|
|


Hastalık tanısı konduktan sonra, Ankara'ya
gelmeden önce tuttuğu son not...
NE ZAMAN DOĞDUM
Bostanda patates sularken doğurmuş anam beni. Önlüğüne
sarıp sarmalayarak eve dönerken, babamla karşılaşmış yolda, “Nedir o
kucağındaki?” diye sormuş. Bebek ağlayarak yanıtlamış babamı. “Ne acelen
vardı, bari sulama işini bitirdikten sonra doğursaydın!” demiş, yürümüş.
Bizim dağ köylerinde patates ekimi, baharın gelişine bağlı. Baza yıllar
erken, bazı yıllar geç başlar. Ekmek ve çapalamak eylemi mayıs, haziran
aylarından başlar, temmuz sonlarına değin sürer. O nedenle doğduğum ay kesin
belli değil. Anama göre, “kiraz ayının (haziran) ortalarıydı”, babam, “biçin
ayı(temmuz) içindeydi” demekle yetiniyordu. Doğum tarihimin ayı bir yana,
günü, yılı da belli değildi.
Anam, babam kendi doğum tarihlerini de bilmezlerdi. Anamın ömrü boyunca
bir nüfus kimliği olmamıştı. Babamın da liyme liyme bir cüzdanı” vardı,
paçavralar içinde özenle saklardı. Doğum tarihi,”Hicri, 1312” yazılmıştı.
Babam ne “Hicri” tarihi bilirdi ne “Miladi” tarihi... “Mustafa Kemal’in
askerleri geldikten sonra” almıştı “Cüzdanı”nı. Asker kaçakları, “ Urus
casusları aranırken cüzdan” çok gerekli olurdu. Yaşını on yıl yanılma payı
ile söylerdi, “Varım 50-60”, ya da “60-70”. Ne ki 70-80 yaşlarında öldü,
80-90 diyemedi.
Nüfus kaydımı da doğumumdan “birkaç yıl sonra” yaptırmıştı. Benden önce
doğmuş kız, oğlan iki kardeşim ölmüştü. Çocuk sayısını altıya çıkarıp yol
vergisinden kurtulma umudu suya düştükten sonra işi tavsattığını söylerdi.
Acaba ölenlerin ardından ben de ölecek miydim?.. O nedenle adımı “Dursun”
koymuş ve beklemişler. Görmüşler ki ölmüyorum! Kayıt işlemini de işte o
zaman yerine getirmiş babam. Peşimden doğan kardeşime de benim uğurlu adımın
bir benzerini vermişler, “Durmuş!” Durmuş da ölmemiş,durmuş! Espender,
Sultan, kayıttan düşürülmeyen ölmüş kardeşim Cefer’le birlikte sayımız beşe
ulaşmış. Babamda yeni bir umut, “Dayan avrat!” demiş anama,
“Altıncıyı da getirdin mi bu iş tamam!” Anamla birlikte kendisi de dayanmış,
iki
yıl sonra altıncı kardeşim gelmiş dünyaya! Babam da böylece yol
vergisinden,yani Arvin’in derelerinde bir ay boyu ,ngarya çalışmaktan
kurtulmuş. İki kutsal ad koyarak ödüllendirmişler altıncımızı, “Ebubekir
Kerim.” Yedinci ve sonuncu doğan kız kardeşim, anamın ifadesiyle, “teknenin
son hamuru” olmuştu.
Yaşımı, yaşıtlarımla karşılaştırarak bulmaya çalışırlardı. Oysa
yaşıtlarımın da yaşları kesin belli değildi. Nüfusa kayıtlı olanlar, gerçek
yaşlarından yabüyük,ya küçük olurlardı. Bunun nedenleri vardı. Bir kez önem
verilmezdi, “Çocukla itin farkı yok”tu! Kayıt için kasabaya gitmek ve
birtakım bürokratik işlemi yerine getirmek gerekiyordu. Üstelik bir kazanç
da yoktu. O yüzden tavsatılırdı. Ancak çıkar hesapları işin içine girince
durum değişirdi. Birincisi askerlik sorunuydu. Oğlan uşağı, çalışacağı en
verimli yaşında askere alınıyor, iki yıl mı, üç yıl mı üretimden kopmuş
oluyordu. O nedenle aradan beş, altı yıl, belki daha da fazla geçtikten
sonra yeni doğmuş gibi yazdırdıkları zaman, askerlikten önce ailesine daha
uzun bir süre yardımcı olma fırsatı doğuyordu. Bu görevden oğlunu temelli
kurtarmak isteyenler, nüfusa kız olarak yazdırırlardı. Evlenme çağına gelen
kız, imam nikahı ile kocaya gider, doğurduğu çocuklar ya kayıtsız kalırdı,
ya bir yakının üstüne onun çocuğuymuş yazdırılırdı. Böylece adamın çocuk
sayısı artar, yol vergisinden kurtulurdu!
