdı. Gece yarısı yıkanmaya yeltenirse, ev halkı uyanacak, Melo’nun karısı ile ayıp iş yaptığını öğreneceklerdi! Ayrıca buna zamanı da olmazdı Melo’nun. Horoz ötümünden önce dönmek zorundaydı. Melo, cünup da dolaşamazdı. Cünup bir kişinin ekmeğe, una, arpaya el sürmemesi gerekirdi, hayvanların yemine de... Hem günaha girerdi, hem de elini sürdüğü her nimetin bini bereketi kaçardı!

Öküzü koşup tarlaya yollandığımız zaman Melo’yu bir sancı alırdı, nerede, nasıl boy abdesti alacaktı? Ben anlardım, Melo yine cenabetti. Zaten ilk bakışta tavrından anlaşılırdı. Utangaç bakışlarıyla kendini ele verirdi. Nerede bir göl, dere, birikmiş kar suyu görürse, oraya koşar, boy abdesti alırdı. Yıkandıktan sonra titrerdi. Isınmak için deli danalar gibi koşardı bir ileri, bir geri. Bir sefer de Batak Köprü’den geçerken buzları kırarak kuyu gibi açtığı çukurda yıkanmak zorunda kalmıştı. Bereket versin öğleden sonra güneş geldi, hava ısındı, Melo da kucakladığı taşları direne direne taşımaktan kurtuldu.

Tohumu tarlaya Memo Ağa serperdi. Ama o gelinceye değin süreceğimiz yerin
tohumunu ekme sorumluluğunu Melo’ya vermişti. Belki buna gönlü razı değildi ama koskoca ağa(!) sabahın götü açılmadan yanaşmacılarla birlikte tarlanın başında olamazdı! Ağalık “gıradotu” sarsılırdı. Gün kuşluğa yükselende atını biner, kasıla kasıla gelirdi. İşimizi beğenmezdi. Bir kez tembeldik, işimiz hiç ilerlemiyordu. İkincisi Melo sabanı tutmayı beceremiyordu. Çünkü tarla temiz sürülmüyordu. Akozlar(sabanın kirizma izler) arasında ham toprak kalıyordu. Melo gibileri bir daha tutmalık almayacaktı! Ben de iyi bir hodak değildim. Boyundurukta oturmaktan korkuyordum. Öküzler de tanımışlardı beni, güçlerini boyunduruğa vererek sabanı çekmiyordu. Öküzün sopası üstünden inmemeliydi. Oysa çubukladığım zaman öfkeleniyordu, “Dövme hayvanları!” diye bağırıyordu. Ardında da küçümser bakışlarla alay ederdi, “Baban kapısında var mı böyle öküzler!”

Melo dayanamadı bir gün:
“Ağam, bu çocuk öküzü dövüyor, ‘Dövme!’ diyorsun. Dövmüyor, yine kınıyorsun, ‘Öküzleri tembelleştirdin!’ diye. Çocuk ne halt etsin?”
Gözleri büyüdü, kasları fırladı yukarı Memo Ağanın. Bir yanaşmacının teki nasıl olur da o biçim dillenirdi ağası karşısında? Köyde çıkarılan dedikodunun etkisinde kalmış olmalıydı, “ Cıbıl Memo, yıllarca el kapısında sürten yanaşmacı Memo, hiçbir zaman sahici ağa olamaz!” diyorlardı. Oğlu Hemo teskere alıp döndükten sonra yıldızı parlamıştı birden bire! Hemo jandarmaydı Güneyde. Kaçakçı kovalamıştı teskere alıncaya değin.. Günahı söyleyenlerin boynuna, Hemo’nun getirdiği paralarla Memo, bir çift öküzünü iki etmiş, inek sayısını birden, beşe çıkarmıştı. Ahırına bir de yağız at çekmişti! Yandan pencereli konuk odası yaptırır yaptırmaz da ağalığını resmen ilan etmişti! Lakin bunların hepsi düşman sözüydü. İt ürür, kervan yürürdü. Ama kapısında ekmek yiyen bir tutmanın saygısızlığına ne denmeliyidi! İşte buna dayanamazdı.

“Bana bak Delikli Melo, benim adıma, Memo Ağa demişler! Sen çizmeden yukarı çıkıyorsun. Sen bir tutmasın! Senin tohumuna para mı verdim? Kulağından tutar, bussaat atarım seni!” dedi, öfkeyle Kulüp paketinden bir sigara yaktı. Memo ağa sigara içmezdi. Gösteriş olsun diye pahalı Yenice paketini cebimde taşırdı.. Bunu da Melo söylemişti bana.

Melo,nun rengi sapsarı oldu. Ağzını açtığına bin pişmandı. Ağanın vereceği beş
lira ile karısı Nazo’ya bir çift lastik, kokulu bir sabun, biraz da incir öte beri alacaktı. İki teneke arpa ununu da evde ailesine teslim edecekti. İşten atılırsa
hali dulandı!
“Bağışla Ağam, bir it idim ayağını ısırdım!” dedi, eğildi elini öptü. Ağa yumuşadı. Babacan bir tavırla:
“Bu sefer cahilliğine bağışlıyorum. Bir daha çizmeden yukarı çıkarsan, karışmam ha!..” dedi, atladı yağız atına yollandı.

Melo tehlikeyi ucuz atlatmıştı ama rahat değildi. Öğle olmuştu. Çifti durdurduk. Öküzler otunu yerken biz de peynir,ekmeğimizi yemeye oturduk. Yağsız deri peyniri, sertleşmiş arpa ekmeği!.. Lokmalarımıza su katarak yutuyorduk.. Melo başını salladı, bana döndü:
“İşte görüyorsun, her gün yediğimiz bu!” dedi, “Adam köy içinde bir de övünüyormuş, her gün bizi kete,pişi, mafişle beslermiş ( hamur işi yağlı ekmek çeşitleri ). Biz yine de doğru dürüst çalışmaz mışız!.. Sonradan görme insanlar hep böyle olur!..” Dizlerine dayandı, kalkarken ekledi, “Mecburuz, köprüyü geçene kadar eşeğe dayı demeye!”

Sıra Kalecikteki tarlaya gelmişti. Hemo Ağa yine tohumu tarlaya serpti. Kısa kısa sert buyruklar verdikten sonra çekti gitti. İki üç günden beri hep böyleydi, Melo’yu azarladığı günden beri. Melo da her buyruğa, “Baş üstüne!” der,susardı. Ama ikimizin arası iyiydi. Melo’nun dert ortağı sayılırdım. Karısı Nazo’yu çok seviyordu. Evinde olduğu zaman Nazo ile karşılıklı bir güzel söyleşemiyordu. Elini eline alamıyordu bile. Kaynatası, kaynanası yanında  ağzını açıp tek söz edemezdi Nazo. Ayıp olurdu, töreyi bozardı sonra. Onun görevi gelinlik etmekti, yani hiç ağzını açmadan verilen her buyruğu yerine getirecekti. Yalnız büyükler değil, küçükler de ona buyururdu. Oturamazdı da onların yanında. Sabahtan akşama değin tepesi üstüne dönerdi. Ayrılmak istiyordu ama bunun olanağı yoktu. Yedi can insan tek gözlü bir evde yaşamak zorundayken Melo bağımsız bir ev nasıl bulacaktı? Zora gelende toprağı oyar, bir ev yapabilirdi kendisine. Ancak buna izin vermezlerdi. Sonra nasıl geçinirdi?

Gurbete gitmeyi düşünüyordu. Bir baltaya sap oluncaya değin Nazo ailesiyle birlikte yaşardı. Sonrasına da Allah kerimdi. Hava güneşliydi, güzeldi o gün. Nere de var, nerede yok Çerçi Şavkı çıkageldi. Taşıdığı kovada ayna, kokulu sabun, incir, c incik boncuk vardı. Anlattığına göre tarlaları dolaşıyor, arpa karşılığı öte beri satıyordu. Bize uğramadan önce dört tarlada ayrı ayrı satış yapmıştı. Malın çoğunu elden çıkarmıştı. Kalanı da üç beş tarlaya uğradıktkan sonra bitirecekti. Topladığı arpayı oğlu Hasan köye götürmüştü.satış olursa onu da kendisi götürecekti. En çok kokulu sabun, ayna satmıştı!

Melo imrenerek kokulu sabunlara, aynaya, küçük incir paketlerine:
“Tahılım olsaydı bir kokulu sabun, bir pakette incir alırdım karıma!..”
“Burada hiç tahıl yok mu?” diye sordu Şavkı.
“Tohumdan artan yarım çuval arpa var ama Memo Ağanın malı!”
Şavkı gülümsedi, dünyanın en doğru adamı sen misin?.. Sen bırak Memo’nun şimdiki ağalığını, ben onun yanaşmacılığını bilirim. Refik Ağanın tutmasıydı. Hangi tarlaya giderse peşinden çağırırdı beni. Canı ne isterse alırdı,gözgi,kokulu sabun, paket paket incir... Bir çuval tahıldan iki üç ölçek arpa vearirsen kıyamet kopmaz. Zaten farkına varan olmaz. Ben nice yıllardan beri bu ticareti yaparım. Hiç kimsenin ruhu duymamıştır!
Melo gevşemişti:
“Ya Ağa duyarsa? “ Şavkı öfkelendi:
“Dedirtme şimdi senin ağana!.. Yirmi yıldan beri ben bu işi yaparım. Komşu köylere Gölebert, Duduna, Bangis,Hopal’ın tarlalarına da giderim ekim zamanı. Sabanın peşinde hep tutmalar, marabacılar. Ağa ortada yok. Onlar eker, biçer, taşırlar. Ağalar da elini soğuktan sıcağa vurmadan hazırın başına konarlar. Memo essahtan sağa olmayanlar, daha zalım olurlar. Sen de bir avuç tahıl için korkarsın, karına bir kokulu sabun alamazsın! Dedim ya yirmi yıl olur tarla tarla dolaşırım. Senin gibi bir korkağına rastlamadım. Ben nicelerine neler sattım neler, daha bugüne çen hiç kimsenin ruhu duymadı. Eğer ağzımı sıkı tutmazsam iflas ederim!” Beni gösterdi, “Aramızda bir çocuk var. Onun da gönlünü bir iki kanfetle (peynir şekeri) alırsın,olur biter!”
Melo gevşemişti. Bana döndü, “Sana kanfet alırsam kimseyle söylemezsin, değil mi?” diye sordu. Kanfeti duyunca benim de ağzım sulandı:
“Söylemem, Kuran çarpsın söylemem!” dedim.
Şavkı koavsını çekti önüne:
“Çabuk kararını ver, ben gideceğim!” diyerek hareketlendi.
“Bir kokulu sabuna ne kadar arpa alıyorsun?”
Şavkı özel olarak yaptırdığı teneke kutuyu gösterdi:
“Bu ölçeğin iki dolusu!.. Çocuğun üç kanfeti de benden olsun!”
Çuvaldan iki ölçek tahıl verdi, kokulu sabunu aldı, kokladı,seviçle gömleğin iç cebine indirdi. Ben de büyük bir özlemle kanfetleri yalamaya başladım!

Melo, günü zor tüketti. İki de bir sabunuçıkararıp kokluyordu,özenle yeniden cebine sokuyordu.Gece yarısı Nazo’yu uyandıracak, hiç ses etmeden kokulu sabunu burnuna tutacaktı! Ne zaman akşam olaçcaktı? Gözlerini güneşten ayırmıyordu. Beni de uyarıyordu, ağzımı sıkı tutkacaktım. Şekerlerin üçünü de tekmil emmiş bitirmiş miydim? Bir başka gün dea incir alacaktı Şavkı’dan, birlikte yiyecektik!

Emirdağ’ın tepesinden güneş devrildi, öküzleri kağnıya koştuk, yollandık. Memo Ağa her zamanki gibi evin önünde karşıladı bizi. Biraz erken dönmüştük, neden? Melo’nun gerekçesi hazırdı. Tarlanın üçte ikisini sürmüştük. Devrisi gün tapanla birlikte ikindiye kalmaz bitirirdik. Tapan, kirizması tamamlanmış ham toprağı yeniden düzleme,tesviye etme işiydi. Buna tapanlamak denirdi.
Melo, artık tohumu çuvalla kağnıdan indirirken, Memo Ağanın gözü takıldı. Yetişti, bir de kendisi indirdi, kaldırdı ağılığını ölçtü arpanın. Yere koydu, bir de karşıdan baktı:
“Yarım çuval arpa vardı bu çuvalda, yarıdan yarıya yok olmuş! Bu arpa nereye gitti?” diyerek karşısına dikildi Melo’nun.Melo’nun dizleri titremeye başlamıştı. Bozuntuya vermemeye çalıştı:
“Ekmek değildi ki yemiş olalım ağam! Ellemedik, koklamadık, kalan neyse onu aldık getirdik!”
“Yalan söylüyorsun!”
Melo beni gösterdi:
“İşte bu çocuk Allah’ın şahidi!”
“Hırsızın şahidi de birlikte olur!” Eli kıçında döndü, bir adım daha yaklaştı Melo’ya, “Çerçi Şavkı bugün oralarda dolaşıyordu. Arpayı ona sattınız değil mi?” diye sordu. Melonun yanıtını beklemeden ceplerini karıştırmaya başladı, kokulu sabunu çıkardı, gözüne sokarcasına, “Bunu kimden aldın it oğlu it?” dedi, hışımla bana döndü, “ulan piç sana ne aldı, bir göreyim?” Ceplerimi aradı,
bir şey bulamadı. Ancak peynir şekerinden kalan küçük bir yapışkanlığın ayırdına vardı, “ Sen de kanfet yedin değilmi sıpa?” Bir şamar atı, gözlerimden ateş yağdı. Utku kazanmış komutanların çalımı içinde kapı komşularına ünledi:
“Tarlada tohumu Çerçi Şavkıya satmışlar!” Bize döndü yeniden, “İkinizi de kovuyorum, defolun gidin kapımdan!” diye bağırdı.
Alaca karanlıkta evin yolunu tuttum. Kavazlar’ın sürmeli’nin sesi geliyordu damın üstünden:
“Tarlada tohum satmak, Memo’nun eski mesleğidir. Hiç gözünden kaçar mı?”
Anamın, babamın yanına hangi yüzle dönecektim, ne diyecektim? Ya Melo?
Hınzır adam hiç değilse kokulu sabunu almasaydı elinden!

BETERİN BETERİ

Tohum ekme işi biter bitmez ardından herk (nadas) ayı geldi. Bu kez kotan hodaklığı yapacaktım. Tam bir ay eve dönemeyecektim. Bu zor görevi yüzümün akı ile başaramazsam, beş paralık insan sayılacaktım. Evde ve köy içinde kimse bana adam gözü ile bakmayacaktı. Böyle bir adam yarın evlenmek isteği zaman, kızını veren de olmazdı. Hodaklık iyi bir rençper olmanın alfabesiydi çocuklar için, kendini kanıtlamanın da bir göstergesi sayılırdı.

İlk hodaklığımda iyi bir sınav vermemiştim. Bir karış boyumla tarlada tohumluk arpayı satarak hırsızlık yapmıştım Delikli Melo ile birlikte! Memo Ağa da haklı olarak ikimizi de kovmuştu. Bir buçuk put arpayı da ödememişti o yüzden..Yani sicilim bozuktu, aklanmam gerekiyordu.

Bizim topraklar kavidir, otludur. Toprağın bereketi derinlerdedir. Kirizması derin olması gerekir. O nedenle nadasın karasabanla değil, kara kotanla (ağaçtan büyük pulluk. Bu pulluğun yalnız toprağı delen iki aleti seviş ve diş kısmı çelik demirdi). En az sekiz, en fazla on iki çift öküz çeker bir pulluğu. Ortalama her ailenin bir çift, bilemedin iki çift öküzü olur. Varsıllar bu sayıyı üç çift öküze değin çıkarırlardı. İmece usulü her aile bir çift, en kabadayısı iki çift öküz koşardı sabana. Her çift öküze olmasa bile en az iki çift öküze bir hodak bulmak da öküz sahiplerinin göreviydi. Kotan yarım alo mu (yarım dönem),tam Alo mu  işleyecekti toprağı, işin başında konuşulur, karara bağlanırdı. Yarım dönem için bir çift öküz sahibine yalnız bir gün nadas yapardı kotan. Manda koşmuş olanlara bir buçuk gün, maçkala (kotanı yöneten,yönlendiren kişi) iki gün, gece kotan öküzünü otlatan iki kişiye iki gün, toplam süre on beş,on altı gündü. Tam alo bunun iki katı olurdu, kotan bir ay tarlalardan köye inmezdi.

Kotan Kadim dayınındı. On çift öküze boyunduruk vuruldu. Kotan kağnıya yüklendi. Bir maçkal, yedi hodak, iki öküzcü, akşam üstü törenlerle uğurlandık. Ben iki çift öküz sürecektim, bir çifti bizim,öbür çifti Mürsel amcamın. Tam alo, otuz gün sürecekti nadas. İki hafta sonra bir gün mola verilecekti. Dördüncü haftayı tamamladığımız zaman nadas bitecekti. Ardından biçim ayı başlıyordu. Önce ot, sonra ekin, ot biçimi iç içe yürütülecekti.

Kotan dördüncü gününde Kekeme Halil’in harosundaydı (nadasa bırakılmış yoz tarla). Biz hodaklar birer birer sayardık bu günleri. İlk on beş günün sonunda verilecek bir günlük molanın sevinci ile avunurduk. Bir kez doya doya uyumuş olacaktık. Sonra gezecek tozacak, oynayacaktık bir güzel.
Başka bir tarladan gelmiştik. Yorgunduk. Ay yoktu,karanlıktı her yan. Gözünü parmağına soksan göremezdin. Kurbağalar ötüyordu yanımızda yörermizde. Böcek sesleri geliyordu otların arasından. Derin bir uğultu... Kurtlar, tilkiler, tavşanlar çıkmış olmalıydı inlerden. Karadağ’ın yamacından aşağı gelirlerdi üstümüze doğru. Tavşanlar korkar yanaşamazdı. Ama tilkiler öyle mi? Kulağımızı, burnumuzu kemirirlerdi. En belalısı kurtlardı. Kurtlar insana,hayvana düşmandı. Şemso’nun Cığal ineğinin karnını yırtmışlardı gün ortasında, Çoban Cibo’nun gözü önünde. Karalık gecelerde gün doğardı kurtlara. Öküzcülerin çok uyanık olmaları gerekirdi. Onlar öküzlerin yanı sıra bizi de koruyorlardı. Karanlık gecelerde, bu Allah’ın dağında canımız onlara emanett!

Amca oğlu Mecit’in yanına iyice sokuldum, hasırı başıma çektim,uyudum. Bıyıklı,kuyruklu “Çayır Böceği” kulağıma girerken yakaladım. Parmaklarım arasında bir güzel ezdikten sonra attım. Bir şamata koptu ansızın. Gözlerimi açtım, “Yılan,yılan!” bağırıyordu İso. Tüm hodaklar ayaklanmıştık. Karanlıkta kimse bir şey göremiyordu. Maçkal Şollo yetişti:
“Hani ulan nerede, yılan nerede?” diye ünledi karanlığa.
“Elimde, boğazını sıkıyorum. Bırakırsam, okunu sokar, beni öldürür! “
“Sıkı tut, bırakma elinden!” dedi Şolla. El yordamı ile yılanı aldı elinden İso’nun. Kağnı tekerinin halkası üstünde, sopa ile vuruyordu yılana. Vurdukça,“Hıh, hıh!” diye soluklanıyordu. Hodaklar ayaklanmış, Şollo’nun çevresinde toplanmıştık.
“Öldürdüm! İşte,. İşte!” diyerek gösteriyordu sözüm ona. Karan bir ip parçasını sallıyordu elinde. Yere attı yılanı. Kav, çakmak ile sigarasını yaktı. Tütün paketinden çıkardığı ince bir kağıdı sigaranın ateşi ile tutuşturdu. Alaca karanlıkta görebildik ölüsünü. Üç karış boyunda kara bir yılan cansız yatıyordu!
İso övünüyordu:
“Boğazımdan, çeneme çıkarken yakaladım. Ossaat boğazını sıktım. Kuyruğu ile kamçıladı beni, hiç korkmadım!”
“Eferim!” dedi Şollo, “Hepiniz İso gibi tikkatli uyuyun. Karanlık gecelerde cümle börtü böcek ayaklanır, tilki, kurt, ayı,domuz yuvasından çıkar. Dedim ya Dikkatli olun!”

Uyumaya fırsat kalmadı. Öküzcüler, kotan öküzünü getirdiler. Bulutlu havada ne teraziler, ne Çoban yıldızı!.. “Sabahtır!” diyorlardı. Neye göre sabahtı?.. Davar Taşkesilen tepede azıcık bir ağartı vardı ama bu şafak ağartısına benzemiyordu. Daha çok bulutların boşluğundan doğan ağarktıydı. Olaki öküzcülerin uykusu gelmişti, uyumak istiyorlardı? Tartışma uzadı. Maçkal Şolla kararını verdi:
“Yatarsak, bir daha kalkmamız zor olur. Yol yakınken koşalım öküzü,” dedi, “hava karışık, bir de yağmur yağarsa, çamurlu toprakta işimiz ileri gitmez.”

Kotanın, hodakların yönetiminden tek sorumlu kişiydi Şollo. Onun bir dediği iki olmazdı.Her hodak karanlıkta kendi öküzünü buldu, kulağından tutarak boyunduruğa koştu. Bindik öküzlerin boynuna. “Ho, ho babam ho!” seseleriyle kamçılarımız, çubuklarımız inip kalkıyordu öküzler üstünde... Neden sonra sabah oldu. Kara bulutlar karartmıştı sabahı. Yerle gök birleşmişti. Bir de soğuk vardı deme gitsin. Titriyorduk. Elimize üflüyor, soluğumuzla ısınmaya çalışıyorduk. Yağmur yerine dolu yağabilirdi. Kurşun gibi düşerdi başımızdan, boyundurukta bizi, toprakta körpe çiçeği, otu budar geçerdi.

Kekeme Kemal iki kolunda iki kova ile göründü. Gülük nevalemizi, tarlası sürülen sağlamak zorundaydı. Bir ay içinde bir çift öküzü olanın iki gün, kotan sahibi ile maçkalın, bir de iki çift öküz sahibi Hütseyin’in tarlası dörder gün sürülecekti. O nedenle sırası gelen ortaklar, gece zor uyurlardı. Acaba hava güzel olacak mıydı, maçkal ve hodaklar yeterince çaba harcayacaklar miydi? Maçtal Şollo’nun tavrı çok önemliydi. Gündelik sahipleri Şolla’ya, ”Hedaye” bir paket tütün almayı unutmazlardı. Öküzü iyi sürsünler diye hodakların da gönlünü yağlı ekmek, pişi, kete yedirerek yapmaya çalışırlardı. En kıral ekmek pişiydi. Bizler daha çok pişi beklerdik. Peynir, ekmek , yoğurtla geçiştirmeye çalışanların işi yaştı! Boyunduruk üstünde ses sesse söylediğimiz, “Horavel” ile bunu açıkça dile getirirlerdik:
Sarı camuşumun eşi/ Çelikten boynuzu, ağzında dişi,
Pişi getirmeyinin tarlada/Bozulur işi
Kekeme Halil gerçekten pişi getirmişti bir kova dolusu. Öbür kovada da bulgur pilavı, yoğuRd vardı. Onu da öğleyin yiyecektik. Akşam olur olmaz Kör Sılo’nun harosuna gidecektik. Sılo’nun harosu, Boz tepenin eteklerinde,uzak bir yerdeydi.