Asıl büyük sorun işte bu vergi işinde yatardı. Başlangıçta aldırmaz
görünenler, vergisinden kurutulmak isterken yaşanırdı. Başlangıçta aldırmaz
görünenler,çocuk sayısı dörde, beşe varanda kayıt işlemini başlatırlardı.
Aradaki boşluğu kapatmak amacı ile çift çift ikiz yazdırırlardı. Nasıl olsa
arkası gelirdi. Bu arada ölenlerin de kayıtları düşürülmezdi. Ancak kimi kez
evdeki pazar çarşıya uymazdı. Kadın gebe kalmıştır ama vergiyi ödeme zamanı
da gelmiştir. Borcunu para olarak ödeyebilen tek kişi çıkmazdı köyden. Ya
gidip yol yapım işinde çalışacaklar, ya da tahsildar, gelerek neleri var
var, neleri yok alıp götürecekti. Bu engeli kolayından aşmak isteyenler,
çocuk doğmadan, doğmuş gösterir, altıncıyı tuttururlardı. Değilse sanal bir
çocuk yazdırarak bu beladan yakayı sıyırmış olurlardı. Doğmamış çocukların
adı, genelde kız yazdırılırdı her olasılığa karşı. Sonradan yakayı ele
verenler doğal ki cezalarını çok pahalı ödemiş olurlardı.
Yaşıtlarım arasında doğum tarihi kesin belli olan beli olan tek kişi
vardı, teyzemin oğlu Kerim Doğru. Kerim’in babası adliyede “mamır”dı, daha
sonraları katipliğe değin yükselecekti. Çocuk sayısı arttıkça onun da aylığı
artıyordu. O nedenle kayıt işlemini günü gününe yaptırmıştı. Gel gelelim
tanıkların her biri başka şey söylüyordu, birinin dediğini öbürü tutmuyordu.
Anama göre bir buçuk, iki yıl sonra doğmuştum Kerim’den. Teyzemse altı ay,
bir yıl sonra diyordu. Ayı, gününü bir yana, Kerim’in doğumu 1927. Ya benim?
1927 mi, 1928 mi, l929 mu?.. Nüfus kütüğündeki resmi yaşım, “1930”. Hasılı
kelam, gerçek doğum tarihimi öğrenemediğimden bugüne değin yaş günümü
kutlayamadım. 1980’lerde yurtdışına kaçmak zorunda kaldığım günlerde,
“resmen” elli yaşındaydım. Almanya ve öteki Avrupa ülkelerinde, “doğum günü”
önemli bir olay, törenlerle kutlanır. Ben doğum tarihimin kargaşası içinde
orada da boş vermiştim kervana katılmaya. Ama hesap açmış olduğum banka,
kimliğimdeki tarihe göre hiç sektirmeden kutlardı doğum günümü. Bir gün sıra
bana da gelir korkusu içinde çağrıldığım yaş günlerine katılmazdım.
Danışman olarak çalıştığım Hamburg Halk Kütüphanelerinde iş adaşlarım,
doğum günü partileri düzenlerlerdi. Her zaman bir bahane uydurarak kaytarmak
zor olurdu. İster istemez katılırdım. Bir sabah işyerine geldiğimde mutfakta
masaların donatılmış olduğunu gördüm. Çalışanların hepsi orada
toplanmışlardı. Herhalde birisinin yine yaş günü kutlanacaktı? Beni görür
görmez, şampanya kadehleri kaldırıldı, koro halinde, “Hepy börtday Dursun!”
temposu tutuldu.
Meğer benim “resmi” olan doğum gününü kutlamak içinmiş o hazırlık! Utandım.
Belki onlar da utandırmak mı istemişlerdi ne?
Anam dokuz mu, on mu doğurmuştu, sayısını kendisi de bilmiyordu. Yaşayan
altı kardeştik, 12 Eylül 1980 askeri darbesi yapılırken. Ablam Sultan’ı,
küçük kardeşim Kerim’i yaban eldeyken yitirdim. Bana duyurmak istememişlerdi
ama ben uzak yakın duymuştum. Yasakları aşarak ne cenazelerine
yetişebilirdim, ne de otlar bürümeden taze toprak mezarlarını görebilirdim.