Aç kurutlar örneği saldırdık pişilere. Kim elini çabuk tutarsa o, daha çok yerdi. Lokma boğazımda düğümlendi. Göğsümü yumrukladım, yuttum. Hızımı hiç kesmedim. Pişi bitti. Doymuş muydum bilmem? Ama ısınmıştım bir ölçüde.

Öküzü koştuk, atladık boyunduruklara. İki, üç evlek döndük, gök gürledi, şimşek çaktı. İrmik büyüklüğünde başladı yağı, sonra yağmura çevirdi. Kotan duramazdı. Sürdürmek zorundaydık, yazık olurdu Kekeme Halil’e.

Bizlere pişi yedirmişti ayrıca! Yağmur hızlandı, sicim gibi iniyordu üstümüze. Gök gürlüyorn,şimşek çakıyordu. Göz gözü görmez olmuştu. Sudan çıkmış sıpaya dönmüştük her birimiz. Evlekler göllenmişti. Öküzler çamura bata çıka direniyordu. Elimden çubuğum düştü. İnip almak isterken ben düştüm öküzlerin ayakları altına. Kurtulmaya çalışırken Şollo’nun buyruğu geldi, “İnin aşağı, öküzlerin karnı altında saklanın!” İmdadıma yetişen bir buyruktu bu!

Kotan durmuştu. Bu kez de öküzün sırtından akan sular,yağmurla birlikte üstüme düşüyordu. Ama öküzün karnı sıcaktı. Ellerimi kalçasının çukurunda ısıtıyordum Kolik öküzün. Yağmur yavaştan dindi. Çiseliyordu ama önemli değildi.
Şollo’nun sesi yankılandı:
”Binin uşaklar, ho deyin öküze!”

Gömleğim sırtıma yapış yapıştı. Elimi,kolumu sallayarak ısınmaya çalışıyordum. Daha çok öküzleri çubuklayarak bu hareketi yapmaya çalışıyordum. Kolik öküz boyunduruğu zorladı yana, ileri doğru, kafasını geriye doğru çevirdi,gözlerini uçurdu üstçme. İçime ateş düştü. Hem boynunda taşıyordu beni gün boyu, hem de darda kalanda karnı altında ısınıyordum! Ben bir zalim miydim? “Anam avradım olsun kolik ir daha
sana el kaldırırsam!” diye söylendim, yemin ettim.Evleği geri dönerken, indim, boynuna sıralarak gözlerinden öptüm. Bakışları yumuşaktı. Acaba bağışlamkış mıydi? Yalnız Kolik’i değil, öteki öküzleri de dövmeyecektim.Bu sözümde durdum. “Sen öküzü süremiyorsun!” diyen Şollo’dan bir iki kez şamar yedim. İster istemez çubuklamak zorunda kaldığım zamanlar bile onların canını yakacak biçimde çubuklamadım.

Yağmur altında tarla sürülüyordu. Şollo’nun işi de hiç kolay değildi. Kotanın kıçında güreşiyordu sürekli. Diz boyu çamur içindeydi. Kotanla birlikte bir o yana, bir bu yana devriliyordu. Kekeme Halil, bir yandan Şollo’ya yardım ediyor, bir yandan hodakları tek tek dolaşarak, “Gevşetmeyin, iyi sürün, gün bugündür!” diyerek uyarıyordu. Sonra da kendi kendine söyleniyordu, “Rahmet durdu, durdu, bugün beni buldu!”

Yağmur bir yavaşladı, bir hızlandı. Gün akşama değin sürdü. Kekeme’nin üç te bir tarlası sürülemedi. Öfkeliydi, kime küfredeceğini bilmiyordu, “Bir çift öküzüm bir ay işleyecek. İki gündelikten biri gitti. Kaldı bir gün
Bu reva mı? İki kilo inek yağı harcadım. Pişi için Değirmenci Şahi’den
paramla buğday unu aldım. Gene de tarlam yarım kaldı!” diyerek dövünüyordu.
Kara Kotanı yükledik kağnıya. Çulumuzu çaputumuzu astık öküzlerin boyunduruğuna. Kendimiz de bindik öküzün sırtına, yollandık. Yolumuz uzaktı. Akşam soğuğu bir yaman. Üstümüz başımız su içinde, gövdemize yapışık. Nasıl dayanacaktık?..

BAYRAM KAYIP

Yollar çamur. “Yol” dedikleri kara toprak izi de yitikti. Teker çamura saplanıyor, üç çift yırta yırta sürükleyip sürülüyordu kağnıyı. Bu gidişle horoz ötümüne zor varırdık Boztepe’ye. Öküzün üstüne donacaktık. Şollo uyarıyordu sık sık, “Uyumayın, düşer, öküzün altında ezilirsiniz!” Titriyordum. Dişlerim dövüşüyordu çenemde altlı, üstlü. Uyursam eğer, düşmeden önce donardım. Şollo’nun bir buyruğu daha geldi:
“Öküzden inin aşağı, yerden sürün öküzü. Koşun, yürüyün, kızınırsınız!”
Maçkal’ın buyruğunu yerine getirdik. Ama koşmak bir yana yürümek de
zordu. Otlar ıslak, taban çamur. Paçalarım, çarık çorabım vıcık vıcık! İki, üç adımda bir ayaklarımda biriken çamuru temizlemesem, yürümek olanaksızdı. Ama biraz ısınmış, donmaktan kurtulmuştum en azından.

“Geldik!” dediler. Boztepe olmalıydı? Gecenin neresindeydik, bilmiyordum? Kör Sılo peydah oldu. Devrisi gün kotan sırası ondaydı.
Çok önceden varmış tarlası başına, akşam nevalesini getirmişti, peynir,
ekmek. Sılo bozuk çalıyordu, geç kalmıştık,sabah yakındı. Ne zaman uyuyacaktık, ne zaman öküzü koşaçcaktık?.. Şollo gönlünü aldı, “Hiç merak etme, kendimizi gündüze atalım bir, ötesi kolay! Seni memnun edeceğim!”

Töredendi, akşamdan bir iki evlek atmadan yatmazdık. Tüm çabamızla dtirendik, yine öyle yaptık. Ayaküstü bir iki lokma atıştırırken yağmur yeniden başladı. Yatacaktık, ama nasıl? Yatak olarak yalnız hasırlarımız vardi, heppsi de ıszlaktı. Üstümüz başımız da öyle! Benim hasırım küçüktü, ocağın başında üstüne oturduğumuz eski, kirli bir hasır. Anam özellikle yapmıştı bunu. Yeni hasır kırlarda bozulur ve kirlenirdi, yazık olurdu. Elime aldım, ağır mı ağır, üstelik leş gibi kokuyor! Zorunlu onun altında uyuyacaktım. Islak, çamurlu tabana uzanamazdım boyumca. Amca oğlu Mecit’le anlaştık, benim hasırı altımıza, onmun hasırını da üstümüze çekerek sırt sırta sabahlayacaktık!

Yağmur dinmiyordu. Uzansak mı, hasır sırtımızda beklesek mi? Yine Şollo imdadımıza yetişti:
“Evleğin çukuruna uzanın. Üstünüzü çimlerle kapatın. Hem ısınır, hem yağmurun belasında kurtulursunuz!”
Kör Sılo’nun tarlası iki yıl nadasb beklemişti. O yüzden çayşırnlaşmıştı.
Kara kotan derinden yarmıştı toprağı. Çayırın yüzünü çelik demiri ile biçerek koca çimleri kanadı ile devirmişti yanlara.

Mecit’le birlikte evleğin derin kanalı içine hasırlarımızı serdik. Kanalın üstünü iri çimlerle köprü gibi kapattık. Bir mağara oluşmuştu. Böcekler gibi sürünerek mağaraya girdik. Ötesini anımsamıyorum!

Gözümü açtım, tekmeler iniyordu üstümüze, sesler geliyordu bir yerlerden. Ter içinde kalmıştım. Mecit dürtükledi, “Haydi doğrul, çıkalım,
Öküzcüler öküzü getirdi!” dedi. Sürünerek ayaklandık. Gök açılmış,gökte sabah yıldızı parlıyordu. Şollo’nun sesi yankılandı:
“Çabuk olun çocuklar!” Sigarasını keyifle dumanlatıyordu Şolla.
Hodaklar birer, ikişer öküzleri koştular. Ancak Bayram görünürlerde yoktu. Onun sürdüğü iki öküz de açıkta bekliyordu.
Şolla üst üste ünledri:
“Ula Bayram, Ula Bayram?..” Bayramdan ses yok.
“Orada tek başına yattı!” diyerek parmağını uzattı Küçük Musa.
“Çabuk git, al getir!” Şollo’nun buyruğu ile piure gibi sıçradı Musta. Gösterdiği yere gitti. Evleğinm çukuruna indi, çıktı, ünledi:
“Hasırı burada, kendisi yok!”
Önce Şollu, peşinden öküzcüler... Orda bir şeyler oluyordu? Bayram Şollo’nun kucağında vurulmuşkuşlar gibiydi. Kolları bir yanda, başı bir yanda sallanıyordu. Bayram ölmüştü!
“Çimin altında boğulmuş!” dediler.
Bayram içimizde en küçüğümüzdü. Babası Cuma, ormanda ağaç kesmek suçundan hapisteydi. Bayram’ı anası, Çolaklar’ın Sürmeli’ye hodak vermişti bir aylığına.
Şollo’nun eski kilimine sarılıp sarmalandı Bayram. Kör Sılo omuzuna alarak yollandı köye doğru:
“Gecikirsem işi gevşetmeyin!”
Hodaklardan biri ünmledi, Eso olmalıydı:
“Kuşluk ekmeğimizi de sen mi getireceksin?”
“Hiç merak etmeyin, benim avrat şimdi yola düşmüştür. Sizi aç bekletir miyim hiç?”
“Ne getirecek?”
“İçli kete!”
Şollo’nun öfkeli alaca karanlığı kamçıladı:
“Kes sesini ulan piç! Arkadaşın öldü, sen boğaz derdindesin!..”
Gökyüzü Kısırdağı’ın ardından mavileşmeye başlamıştı.

YALAN SÖYLÜYORSUN

Yine öküz çobanlarının sesine uyandım. Ölü gibiydim, kımıldamak istemiyordum yerimden. Ama kurtuluş yoktu. Hiç beklemeden, selavat getirdim, “Lailaheillah!” dedim, ardından kolumu,bacağımı toparlayarak doğruldum. Nasıl olsa kurtuluş yoktu. Bari yiğitlik bende kalsın,derdim, hep böyle yapardım. O yüzden de her seferinde “bravo!” alırdım hem öküzcülerden, hem Şolla’dan. Beni öteki hodaklara örnek gösterirlerdi.

Bu hünerim babama değin ulaşmıştı. Babamdan da çok iyi haberler geliyordu, “Emdiği süt helal olsun, yüzümü kara çıkarmadı!” diyormuş.
Eve döndüğüm gün anam, bacağı kırık tavuğu keserek etle karnımı bir
güzel doyuracakmış!

Sabah soğuğu vardı, üşüyordum. Her sabah böyleydi,titrerdik boyunduruk üstünde. Güneşin doğmasını dört gözle beklerdik. Beklemekten öte kendimiz çağırırdık güneşi. “Yetim gömleği”di güneşin adı:
“Güneş gel, çocukların ağlıyor /Yer,gök kara bağlıyor/Biur kaşık yağ,bir kaşık bal al da gel/ Bir gömlek, bir çift çorap al da gel...” Her sabah koro halinde söylerdik bu “norovel”li tüm hodaklar.

Tam on bir gün, on bir geceyi bırakmıştık geride. Bir günlük ara için köye dönmemize daha dört gün vardı. Bu dört günü tüketmek dile kolaydı. Haziran ayı. Günler uzun mu uzun, sabahın götü açılmadan, akşamın götü kapanıncaya değin boyundurukta hep o bir günü beklerdik. Pantolonumun dizleri yırtılmıştı, kıçımdaki yama da kopmuştu. Donum yoktu. Açık yerlerden sinekler sokuyordu. Buluzumun(mintan) da delik yeryler vardı ama bereket versin gömleğim vardı altında, sinekten, böcekten gömlerğim korurdu beni. Ama başım gözüm Allah’a emanet!Güneş kızdıranda “Pızankal” dediğimiz bıyıklı,mavi gözlü sineklerin saldırısına uğrardık. Nasıl da acılı okları vardı. Çoğunu öldürürdüm şamarımla soktukları yerde. Pızankallardan ayrı kara sinekler yumağı döner dururdu üstümüzde, ağımıza, burnumuza, kulağıma girerlerdi. Bulutlu havalarda, bir de akşamın gölgesinde daha bir kudurgan olurlardı. Avuçlarım içinde yumak yumak kara sinek ezerdim. Alnımdan, şakağımdan sokanları öldürmek isterken, yumruğumla suratımı döverdim.

Bir gün Çıhıstan Ormanında Yetim Cevri’nin tarlasını sürecektik. Akşam öküzü açtıktan sonra Kel Yusufla kuru odun toplamaya gittik. Ateş yakarak ısınacaktık. Yusuf elindeki keserle bulduğu kuru dalları kesiyor, ben kucaklıyordum. Topladığız dalları dalları, göğsümün üstünde kollarımla sıkıca kenetledim. Tam bu sırada “Kinkile” adı verilen o belalı kar sinek tam alnımın ortasına kondu. Ellerim boşta değildi, “Yetiş Yusuf!” dedim,imdada çağırdım. Yusuf keserin düğmesini alnıma birdirdi. Gözlerimden kıvılcım yağdı. Acıdan odunları attım kucağımdan.

Alnımdan kan akıyordu. Sinek kaçmış, kurtulmuştu. Şollo Yusuf’a iki belalı şamar attı. Sonra da bir paçavra yakarak alnıma bastı. Köye alnım yaralı, dudaklarım güneşten yarılmış dönecektim!
Kuşlar ötüyordu her biri bir yandan, renkleri çiçek rengi, boynu, karnı, nadı,her biri ayrı ayrı renklerle bezeli, gagsı kırmızı kuşlar. Ben onları da sevmiyordum, boyunduruk üstünde çektiğim çilenin görüntüleriydi onlar. Çiçekler acem halısı gibi nakış nakış yere serilmişti. Ama ben o çiçekleri de sevmiyordum. Acının, ölmin ve çaresizliğin bir parçası olmaktan öte neyi anlatırdı bana? Zor günlerin renkleriydi hepsi de o kadar. Bulutlardan da korkardım, kapkara bulutlardan daha çok korkardım. Onlar yağmur getirecek,başımıza dert açacaktı. Bomboz sis bulutları baş belasıydı! Otu, çiçeği çimeni ıslatırdı . O yüzden paçalarım dizlerime değin su içinde kalırdı, çarık, çorabım vıcık vıcık , ayaklarım üşürdü. Sabah yıldızı da baş belasıydı, yıldızlar da onun irili ufaklı yavruları. Öküzcülerin sesini getirirdi, sersem sepet boyunduruğa sıçramayı, soğukta titremeyi. Ben evime dönmek istiyordum. Döndüğüm zaman sabahtan akşama değin hep uyuyacaktım, hiç uyanmayac aktım. Evime bir dönebilseydim!

Birden zincir kaydı ayaklarım altından, tepe üstü yuvarlandım öküzlerin önüne. Dünya bir kalbur içinde elendi,kalbur ters döndü. Öküzün bacaklarına tutunarak doğrulmaya çalıştım. Şollı’nun azarını işitmeden yenden binmeye çalışacaktım. Bir de baktım, öküz adımlanmıyor. Önde, arkada öküzlerin hepsi duruyordu. Hodaklar inmişti yere. Şolla durmuştu. Eli belinde başını sağa sola sallıyordu. Hodaklar da oraya gidiyordu birer, ikişer. Ne olmuştu? Yana çıktım. İlk haberi İso getirdi:
“Duymadın mı? Kotanın dişi kırıldı!”
“Essah mı?”
“Anam avdım olsun yalanım varsa” Ekledi, “Git görürsün!”

Kotanın en önemli parçasıydı,kotanın dişi. Pelitten yapılan dayanıklı bir ağaçtı. Başına çelikten ucu sivri bir demir takılıydı. En altta toprağı yararak giderdi.
Koştum, gözlerimle gördüm. Kotanın dişi, Çeliğe monte edildiği yerden kırılmıştı. Şolla üzüntülü, günlük sahibi Musa, ah, tüh ederek dövünüyordu. Şollo onu teselli etti:
“Senin bir kaybın yok, kotanın dişini yaptırdıktan sonra kaldığımız yerden başlarız senin tarlana!” dedi.
Gök açıldı, üstümden kara bir bulut kalktı! Demek köye dönecektik!.. Ama bu sevincimi dışa vurmadım. Ben de üzgün görünmeye çalıştım. Şollo gibi, Musa gibi konuşuyordum:
“Lanet kör şeytana,bin lanet! İşimiz yarım kaldı. Üç dört gün daha gayret etseydi, köye!..” Farkına varmadan çok tekrar etmiş olmalıyım ki, Şollo’nun şamarı patladı yanağımda:
“Yalan söyleme ulan, biliyorum, sevinriyorsun!”, dedi, Musa’ya döndü, “Bu bacaksızlar şeytanın teki! Ötekiler de ayni numarayı yapıyor. Biliyorum, içlerinde zil takıp oynuyorlar. Köye döneceğiz çünkü. Umurlarına mı senin tkarlan yarım kalmış,umurlarına mı kotanı bitirme işi
iki gün geriye sarkmış!”
Gün öğle zamanı köyün yolunu tuttuk. Gel keyfim gel!

 

NİYE ERKEN DOĞURDUN

Harmandan kaçtım, Çerme’nin çukurunda saklandım. Çerme, bizim yokuşun altında bir dere. Suyu dupduru, ayna gibidir, yüzünü görebilirsin,yatağındaki ak yuvarlak çakıl taşları bir bir sayabilirsin. Çağıldayarak akar. Hışırtısı tatlı bir ezgi. İçiniz dinginse, bu ezgi sürükler götürür sizi, doyumsuz hazlar içinde. Ama biz çocuklar, bu güzelliğin ayırdında değildik. Orada çimer, oynar, kavgalaşırdık. Kadınlar da çamaşır yıkar, söyleşir, su taşırlardı yokuş yukarı, direne, direne.

Bu kez yalnızdım. Arkadaşlarım ya döven üstünde ya kapıda bacada kaz, tavuk peşindeydi. Ama çok sürmezdi, ipini koparan biri ikisi mutlaka çıkar gelirdi. Hemen kendimi suya attım, saçımı başımı, apış aralarımı, saman tozlarından bir güzel temizledim. Zaman yitirmeden işime başladım. Önce çamurdan çanak yapacaktım. İsteseydim, başka şeyler de yapabilirdim pulluk, cılga(karasaban),at,öküz, kağnı,yaba, dirgen, tırmık... Değirmen de kurabilirdim, değirmenin çarkını döndürecek su kanalı da açardım. Ama bu iş uzun sürerdi ve bana çok pahalıya mal olurdu. Anam yine yakalar, kolumdan sürüterek döve döve götürürdü. Ölülerin gömütlerden çıkarak çalıştığı bir günde oynamanın zamanı mıydı?..
Ayak sesleri duydum, anam geldi sandım, ödüm patladı. Kaçmaya hazırlanırken Mihriban’ı gördüm, rahatladım. Oyun arkadaşımdı Mihriban. Birlikte oyuncak yapar, birlikte yakalanır, sopa yerdik. “Pırt!” etti, dudak büktü, yaptığım işi beğenmedi, çanak çok kolaydı, onu tek kollu Şeso bile yapabilirdi.
“At, eşek, kurt, kuzu?..” Hiçbirini beğenmedi:
“Ev yapalım!” dedi.

Kabul ettim, birlikte kolları sıvadık. Çukurun kazılması, duvarın yapımı,çamurdan sıvası epeyce uzun sürdü. Üstünü kapatmaktan vazgeçtik, zaman büsbütün küçülür, içine bir ayağımızı bile sokamazdık. Hele ocakta ateş yakmamız büsbütün olanaksız olurdu. Ben ocağı tutuştururken, Mihriban da çamurdan hamur yoğurdu. Bir paslı teneke parçasından sac yaptım. Mihriban bu sacın üstünde ekmek pişirdi. Ancak evimizde ne çocuk vardı, ne de ana- baba... En az karı koca, iki kişinin olması gerekirdi. Hemen orada evlendik, karı koca olduk.
“Gel şimdi yatalım!” dedi Mihriban, entarisini çıkardı, ben de gömleğimi...İkimizin de donu yoktu. Yan yana uzandık çakıl taşlar üstüne. Karı koca böylesine hareketsiz kalmaz, bir şeyler yaparlardı.

Mihriban cömert davrandı:
“Ben babamı, anamın üstünde görmüştüm bir sefer, götünü kaldırıp indiriyordu. Haydi sen de gel üstüme, babam gibi yap!” dedi. Üstüne uzandım, babası gibi götümü kaldırıp indirirken, anamın tekmesiyle yuvarlandım. Mihriban’a da iki şamar attı, sonra elindeki sopayı bana çevirdi:
“Seni edepsiz, seni!..” diyerek esnek söğüt çubuğunu çıplak bacaklarımda şaplatmaya başladı, “Sen bunun için mi iki de bir harmandan kaçarsan?” Çubuk, kıpkırmızı izler bıraktı bacaklarımda. Tekmeyle evimizi yıktı, sonra da kolumdan çekerek peşinden sürükledi. Gömleğimi giyinmeye bile fırsat bulamamıştım, anadan üryandım.
Mihriban’ın anası Fatma teyze ünledi öteden:
“Ne oldu Seyahat abla?”
“Ne olacak, senin kızın orospuluk yapıyor, benim oğlanı da baştan çıkarmış!”
Mihriban ağlayarak peşimizden geliyordu. Anası, okşarcasına saçlarını elledi:
“ Utanmadın mı kız?..” dedi, anama döndü, “Asıl senin oğlun hovarda, benim kızımı aldatmış!” dedi, iki ana kahkaha ile güldüler. Bu olaydan sonra adım, zamparaya çıkmıştı!

Çocukluğumun ilk anısı bu. O zaman kaç yaşında olduğumu bilemem. Yıllar sonra anımsadığıma göre, en az dört yaşında olmalıydım. Gerçek doğum tarihimi bugün de bilemem. Arkadaşım Yusuf Gür, “Rasgele doğdum, ezbere büyüdüm, yanlışlıkla öleceğim!” derdi. Köy çocuklarının kısa bir yaşam özetidir bu.

Anam, sırtında odun yükü ile ormandan dönerken, doğurmuş beni. Peştemalına(önlük) sarıp sarmalayarak dönmüş eve. Anamı,sırtında odun yerine, kucağında bir bebekle gören babam, “Ne acelen vardı, odunu getirdikten sonra doğursaydın olmaz mıydı?” der, kapıyı çarparak çıkar, gider.