Büküldüm, kaldım! Anam yineler dururdu, “ah oğul, adını Dursun koyduk,
yerinde durasın diye. Ama sen yerinde duramaz oldun. Hem kendini, hem
bizleri perişan ettin!” Anamın kemikleri sürme oldu.
Soyadımın da ayrı bir öyküsü var. Soyadı Yasası çıktıktan sonra yazım
memuru köyümüze gelir. Köylüler başlangıçta pek kavrayamazlar, ne demekti
ata mirası sülale adını silerek onun yerine türedi bir ad koymak? Yoksa
soylarının kökü mü kazılmak isteniyordu? “Osmanlının işi hiç belli olmaz”dı!
İşin içinde mutlaka bir bit yeniği vardı! Korkudan hepsi dipte köşede
saklanırlar. Köy bekçisin üst üste “ilanatına” karşın nüfus memurunun yanına
kimse gitmez. Bu kez bekçi ev ev dolaşarak yakaladıklarını ite kaka muhtarın
odasına sürükler.Küçük amcam Tosun’u da öyle yapar. Amcam direnir, “Ben aile
resi değilim, reis büyük kardaşım Eyüp’tür( babam). Ben onun yerine ifade
veremem!” Babam yitik! Muhtar Tıllık Ali, kırk dereden su getirerek amcamı
inandırmaya çalışır, “Korkulacak bir hususat yok Tosun komşum, Ne kimsenin
sülalesi yok olacak, ne de bir vatandaşın burnu kanayacak. Olanca mesuliyeti
ben üstüme alıyorum. Sen bir kelimelik yeni soyadı yazdıracaksın, iş
bitecek!..” Amcam kaygılar içinde sorar muhtara:
“Sen yazdırdın mı?”
“Hiç yazdırmaz olur muyum?”
“Ne yazdırdın?”
“Sarıçam.”
Amcam ikirciklenir, yutkunur. Her olasılığa karşı muhtarın soyadına benzer
bir sözcük söyler:
“Öyleyse bizimki de Akçam olsun!” der.
Köyümüz orman içindeydi o zamanlar, sarıçamlardan oluşan dünya güzeli bir
orman. Zaman içinde kesildi, yakıldı yıkıldı, uzaklara taşındı. Orman
katillerinden birisi de bendim. Gencecik fidanları, yeşil çamları baltayla
keser, öküzlere sürüterek eve taşırdım. Her seferinde anamdan, babamdan
övgüler alırdım. Anama göre, bir karış bacağımla babamdan daha sorumlu,
işini bilen bir kişiydim. Ödül olarak kaz etinden közde kebap pişirirdi
benim için. Sekiler,
raflar yapardık benim getirdiğim odunlardan. Çatının çürüyen merteklerini,
kiriş ve direkleri yenilerdik. Kalanı da kurutur, tezekle yakardık.
Orman askerleri korurdu ormanları. Kolay atlatırdık askerleri. Değilse
bir paket köylü tütünü, biraz yağ, peynir vererek işimizi aşırırdık. Biz
ormansız yaşayamazdık. Üretim araçları ve aletleri tümüyle ağaçtandı kağnı,
kağnının tekerleri, pulluk, cılga(saban), yaba, tırmık, boyunduruk, kar
küreği, dirgenin sapı, tırpanın natı(ucuna tırpanın monte edildiği budaksız
fidanlardan
yapılmış ağaç), tırpan natının elceği de (el tutamağı) ağaçtandı. Dahası,
ekin ekildikten sonra toprağı düzleyen tapan, tapanın peşinden sürüklenen
dallı yapraklı yemyeşil fidanlar, daha başka ne varsa hep ormandan kesilerek
yapılır çatılırdı. Tez kırılır,bozulurdu bu aletler. Ardından yine ormanın
yolu tutulurdu.
Cılavuz Köy Enstitüsünde başlamıştım öğrenime. Yazın Kırk beş gün izinle
ilk kez dönmüştüm köyüme. Asker dayımla birlikte Batak Köprü ormanına
yürüdük. Sanki yeni görüyor, yeni dolaşıyordum bu ormanı. Taban yemyeşil,
çiçeklerle bezeli. Kuşlar ötüyordu her yandan. Kendilerini göremiyordum ama
sesleri bir senfoniydi. Soğuk pınarlar kaynıyordu bir orada, bir burada.
Suları mavi, içimi doyumsuz. Ne ki çok kesilmişti orman, topraklar yer
yer çıplak! İçim burkuldu. Suçlulardan birisi de bendim, kahrettim kendime.