Anam beni, “Kiraz ayının(haziran) ortalarında” doğurduğunu söylerdi. Babam, “Biçin ayının(temmuz) ilk günlerinde” derdi. Ayı, günü bir yana, yılı da belli değildi. Anam babam, kendi doğumlarını da bilmezlerdi. Anamın ömrü boyunca “nüfus cüzdanı” olmamıştı. Babamın lime lime bir “cüzdan”ı vardı, özenle saklardı. Doğumu, “1312” yazılmıştı. Babam ne “Hicri”, ne “Rumi” ne de “Miladi” tarihi bilirdi. “ Mustafa Kemal’in askerleri geldikten sonra” almıştı “cüzdan”ını. “Urus casusları aranırken”, çok gerekliydi bu cüzdan. Yaşını, on yıl yanılma payı ile söylerdi, “Varım 50-60”, ya da, “60-70” derdi. Ne ki 70-80 yaşlarında öldü, 80-90 diyemedi.

Babam Ahıska göçmeni bir Türk ailenden, anam da “Gelturan” boyundan, Kürt Naze’nin kızı. Karı-koca hiçbir konuda anlaşamazdı, birinin ak dediğine, öbürü kara derdi. Sonuçta sopa zoruyla hep babamın dediği olurdu. Biz çocuklar daha çok anamdan yana olurduk.
Nüfus kaydımı, geç yaptırmıştı babam. Benden önce doğanlardan, ölenler vardı. Doğurduklarının sayısını bilmezdi anam. Çoğu ölmüştü. Sağ kalanların toplamı bir türlü beşe çıkmadığı için babam, yol vergisinden kurtulamamıştı. Ölmeyeyim umudu ile benim adımı Dursun koymuşlardı. Aradan epeyce zaman geçmiş, bir yıl mı, iki yıl mı(?), görmüşler ki ölmüyorum! İşte o zaman kayıt işlemini yaptırmıştı babam, “l2 Temmuz l930”. “Ben günü, tarihi bilmezdim oğul, nüfus memuru kendiliğinden yazdı.” diyordu. Peşimden gelen erkek kardeşime de benim uğurlu adımın bir benzerini vermişler, “Durmuş”. Durmuş da ölmemiş, durmuştu! Espender, Sultan’la birlikte sayımız dörde ulaşınca, babam da yeni bir umut, “Davran avrat!” demişti anama, “Beşinciyi de getirdin mi bu iş tamam!” Anamla birlikte kendisi de davranmış, beşinci kardeşim, “Ebubekir Kerim”le birlikte sayı tamamlandı. Evde büyük bir şenlik!.. Böylece babam, yılda bir ay, Artvin derelerinde “angarya” çalışmaktan kurtulmuştu. Kısacası, bu karambol içinde benim gerçek doğum tarihim yitiktir. O nedenle bugüne değin hiçbir yıl, yaş günümü kutlayamadım. Doğal ki, resmi doğum tarihim yürürlüktedir.

Anam yaşımı, yaşıtlarımla karşılaştırarak bulmaya çalışırdı. Oysa yaşıtlarımın da yaşları kesin değildi. Nüfusta kayıtlı olanlar, gerçek yaşlarından ya büyük ya küçük olurlardı. “Çocukla itin farkı” yoktu, biri doğar, öbürü ölürdü. Yazdır, sildir zahmetine değmezdi! Ancak işin içine yol vergisi yükümlüğü girende, durum değişirdi. Çocuk sayısı üçe dörde ulaştığı zaman, yıtlar hızlanır, kimileri ikiz olarak yazdırılırdı. Düzmece yollara başvurarak, bu sayıyı beşe tamamlayanlar olurdu.
Soyadımın da ayrı bir öyküsü var. Soyadı Yasası çıktıktan sonra, yazım memuru köyümüze gelir. Köylüler başlangıçta konuyu kavrayamazlar. Ne demekti, sülale adını silerek onun yerine türedi bir ad koymak? İşin içinde bir bit yeniği olmalıydı. Bekçinin üst üste “tebligatına” karşın, kimse yazım memurunun karşısına çıkmıyordu. “Hane reisleri” dipte köşede saklanmışlardı. Köy Bekçisi, Tosi(Tosun) amcamı yakalar, köy muhtarının odasına götürür. Amcam, “Ben hane reisi değilim, ifade veremem!” diyerek direnir. Hane reisi olan babam kayıplarda! Muhtar Tıllık Ali(Ali Dede), kırk dereden su getirerek amcamı inandırmaya çalışır:
“Korkacak bir hususat yoktur Tosi komşum. Ne kimsenin sülalesi yok olacak, ne de bir vatandaşın burnu kanayacaktır. Mesuliyeti tekmil ben üstüme alıyorum. Sen bir kelime söyle yeter, söyle de ne söylersen söyle!..’
Amcam yine de işi sağlama bağlamak ister:
“Sen yazdırdın mı, muhtar?”
“Hiç yazdırmaz olur muyum?”
“Ne yazdırdın?”
“Sarıçam...”
“Öyleyse bizimdi de Akçam olsun!” diyerek soyadımızın babası olur Tosi amcam. Seksen, doksan yaşında öldü. Ölümünden birkaç gün önce, “On iki nüfuslu aileden bir ben kaldım!” demişti. Amcamı çok özledim.
Benimle başlayan ama benimle bitmeyen, “Altta kalan” insanın dramı, dün nasılsa, üç aşağı, beş yukarı bugün de öyle. Sözü uzatmadan kaldığımız yerden sürdürelim.

KANFET ALACAKTIM

Sabahın alaca karanlığında anam uyandırdı :

“Tez ol oğul, Kadir ağa çağırıyor seni!” dedi. Kimdi bu ağa?.. Ben gözlerimi ovarken, anam coşkuyla sürdürdü, “ Kadir ağa, yabancımız sayılmaz. Adamın tırmıkçıya ihtiyacı var. Ücretini fazlası ile öder. Kendine kanfet (peynir şekeri) alırsın. İster yalayarak yersin, istersen kıtlama cay içersin!”

Ağzım sulandı, yutkundum. Kanfet gibisi var mıydı! Öyle bir tane, iki tane değil, çok alırdım, yalamazdım, ağzıma atar, kıtır kıtır yerdim!

Babam eli kıçında keyifle söyleniyordu:

“Çok şükür, oğlum adam oldu. Irgat olmak, adam olmak demektir!..”
Anam pekiştirdi:
“Öyle olmasa, Kadir ağa, Bankis köyünden Şeko’yu yollar da terkine al, getir der miydi?”
Tırmık çekmesini bilmiyordum, ama öğrenirdim. Elimi yüzümü yıkamadan, yalınayak, başı kabak atladım Şeko’nun terkisine. Acelesi vardı Şeko’nun. Biçilmiş otlar yanıyordu güneşte. Daha başka tırmıkçılar da bulacaktı. Göz açıp kapayınca değin kendimi uçsuz bucaksız çayırlar ortasında buldum. Kırk tırpancının biçtiği otlar toplanacaktı. Dirgenciler, tırmıkçılar üçer beşer geldiler kadın, kız, kızan. Bir iki de çocuk vardı, ama benden büyüktüler. Pantolonları vardı, çarık çorapları da da vardı. Benim bacaklarım, ayaklarım çıplaktı. Eteğim, önümü örtmeye yetmiyordu. Önce biraz utandım, sonra da salıverdim.
Şeko cüsseme göre bir tırmık buluverdi, sapı boyumun iki katı. Bıçakla kesti, kısalttı, verdi elime. Tırmığı kullanmayı beceremiyordum, tırmıkla birlikte ben de sallanıyordum. Irgatlar gülüyordu. Yaşlı bir kadın, Sato teyze, Şeko’ya çıkıştı:
“Sende hiç akıl yok, vicdan yok, bu körpeyi niye aldın da geldin?”
“Anası Kadir ağanın aşiretinden. Babası haber salmış ağama, ‘Benim tırmık çeken oğlum var’ diyerekten. Ben de aldım, getirdim.”
“Vah, vah!..” dedi Sato teyze, “Bunun aldığı pere(para) kandır, irindir!..”
Oysa ben halimden memnundum, para kazanarak kanfet alacaktım. Belki hepsini birden yemezdim, cebimde saklar, arada bir çıkarır yalardım. Kıtlama çay da içebilirdim.
Sato teyze tırmığı elimden aldı, nasıl kullanacağımı gösterdi, “Hedi hedi kuro, (yavaş yavaş oğul)!”dedi. O, ne derse desin, ben olanca gücümle dirgencilerin peşinde çırpınıp duruyordum. Tırmığın ağzında toplanan otları çekmeye çalışırken bazen, düşüyordum. Ötekiler, “Serçe nedir pız pızıki ne olsun(serçe nedir, götü ne olsun)!” diyerek) gülüyorlardı. Aldırmıyordum, kanfet alacaktım! Kardeşlerime de verirdim, onlar da yalar, ağızları tatlanırdı.

Önemli bir sorunum vardı yalnız, çıplak ayaklarıma çer çöp batıyor, çakıl taşlar, dikenler, kanatıyordu. Ama ben, sesimi çıkarmıyordum. Ancak keskin bir taşa çarpınca, ayağımın başparmağım yarıldı, kan olukladı, “Ana!” diyerek ağladım. Acıya dayanamıyordum. Dişlerim sıkılı direniyordum . Tırnağıma Bağa yaprağı(geniş yapraklı bir ot cinsi) sardım, kan yine durmuyordu. Belki güneşte kendiliğinden kururdu. Aldım tırmığı, yeniden başladım kaldığım yerden. Parmaklarımın arası vıcık vıcık kan oldu. Terimi silerken yüzüm gözüm, eteğim, tırmığım, her yanım kan oldu. Yaram bir sertliğe değende, sızısı içime akıyordu. Kanı durdurabilseydim, yine dayanırdım!
Sato teyze koştu, geldi, tırmığı elimden alarak attı. Entarisinden bir yama kopardı, yaktı, külünü yaramın üstüne bastırarak sıkıca bağladı. Tırmıkçılar başıma toplanmışlardı.

Şeko seslendi yukarıdan:
“Ne var orada?”
“Çocuğun parmağı...”

“Ben çocuk mocuk dinlemem, herkes işine!..”
Hemen tırmığa sarıldım. Kadir ağa çalışmayana para vermezdi. Kaç gün çalışacaktım, kaç kuruş alacaktım, bilmiyordum? Büyük tırmıkçıların günlüğü, on sekiz kuruştu. Belki benimki de on kuruş, on beş kuruş... Olsun, bir gün de çalışmış olsam, yine kanfet alabilirdim.

Alnımın teri, gözlerime giriyordu. Kara sinekler de aman vermiyordu. Herhalde fazla dayanamazdım. Üç beş kanfet parası kazanır, kazanmaz dönerdim. Kıtlama çay da içmezdim, kardeşlerime de veremezdim.

Şeko yanıma geldi, sargılı parmağımı gördü:
“Pınara git, elini, yüzünü yıka, dinlen.”dedi.
İçime kurt düştü, Şeko beni, işten uzaklaştırıyor olmalıydı! Çalışmayan adama para vermezlerdi. Eli boş mu dönecektim köye? Pınara gitmek istemedim:
“Çalışmasam Kadir ağa bana para verir mi?” diye sordum Şeko’ya.
“Orasını bilemem?” diyerek bıyıkaltı güldü. Bozulduğumu gördü, hemen ekledi, “Hiç merak etme,ağa senin hakkını yemez!”
Şeko,ağanın has adamıydı, ırgatlar onun buyruğundaydı. Şeko yalan
söylemezdi. Bir de kaç kuruş alacağımı sorabilseydim! Ama ayıp olurdu. Tırpan ırgatları sürekli ot biçiyordu. Biçilen otların da toplanması gerekiyordu. Tırmıkçıların işi birkaç gün sürebilirdi. Kazandığım paradan önce kanfet alırdım, kalanı da babama... Çerme’de oynarken, mahalle çocuklarının gözleri önünde çıkarır, kanfetlerimi birer birer emerdim. Belki onlara da verir, yalatırdım. Yaşasın ırgatlık!..

Çalıştığım günlerin sayısı arttıkça keyfim de artıyordu. Kanfet için bol param olacaktı. İşin o denli zor yanı kalmamıştı. Sato teyzenin verdiği kibriti, yırtık kumaş parçalarını sürekli cebimde taşıyordum. Ayaklarımda bir kanama olduğu zaman, paçavranın birini yakıyor, külünü yaranın üstüne basıyordum. Tırmık ırgatlarıyla da aram iyiydi. Halolar, apolar, fateler (dayılar, dedeler, tezler) beni korurlardı. Yemeklerde, kim çabuk davranırsa o daha çok yerdi. Kova içinde yağlı ekmek geldiği zaman, yaman bir savaş başlardı. Bileğime değin ellerim yağ olurdu. Yine de büyüklerle aşık atamazdım. Aramızda bir de tırmıkçı Apo Cimşido vardı, çok yaşlıydı. Hızlı atıştırmada ötekilerle yarışamazdı. Çoğu kez yarı karın kalkardı sofradan. Bir gün boş kovayı çekti aldı önüne, ufak kırıkları bin bir zorlukla topladı, kovanın dibindeki yağa batırdı, tam ağzına götüreceği sıra, bir eşek arısı eline soktu, acıdan elini sallarken,lokması yere düştü. Cimşido çok öfkelendi, “Mıdı kulleyni!(götüne koyduğum)!” diyerek, arının peşine düştü, ama yakalayamadı. Öfkesinden havaya taş atıyordu! Cimşido, yalnız arıya değil, kendisini aç bırakanlara da kızındı Yumruğunu sallayarak küfretti. Sırtını dönerek, kimseyle konuşlmadı.
Beşinci günün akşamıydı, gök gürledi, şimşek çaktı. Karanlıkta ot yığınını yararak içine girdim, yani her zamanki yatağıma... Yorgundum, tez uyudum. Sabah ağarır ağarmaz fırladım yerimden, sudan çıkmış sıpalara dönmüştüm. Yetmezmiş gibi yağmur, bu kez de doluya çevirmişti. Hışırtı kesildi, güneş doğdu. Tırmıkçılar kanat dökmüşlerdi.. Toplayacağımız otlar, yağmur atında bir güzel ıslanmıştı.
Şeko dört nala geldi çıplak atın sırtında. Irgatları çağırdı. İki gün güneş altında kurumadan ota el sürülmezdi. Tırmıkçılar, evlerine dönmek zorundaydılar. Herkesin ücretini teker teker öderken, ben sabırsızlıktan çatlayacaktım! Beş gün çalışmıştım, benim de en azından eli, altmış kuruş alacağım vardı. Az para değildi bu. Kırk kuruşunu babama verirdim, kalan parayı da kendime ayırır, her gün kanfet yerdim.

Şeko ödeme işini bitirdi, yüzüme bile bakmadan, yerinden kalktı.Artık dayanamadım:

“Ya benim param, Halo Şeko?” dedim.

“Senin alacağın yok, vereceğin var, yeğenim!” dedi, “Baban bir teneke arpa, peşin almıştı Kadir ağadan!”
Yığıldım, kaldım! Beni diri getirmişti, şimdi ölü götürecekti köyüme!

Suçüstü Yakaladım

Düvenin üstündeydim. Gökten ateş yağıyor. Üstelik oruçluyum. Cehennemin narından kurtulmak için, güneşin narında yanıyorum. Anam, kardeşlerim, yengem, Kınalı’daki dolu dövmüş ekini yolmaya gitmişlerdi. Evde yalnız babam kalmıştı. Yakıcı güneşte, harmana hiç çıkmazdı. Bahanesi de hazırdı, yukarıdan güneş, aşağıdan harman tozları gözlerini kör ediyordu!

Saatler geçti, dilim damağım kurudu, soluğum alev gibi. Babam, bir türlü dışarı çıkmıyordu. Düveni bırakıp yüzümü gözümü soğuk su ile olsun, yıkamaya gidemiyorum. Boz öküz kuyruğunu kaldırdı, harmana pisledi, hiç aldırış etmedim. Yukarıdan babamın sesi geldi:

“Hey hey, uyuma!”diyerek ünledi, “Öküzün altına tekneyi tut, sapların üstüne sıçırma!” Kapıyı kapadı, yine eve girdi. Bu adam ne yapıyordu içerde? Üç beş dakika düvene binseydi, herhalde gözleri kör olmazdı! Sabrım tükendi, öküzleri başıboş bırakarak içeri seğirttim.

Babam ocağın önünde sigara içiyordu! Ayak sesimden kuşkulandı, dumanı bacadan yukarı üfledi. Yakalamıştım! Hiç sesimi çıkarmadım. Başımı soğuk su ile yıkadım, sözde serinlendim. Yüzümü eteğimle silerken gördü beni:
“Harmanı kime bıraktın da geldin?” diye çıkıştı.
“Sen oruç tutmuyorsun!..”
“Kim demiş?..”
“Gözlerimle gördüm, sigara içiyordun!”
“Senin gözlerin kamaşmıştır. Güneşten gölgeye giren, herkesin gözü kamaşır!”
“Hayır, sigaranın dumanını yukarı üflüyordun!” Üstüne basa basa sürdürdüm:
“Çocuklar oruç tutuyor, büyükler tutmuyor!..”
“Sersem sersem konuşma derim sana! Çok yorulmuşsun, belli. Gel otur, dinlen biraz, ben sürerim düveni” dedi, çıkarken başını geri çevirdi, “Sayıklıyorsun oğul, ağzını sıkı tut, bir başkası duymasın, sonra karışmam ha!..”
Öcümü almıştım.
Babamın suçunu, anama söyledim, hiç şaşırmadı:
“ O, her zaman öyledir oğul, canı ne isterse onu yapar, hiç sıkıntıya gelemez!”
Bu nasıl olurdu, babam, Allah’tan korkmuyor muydu? Oruç, Allah için tutulurdu, namaz, Kuran hep onun içindi. İslam’ın beş şartını kusursuz yerine getirmeyenleri cehennemde cızır cızır yakacaktı. Bunları bize öğretenler de yaşlılardı, imamdı, anamdı, babamdı. Oysa ben çocuktum, oruç bana farz değildi, ama korkumdan yine tutuyordum! Allah onlardan neden hesap sormuyordu.
Anam sözümü kesti:
“Yeter, yeter, tövbe et oğul, günaha girersin!” dedi, “Her koyun kendi bacağından asılır! Baban, günaha girmişse, kendi hesabını, kendisi verir öbür dünyada.”
Kulağıma kar suyu kaçmıştı bir kez. Acaba mahallede oruçlarını yiyen başkaları da var mıydı?.. Komşumuz Deli Rüştü’den kuşkulanıyordum, Rüştü dayı ev yapıyordu bitişiğimizde. Evin önce derince çukuru kazılırdı, “Him açmak” denirdi bunun adına. İki, üç metre derine inildikten sonra yalın kat duvar örülürdü aşağıdan yukarıya doğru. Duvarın yüksekliği, toprak düzeyine varır varmaz üstü kapatılırdı. İsteyen çatıyı çattıktan sonra da örebilirdi duvarları. İçerde kalan toprak kitlesi de çatıdaki delikten damın üstüne atılırdı. İmece yolu ile ancak gelinirdi bu zor işin üstesinden. Uzun kış aylarında, ayazdan, fırtınadan korurdu bu evler. İçerde hiç soba yanmasa da hayvanların soluğu ısıtmaya yeterdi.
Gel gelelim, Deli Rüştü’nün himi bir türlü bitmiyordu. Toprağı alttan köstebekler gibi oymuştu. İçerde nasıl çalışırdı, ne yapardı, bilmiyordum? Rüştü dayının hemen her gün gedikli ziyaretçileri vardı, Tosi amcam, Tat Abit, Kadim dayı, Kara Yusuflar’ın Hamit, Kel Sadık... Bir de Celil dayı gelirdi Bankis köyünden, onlara katılırdı. Kadim dayının eniştesiydi. Bir ayağı bizim köyde olurdu. Gelir gelmez, soluğu Rüştü’nün tünelinde alırdı. Cebinde her zaman kaçak tütün taşırdı. Çok da cömertti. Karşılaştığı herkese, “Tütün!” diyerek torbasını uzatırdı. Torbanın içinde ince sigara kağıdı, “kav çakmak” hazırdı. Ramazan ayı olmasına karşın, torbasını yanından ayırmazdı! Bunlardan kuşkulandım. Celil dayının geldiği bir gün, onun peşi sıra tünele daldım. İçerisi çok karanlıktı. El yordamı ile usul usul ilerledim. Biri sağa, öbürü sola iki tünel çıktı karşıma. Bekledim biraz. Sol yandan sesler geliyordu. Soluğumu tutarak birkaç adım daha attım. Yıldız gibi ışıkların, biri yanıp biri sönüyordu. Biraz daha yaklaştım, Sigara kokusu burnumu yaladı. Çok şaşırdım, bunlar ne biçim müslümandılar böyle?..

Heyecan içinde geri dönerken düştüm. Elimde olmadan, “Ana!..” diye ünledim. Pat küt birisi arkamdan bağırdı:
“Ulan piç kurusu, sen ne ararsın buralarda?” Yakalamak istedi, karanlıkta göremedi. Ama ben onu sesinden tanıdım, Kara Yusufların Hamit’ti. Bir süre beni kovaladı. Tünelin ucunda ışığı görünce, geri döndü. Herhalde aydınlıkta kendisini tanıyacağımdan korktu. Tünelden dışarı attım kendimi. “Günahkarları” yakalamış olmanın çalımı içindeydim. Aptal mıydı bu insanlar, bile bile cehennemde yanacaklardı. Ben onlara bakarak yolumdan dönmeyecektim! Orucumu tutacak, günde beş vakit namazımı hataya koymayacaktım.
Ne zaman ki Sılo’nun mandası, Deli Rüştü’nün tünelinden düştü, o zaman mahalleli uyandı. Rüştü köy merasını alttan oyarak bir ev, bir ahır, bir de samanlık yapmıştı! Mahalleli ayaklandı. Rüştü, Kuran’a el basarak yemin etti, toprak tavanı kalın kirişler ve sağlam direklerle tutturacaktı. Eğer bir daha, bir hayvanın burnu kanarsa, ceremesini iki kat ödeyecekti. Köy muhtarı da karakol çavuşuna şikayet etmekten vazgeçti. Orucunu yiyenlerden hiç hesap soran olmadı. Söyleşip gülüyorlardı, o kadar.
O denli din, imam nutku çekenler, zora gelende ne Allah tanıyorlardı, ne peygamber!..

Daha nice benzer olayların tanığı odum. Bunlardan birisi de caminin önünde yaşanmıştı. Akşamüstü, imamın iftar ezanı okumasını bekliyorlardı. Kara bulutlar, güneşi kapatmıştı. Kara bir perde çökmüştü köyün üstüne. İmamın saati yok, kul oğlu kulda bir saat yok. Köylüler, imamı sıkıştırmaya başladılar, “İftar vaktidir imam, at elini kulağına, bekletme bizi!” İmam ikircikliydi, gözlerini ikide bir güneşin battığı yere, Emirdağı’nın tepesine uçuruyor, en küçük bir belirti göremiyordu. Yağmur başladı yavaştan, zamanı kestirmek daha da zorlaşacaktı. Her telden bir ses yükseldi, “Haydi imam!”, “Öt imam, gözüne kurban!”, “İmamın sesi karnına düşmüş!” Daha da direnirse, yumruk zoruyla okutacaklardı! İmam ister istemez merdivenden toprak çatıya çıktı. İleri geri adımlanarak zaman kazanmak istiyordu. Bu kez aşağıdan bağırdılar, ıslık çaldılar. İmam, elini kulağına attı, “Allah’u ekber!” der demez, herkes sigarasına davrandı. Hemen ardından, bulutları aralayan güneşin muzip ışınları göz kırptı. İmam elinden sigarayı attı:
“Sizin yüzünüzden günaha girdim iblisler!” dedi.