Bana düşman
gözüyle bakıyordu çamlar, o güzelim ağaçlar. Sarı gövdeleri dümdüz,
budaksızdı, dalları, yaprakları yukardan açılan bir şemsiye. Tutamadım
kendimi:
“Görüyor musun bu çamların güzelliğini Asker dayı?” dedim. Dayım aşağıdan
yukarı çaprazlama baktı:
“Dediğin doğru yeğenim, bu ağaçlardan çok iyi kereste olur, tahta biçilir!”
diye karşılık verdi.
Dam üstünde saksağan!
İLK ÇOBANLIK
Dört beş yaşlarında olmalıydım, kazları otlatırdım. Nedense sığır, davar,
kuzu güdene “çoban” derlerdi de kazları güdene çoban demezlerdi. Onların
adı, “kaz otalatan”dı. Üstümdeki gömleğim kısaydı, etekleri aşağısını
örtmeye yetmezdi. Biz çocuklar hep öyleydik. Ayıp diye bir kavram yoktu.
“Yiğidin malı kendini göstermeli!” derdi babam. Ancak kızlar, açık seçik
dolaşamazlardı. Etekleriyle kapatırlardı ayıp yerlerini. Yedi sekiz yaşına
geldikten sonra da tuman-şalvar giyerlerdi.
Kazları daha çok Ekop!un kızı Nazo ile birlikte otlatırdık.Ekop yoksul
bir kadındı. Koyunu, kuzusu yoktu. Bir ineği, bir de keçisi vardı. Kapısında
hayvan sayısını çoğaltmaya gücü yetmezdi ama yumurtadan civ civ çıkarmak o
denli zor değildi. Nazo’nun önünde sürü halinde en az yirmi, otuz kaz
olurdu. Ekop bu kazları, civcivken başlar, dokuz ay boyunca besler
büyütürdü. Bir bölümünün etini, tüyünü satar, borcunu harcını öderdi. Geriye
kalanları da kendisi keser, tüyünden yatak yorgan yapardı. Etlerini de kış
aylarında haşıla katarak çocuklarına yedirirdi. Kazların yağı da çok
önemliydi. Köylüler, inek yağı yayıktan çıkar çıkmaz kasabada satardı.
Yerine ucuza satın aldıkları margarin yağları yerlerdi. Kış aylarında da kaz
yağı yardımlarına yetişirdi onların. Ekop zati yağ satamazdı.
İnekten,keçiden aldığı sütü de çocuklarına içirir, arta kalanı da yourt,
ayran yapardı. Kazlar çok önemliydi Ekop için. o nedenle de akıllı kızı
Nazo’dan başkasına teslim etmezdi.
Mayis, haziran aylarında kazları üç kulak, yemlik, çeşitli sütlü otların
bol olduğu alanlarda otlatırdık .Akar su kıyılarından, pınarlardan uzak
yerlere açılmazdık. Çünkü kazlar çabuk susardı. Ağızları açık, “Ka, ka!”
diye bağırır, tek çöp koparmazlardı. Onlar hem otlayacaklar, hem su
içeceklerdi. Temmuz, ağustos, eylül kazların bayram ettiği aylardır. Bu
aylarda arpa tarlaları başağa durur,olgunlaşır, biçilir , sonra da harmana
taşınırdı. Her yanda onların yemi hazırdı.
Bu süreç içinde kaz çobanlarının da önemli zor ve görevleri vardı. Bir kez
kazları hem ekinden uzak tutacaksın, hem de tıka basa doyuracaksın. Sağda
solda da fazla dolaştırmayacaksın. Yürütürsen zayıflar, yağları, etleri
erirdi. Onları iyi beslemenin kısa yollarını arardık. Ben çevreyi
kollardım, Nazo da kaz sürüsünü ekinin içine sürerdi. Boyunlarını
uzatarak arpa başaklarını doyumsuz bir hazla yutarlardı. Beş, on dakika
içinde girdikleri yeri dolu dövmüşe çevirirlerdi. Korkudan biz de fazla
tutamazdık. Yakalandığımız zaman felaket olurdu. Dövülmemiz bir yana,
aileler arasında dirgenli, tırmıklı kavgalar olurdu. Kazlarla birlikte biz
de karnımızı doyurma yollarını arardık. Olgun aşakları sapları ile yolar,
bir çukurda kibritle ateşlerdik. Alevler içinde kavrulan arpayı
avuçlarımızda ovar, kıtır kıtır öğütürdük. Yaptığımız işin adına, “Kara
Haarman” denirdi. Kara Harmanı buğday başaklarından yapmışsak keyfimize
diyecek olmazdı. Buğday pek yetişmezdi dağ köylerinde. Olgunlaşmadan
soğuklar başlar, üşürdü. Ya kırağı keser,ya pas tutardı. O nedenle buğday
lüks sayılırdı yöremizde.