İblisler, gülüyordu:
“Okumasaydın!”
“Bizim günahımız da senin boynuna!”
İmam da güldü,başını sallayarak yürüdü gitti.
Sigara içmediğim için ben orucumu bozmamıştım! Yüz akıyla oturdum iftar sofrasına. Köylülerin ikiyüzlü davranışına bir türlü akıl erdiremiyordum.

Yanaşmacı Ağa ile Yardımcıları

Babam beni, Memet ağaya, hodak (boyundurukta öküz sürücüsü) verdiğini söyleyince, Anam bir tuhaf baktı babama:
“Ben böyle bir ağa tanımıyorum!” dedi.
“Nasıl tanımazsın(?), Çarkırtaşlar’dan Besi’nin oğlu Memo, Aşağı Mahallede ağalığını resmen ilan etti!”

“Yanaşmacıdan ağa mı olurmuş?.. Benim bildiğim, o mahallenin tek ağası vardır, Cibo ağa.”
“Sen öyle bil, Memo ağa, yandan pencereli misafir odası, iki çift öküzü, altı ineği, bir arabası, bir atı ile Cibo’yu gölgede bıraktı.!”
Anam bir kez yoğurda kara demişti:
“Bir yanaşmacı nereden buldu bu malı, serveti, onu da söyler misin?”
“Sen üzümünü ye, bağını sorma!”
“Ben onun bağına da, bostanına da demiştim! Ne zaman ki oğlu Ramazan, kaçakçıları soyarak evine döndü, O zaman Memo’nun biti kanlandı.

“Yeter, kes sesini!.. Kazanım odur bugün kaynaya!..”
Anam sustu, babam sürdürdü:
“Adam ekin sonuna değin, senin oğluna, bir put arpa(16 Kg.), iki buçuk lira da sağlam para verecek! O parayla sırtına bir gömlek alır oğlan!”
“Ya bizim öküzleri kim sürecek herif?”
“Durmuş ne güne duruyor. Yaşı biraz küçük ama şimdiden alışsın velet!”
Gömlek işine çok sevindim. Bluzumla yatıp kalkmaktan kurtulurdum. Bit, sirke gömleğime geçeceği için çamaşır günlerinde bluzumu giyer, çıplak çıplak dolaşmazdım. Hodaklık o denli zor değildi, ufak tefek pratiğim de vardı ama bu kez hem sürekli, hem ücretli hodak olacaktım. Öküzü boyunduruğa koşan, kağnı süren adam, hodaklığın da gelirdi. Her çocuk, eninde sonunda bu köprüden geçmek zorundaydı. Ne ki elime yine para geçmeyecekti, kanfet, yine almayacaktım, ama ağanın evinde salma çay (iki şekerli tatlı çay) içebilirdim.
Hazırlığa başladım.

Memet ağa, geleneksel töreni, alışılmışın dışında bir gösteriye dönüştürmenin çabası içindeydi. Cümle alem görecek ve anlayacaktı, Aşağı Mahallenin gerçek ağası kimdi, Cibo mu, Memo mu?.. Yakın, uzak demeden tüm komşuları bu töreni çağırdı. Konuklara salma çay, pişi, kete sundu. Akşamdan kalan bulaşıklar, özellikle yıkanmamıştı. Komşular, Memet ağanın evinde etli mantı yenildiğini gözleriyle görecek, parmak ısıracaklardı! Karısı Tello da eteklerini yukarı toplamış, dizlerine değin inen ak gömleğini, mor pazenden büzgülü tumanını(şalvar) göstererek çalımla hizmet ediyordu. Arada bir söze karışmadan da edemiyordu:
“Ankara’dakiler, kuş bokunu peynir sanırlarmış! Allah’a şükür, bizim her şeyimiz var, bir elimiz yağda, bir elimiz balda!..”
Memet ağa hodakını(beni), maçkalını( sabanı yönetecek Melo’yu) konuklarına tanıttı. Melo, sabanı ve önündeki öküzleri yönetecek, ben de boyundurukta ikinci çift öküzü sürecektim. Ancak Memo ağa,tohumu yanaşmacılara bırakamazdı, kendisi serpecekti tarlaya. Yani başka ağalar gibi her işi yanaşmacılarına bırakmayacaktı.
Yemekler yenildi, salma çaylar içildi. Çifti çubuğu hazırladık, öküzleri dışarı saldık. Tello, Derviş Mollaya okuttuğu yufkaları lokma lokma dağıttı komşulara. Ağamız da dört öküzün alnında dört yumurta kırdıktan sonra en yakın tarlaya, Kilise tarlasına yollandık. Altı ay ahırda bağlı kalmış hayvanları, hamlatmadan yavaş yavaş işe alıştırmamız gerekirdi. Öyle yaptık, üç beş evlek attıktan sonra geri döndük Akşam oldu. Evde ne pişi, kete vardı, ne de salma çay!.. Bulgur çorbasını kaşıkladık. Memo ağa paltosu omzunda, sallana sallana geldi, karşımızda oturdu:
“Beni dinleyin uşaklar,” dedi, “ ağzımdan çıkan her kelamı bir buyruk bilin, öyle dinleyin!” Buyruklarına benden başladı. Hodak olmak demek, asker olmak demekti. Ben de silah altına alınmış acemi eratlara benzerdim. Ekin bitene değin, tam bir ay talim yapacaktım. Ağayı temsilen takım komutanım Melo’ydu. Onun yat dediği yerde yatacak, kalk dediği yerde kalkacaktım. Emre itaat etmezsem, katıksız hapis cezası ile kurtulamazdım, kovulurdum! Geceleri bağada (sığır yemliğinde) yatıp kalkacaktım. Horoz ötümünde, öküzlerin karnını doyurmak, su içirmek de benim görevimdi. Harmana giren kirpi dirgene dayanmak zorundaydı.
Melo’ya döndü:
“Sana gelince delikanlı,” diyerek sürdürdü, “Takım komutanı dedimse, bir yanaşmacı olduğunu unutma! Bana danışmadan, yani ağandan izin

almadan, bir adım bile atamazsın! Yeni evlendiğini biliyorum. Karınla cima(seks) yaparken de benden izin alırsın demek istemiyorum. Zati işin en zor yanı da bu. Gece yatakta kimin ne alt ettiğini bilmek benim vazifem değil. Atın önüne arpa koyarsan, durmaz, sen de duramazsın! O avrat, senin helal malın, keyfine göre kullanmak senin hakkın. Buna ben değil, cumhurreyisi bile karışamaz. Lakin işin bir ucu bana dokunmakta. Nasıl mı diyeceksin? Geceleri cima yapacaksın, boy aptesti alamayacaksın! Çünkü baban, anan, kardeşlerin, gelinler, hepiniz bir arada yatmaktasınız. Sen utanacaksın, onların gözü önünde gusul aptesti almaktan çekineceksin ve de cünüp olaraktan buraya geleceksin! Cenabet bir insanın, her adımda lanet yağar başına. Onun ektiği ekin bitmez, el sürdüğü nimetin bini bereketi olmaz. Ben böyle bir adama çifti çubuğu teslim edemem. Bu haltı yediğin gece, yüzde yüz boy aptesti aldıktan sonra gelirsin işine. Nerede çimersen çim,orası beni ırgalamaz.”
Memet ağa, sözlerini Melo’ya da onaylatmak istedi:
“Anladın mı dediklerimi?”
Melo başını sallamakla yetindi. Ağa kızdı:
“Öyle baş göt sallamakla olmaz, adam gibi cuvap ver!”
Melo süklüm püklüm zorlandı:
“Ben ne diyem ağam, dinimizin ve de ağamızın buyruklarını yerine getirmek boynumuzun borcu!”
“Aferin, işte senden bu cevabı beklemekteydim!” Eski alışkanlıkla koltuk altını kaşıdı, ağalığını anımsayarak birden elini çekti. Daha yumuşak bir tonla başladı:
“Beni insafsız ağa belleme. Senin cima işine bir ay yasak koyuyorum sanma! Akşamları, evine gidebilirsin. Lakin Davalı, Çakmaklı, Taş Oluk, Eğri Yol gibi tarlaları sürerken, gitmeyeceksin, burada ahırda yatacaksın. Hem karanlıkta her gece gidip gelmekten kurtulursun, hem de cima yapmak, çimmek belasından...” Sigarasını dumanlattı, “Rençperlik ağır bir zanaattır. Rençper dediğin adam, ekin bitene dek bir ay, lazım gelirse bir buçuk ay urbasını üstünden hiç çıkarmaz, rençper dediğin adamın uçkurunda tahıl çimlenir, tahıl, anladın mı?..”
Buyruklar bitti, ben ahıra, Melo evine gitti.
...
Zorlu bir savaşın içindeydik. Melo, hem sabanı tutar, hem de öküzlerin ilk çiftini sürerdi. Saban taşa saplanır, çime saplanır, boşa çıkar , Melo sürekli çırpınır dururdu. Alnından buram buram ter akardı. Benim de boyunduruk üstünde pek başarılı olduğum söylenemezdi. Öküzlerin gözünde de çocuktum, çubuklardım, sinek ısırması gibi gelir, hiç aldırış etmezlerdi. Melo bana değil, öküzlere kızardı, arada bir sabanı bırakarak, elindeki kamçıyla benim öcümü alırdı. Boyunduruktan düştüğüm zaman, koşar gelir, düştüğüm yerden alır, yeniden boyunduruğa bindirirdi. Yüzümün yarasını beresini, karısı Dudu’nun işlemeli mendille silerdi. Soğuk havalarda ceketini çıkarır, sırtıma verirdi.
Horoz ötümünde, bazen uyanamazdım. O yüzden öküzler aç kalırdı. Melo Bundan dolayı ne beni azarlar, ne de ağaya haber verirdi. Arabaya fazladan ot koyar, tarlada doyururdu öküzleri. Uzun yollarda, kağnıyı kendisi sürerdi Melo. Benim de üstüme öte beri örterek, tohum çuvallarının üstünde uyuturdu. Melo’nun en belalı sorunu, gusul aptesti almaktı. Memet ağanın yasaklarını yararak, hemen her gece Dudu’ya ulaşırdı. Ben de onun işlerini üstlenir, ağaya haber vermezdim. Melo’nun cima yapmadığı gece yok gibiydi. Her sabah cünüp gelirdi! Ağanın dediği gibi ailesi yanında çimemezdi. Cenabet dolaşmak da istemezdi. Tek seçeneği vardı, yolda giderken yolda gusul aptesti almak, ya da tarlayı sürmeye başlamadan önce nerede su varsa oraya koşmak!.. En büyük korkusu, yıkanırken başkalarının görmüş olmasıydı. Bir sabah küçücük bir su birikintisinde çimerken, Kel Yusuf gördü yukarıdan, önce ıslık çaldı, sonra da öteki sürücülere ünledi:
“Melo, bu gece Dudu’yu yine ...miş!” Melo, anadan üryan, eli belinde dikilerek,Yusuf’a karşılık verdi:
“ Dediğin doğrudur, şimdi sıra senin avradında!..”

Kısacası, Melo dışarıda da rahat boy aptesti alamazdı. Sabahın soğuğunda karlı buzlu sularda çimmek, her babayiğidin harcı değildi. Bir kez de Burdosan dağında buzları baltayla kırarak boy aptesi aldı. Hemen her boy aptesinden sonra, ısınmak için deli danalar gibi koşardı. Bazen de toprağa yüzüstü yatarak sırtını bana çiğnetirdi. Sık sık nezle olurdu. Neyse ki karasabanla boğuşurken, terler, tez kurtulurdu.
Tarlaya tohumu Memet ağa serperdi. Bizden yarım saat, bir saat sonra kır atın üstünde çalımla gelirdi. Önce Melo’nun, “Kelime-i şahadet” getirmesini ister, cünüp olup olmadığını öğrenirdi! Melo, cenabet de olsa, “Eşhedü en lailahe illallah!” diye başlayarak bir çırpıda sonlardı! Giderek Melo bu görevi, otomatik olarak yapmaya başladı. Memo ağa tarlaya gelir gelmez, Melo koşarak önünde dikilir, “Eşhedü lailehe...” ile selamlardı. ağayı.

Ne yaparsak yapalım, Memo ağayı hoşnut etmek çok zordu. Tembeldik, işin ehli değildik. Tarla temiz sürülmüyordu. Özellikle benim için aşağılayıcı sözler etmekten çekinmezdi, “Babam gibi” dalgacıydım, “çocuğu yolla bok yemeye, peşine git çok yemeye!” derdi her fırsatta. Ağzımı açamazdım. Bir gün dayanamadım, Memo’ya olan öfkemi, öküzleri kırbaçlayarak almak istedim. Bağırarak üstüme geldi:
“Dövme ulan hayvanları, dövme, piç! Baban kapısında var mı böyle bir çift öküz?..”
Melo tutamadı kendini:
“Ağam,” dedi, “ bu çocuk, öküzü dövüyor, dövme diyorsun, dövmüyor, elin kırık mı, diye azarlıyorsun! Çocuk ne halt etsin?”
Memo ağada şafak attı:
“Bana bak Delikli Melo, çizmeden yukarı çıkıyorsun! Sen, benim tutmamsın. O dilini çıkarır, götüne sokarım! Bussaat kovuyorum seni, defolgit!
Melo’nun rengi sapsarı oldu. Ağanın vereceği para ile karısı Dudu’ya bir çift lastik, bir kokulu sabun alacaktı, kalanı da babasına... Kovulmayı göze alamazdı:
“Bağışla ağam, bir it idim, ayağını dişledim!”
Ağa yumuşadı, babacan bir tavırla:
“Bu sefer bağışladım. Lakin bir daha ayni boku yersen, karışmam ha!..” dedi, atına binerek yollandı.
Melo peşinden yumruğunu salladı:
“Senin ağa gibi ben ananı avradını!..” dedi, yere tükürdü, “Kendi çektiklerini, şimdi de bize çektirmek istiyor dürzü!..”
Askerliğine bir yıl vardı Melo’nun. “Vatan borcunu ödedikten sonra” Dudu’yu alarak Zonguldak madenlerinde çalışacaktı.

Ekinin sonuna yaklaşmıştık, ekilecek iki tarlamız vardı. Memo ağa, iki çuval tohumdan birini serpti, ikincisini yarılamadan gitti, kalanı da devrisi gün... Ardından Çerçi Şavkı geldi. Tahılla incik boncuk satıyordu. Bize uğramdan önce öteki tarlalarda epeyce satış yapmıştı. Kovanın içinde yine de çok şey vardı, kokulu sabun, ayna, kanfet, kişmiş(kuru üzüm), incir, iğne, iplik...Melo’nun gözleri kokulu sabundaydı. Birkaç kez aldı, kokladı. Kendi kendine söylendi:

“Bunun almak isterdim ama...”

Çerçi sözünü kesti:
“Alacaksan, al işte! Zati bir tane kaldı, onu da sana vereyim.”
“Söylemesi dile kolay!” dedi Melo içini çekerek.
“Çuvalda hiç tahıl yok mu?”
“Var ama benim değil, Memet ağanın...”
Şavkı dudaklarını çarpıtarak güldü:
“ Ağa mı dedin? Onun adı, Hizmetkar Memo’dur! Mihrali ağanın tutmasıydı uzun yıllar. Hangi tarlaya giderse, beni de peşinden çağırırdı. Canı ne isterse onu alırdı... Ben yirmi yıldan beri bu ticareti yaparım aslanım. Benim en iyi müşterilerim tutmalar, azaplardır. Neler sattım onlara, neler... İçlerinde senin gibi bir kork göremedim!”

“Yani ne demek istersin?”
“Anlamıyorsan, ben ne diyeyim?..” Elini uzattı, “Bak şu tarlalara, yolumu bekleyen daha kaç kişi var!..”
“Tahıl sattığımı yarın Memo ağa duyarsa?..”
Şavkı’nın dudakları yine kaydı:
“Bana bak delikanlı, dedim ya ben yirmi yıldır bu ticareti yaparım. Bugüne bugün, hiçbir müşterimin burnu kanamadı. Bu benim ticaretim, bindiğim dalı kesemem! Ağzımı sıkı tutmak zorundayım. Bunu yapmazsam aç kalırım!”

Melo yumuşadı, gözüme baktı benim. Herhalde benim de onayımı alacaktı. Çerçi bana fırsat vermedi:
“Bu çocuğa da iki üç adet kanfet alırsın, ağzı bağlanır, hem de Allah’ın da hoşuna gider. Bir yoksul çocuğu sevindirmek, büyük sevaptır!”
Kanfet dediğimiz, kırmızı çizgili o peynir şekerlerine baktıkça içim eriyordu. Onun için ırgatlık yapmıştım ama yine tadamamıştım. Melo kulağıma eğildi:
“Sana da kenfet alacağım, ağzını sıkı tut, ikimizin arasında kalsın!” dedi.
“Ekmek gözümü tutsun, Kuran çarpsın, kimseye söylemem!”
Çerçi kovayı önüne çekti:
“Çabuk karar ver delikanlı, ben gideceğim!”
Pazarlık başladı. Şavkı’nın özel yaptırdığı bir urupluk( beş kg) ölçeğin iki dolusu arpaya, bir kokulu sabun, beş kanfet aldı Melo. Kanfetin dördünü bana verdi. Şavkı, tahılı yüklendi, aşağıda çuvalla kendisini bekleyen oğluna doğru yollandı.
Melo sabunu koklarken, ben de ağzıma attığım kanfeti hazla emiyordum. Bu meret gibisi yoktu dünyada!
Memo ağa her zamanki gibi evinin önünde karşıladı. Biz öküzleri açarken, ağanın gözü çuvala takılmıştı. Hopladı, kağnıya çıktı, çuvalı iki eliyle indirdi, kaldırdı. Suratı allak bullak oldu. Atladı, indi aşağı, Melo’yu çağırdı:
“Çerçi Şavkı bugün bizim tarlaya da geldi mi?” diye sordu.
Melo’nun esmer yüzü kıpkırmızı oldu. Yutkundu, zorlandı:
“Oralarda dolaşıyordu.”
“Dolaştığını ben de gördüm, yanınıza geldi mi, gelmedi mi?”
“Uğradı, gitti.”
“Yani Şavkı’ya tahıl satmadın, öyle mi?”
“Hayır!”
Ağa yüzünü bana çevirdi, yumrukları sıkılı:
“Sen söyle kara böcek, Şavkı’dan bir şey almadınız mı?”
“Almadık!”
“İkiniz de yalancı, ikiniz de hırsız!”diye bağırdı, “Tohumluk arpayı cinler mi yedi, çuvalı dibine indirdi?..” Ceplerimi aradı, sakladığım iki kanfeti çıkardı, “Bunlar nedir sıpa” diye gösterdi, bir şamar attı, gözlerimden kıvılcımlar aktı.
Sıra Melo’ya gelmişti. Ceplerini, göğsünü aradı, bulamadı. Ellerini apuş arasında indirdi. Melo karşı koyuyordu, “Taşaklarımı sıkma yahu!” diyerek bağırdı. Memo ağa okulu sabunu almıştı bile:
“Bu nedir, eşek oğlu eşek!” dedi. Melo birden atıldı, kokulu sabunu çekti, aldı elinden. Karşılıklı itiş kakışta Memo ağa güç yetiremeyeceğini anlayınca geri çekildi:
“İkinizi de kovuyorum, defolun kapımdan!” dedi. Gürültüye toplanan komşulara döndü, “Tarlada tohumu satmışlar, biri kokulu sabun, öbürü kanfet!..”
Bu kez komşular arasında tartışma başladı. Çoğunluğu Memo ağayı kınıyordu. Gerçek ağa, bir kokulu sabun, iki kanfet için yanaşmacılarıyla boğuşmazdı. Cıbo, mahallede yılların ağasıydı, böyle bir rezillik çıkarmamıştı! Memo’nun yandaşları karşı çıkınca, iki grup arasında kavga başladı, gerçek ağası Cibo’ydu, hayır, Memo’ydu diye.
Melo sabunu aldıktan kaçmıştı. Ya ben hangi yüzle gidecektim eve?..

Beterin Beteri

Ekim ayından sonra herk(nadas) ayı geldi. Bu kez de kendi öküzlerimizin sürücüsü olarak kotan hodaklığı yapacaktım. İlk hodaklığımda kötü bir kötü bir sınav vermiş, ailemi de el aleme karşı utandırmıştım, hem de bir şeker yalamak için! Pis boğazın böylesi görülmemişti. Kız olsaydım, kendimi bir kanfete satardım. Zati hiçbir işi başa götüremiyordum. Kaz çobanlığı yaparken, bir kazın başını yemiş, ev halkını, Eco ile boğaz boğaza getirmiştim! Bu benim son sansımdı. Aklımı başıma toplayıp Ona göre davranmalıydım.
Nadas denince bizim oralarda kotan akla gelir. Topraklar kavidir, bitkiler kök salmıştır toprağın böğrüne. Karasaban derinlere inemez, bir çift, iki çift öküz, toprağı derinden yırta yırta sürükleyemez karasabanı. Kuirizma dediğin ancak kotanla yapılır. Kotanın üstten bıçağı, ortada demir kılıcı, altta çelikten dişi, yandan kanadı, kolları vardır, oku pelitten...
İmece yoluyla bir kotana en az sekiz, en çok on iki çift öküz koşulur. Her aile öküzü ile birlikte bir de hodak vermek zorundadır. Bir aylık nadas süresi içinde bir çift öküze karşılık yalnız iki gün nadas yapılır. Artan kalan günler kotan sahibi, öküzcüler(gece öküzü otlatanlar), maçkal(kotanı tutan ve yöneten kişi) arasında bölüştürülür.
Hazırlıklar tamamlandı, kotan kervanı yollandı tarlalara doğru. Bir ay gece gündüz, nadas bitinceye değin köye dönülmeyecekti. Korku ve heyecan yüreğimde düğümlü, ben bu işi yüz akıyla başarabilecek miydim?.. Haziran’ın uzun günleri hiç de kolay geçmiyordu. Güneş batanda da bir tarladan ötekine...Belalı bir dünyanın içinde bulmuştum kendimi. Dayanmak zorundaydım.
Altıncı günümüzdü. Akşamın karanlığında Kekeme Halil’in harosuna(nadasa bırakılmış yoz tarla) vardık. Hava bulutlu, kapkara, gözüne parmağını soksan göremezsin! Halil’in getirdiği bir kova çorbayı el yordamı ile kaşıkladık. Hasır örtüleri çektik başımıza, sıra sıra uzandık toprağa. Üstümüz orman, altımız Helevan’ın deresi. Böcekler cirit atıyor, yanımızda yöremi