Ekini biçilmiş tarlalarda anızların arasına düşmüş kırık dökük başakları
yedirmede herhangi bir yasak yoktu. Ancak sap yığınlarına yaklaşmamak koşulu
ile. Kazları fazla dolaştırmadan doyurmak amaç olduğuna göre, biz işi kaçak
ve kısa yoldan başarmaya çalışırdık sürekli. Ama çok da korkardık. Biçilmiş
hazır sap yığınlarını yedirmeye başladık bu kez de. Çevreyi kollamak benim
görevimdi. Bir gelen varsa, ıslık çalardım. Nazo da kazları oldukları yerden
uzaklaştırır, suçüstü yakalanmaktan kurtulurduk.
Bir gün Deli İbo’nun, Söğüt Çukurunda arpa bulullarına(küçük küçük
yığınlar) salıverdik kazları. Ben yine gözcüydüm. İbo, hışım gibi indi
yukardan. Ne ıslık
çalabildim, ne de Nazo’nun haberi oldu. Elindeki dirgen inip kalkıyordu.
Nazo’nun çığlığını duyar duymaz kaçtım, bir kayanın dibinde saklandım. Deli
İbo, öfkeli adımlarla uzaklaştı oradan. Elini kolunu sallayarak sürekli
küfrediyordu.Geri döndüğüm zaman Nazo, öldürülmüş bir kazın başında, ağzı
burnu kan içinde ağlıyordu dövüne dövüne. Beni görende taş attı, “İtin oğlu,
ne biçim gözcülük yaptın?.. Eşeğin sıpası, niye beni bırakıp kaçtın?”
diyordu. Kazlar, tarlanın dışında, her biri bir yanda dağınıktı. Nazo
yerinde deli deli döndü, sonra sevinç narası atarak bana döndü.
“Oh, oh! Ölem Allah’a, iki kazın birden, ikisi birden!..” Gösterdiği yere
koştum. Biri alaca, öbürü beyazdı, ikisi de bizimdi. Ama ölmemişlerdi. Biri
kanat dokmüş yerinde kıpırtısızdı, öbürü gövdesi yerde yine bir şeyler
yiyordu. Birini bir koltuğuma, birini öbür koltuğuma aldım. Alaca kaz başını
yukarı kaldıramıyordu. Gözleri soldu, boynu aşağı düştü. Ölmüştü. Beyaz
olanın iki bacağı da sallanıyordu aşağı doğru. Ben elledikçe çırpınıyordu.
Kırılmış olmalıydı.
Evde bunun hesabını zor verdim. Anam sövdü saydı. Babam üstüme yürüdü, anam
araya girdi. Bu kez de benim yerime anamı dövdü, “Senen doğurduğun piç böyle
olur ancak!” diyerek tekmeliyordu. Nazo’nun durumunu bilmiyordum ama Ekop’un
öfkesi başından aşkındı. Eteğine topladığı taşlarla Deli İbo’nun kapısına
yürümüştü. Durmadan küfrediyor, taş yağdırıyordu. Deli öcünü almış
olduğundan başlangıçta sessiz kaldı. Kafası kırılınca daha da delirdi. Yaka
paça boğuşmaya başladılar. İki Dişli Yunus aralarına girdi, kavgayı zor bela
önledi.
Bu olaydan sonra Nazo’yla birlikte bir daha kaz otlamadık. Zaten ikimiz
de atılmıştık görevimizden. Ekop kazları ortanca oğlu Huso’ya teslim
etmişti. Bizim kazları otlatma sorumluluğu da kardeşim Durmuş’a devredildi.
Ceza olarak yamaçtaki tarlanın taşlarını temizleyecektim! Babam damın üstüne
çıkar, eli belinde çalışıp çalışmadığımı denetlerdi. Tarlada tek taş
bırakmayacaktım. İkinci gün anam yardıma geldi. Üç gün sonra ceviz
büyüklüğünde de olsa tek taş kalmamıştı tarlanın içinde.
YA DAYANIRSIN YA ÖLÜRSÜN
Babam, sabırsızlıkla elimin “değnek tutmasını” beklerdi. “Elen değnek
tutması” bir çocuk için çobanlığın başlangıcı demekti. Kaz çobanlığı ilk
aşamasıydı çobanlığın. Ardından dana, kuzu, davar, inek, öküz, “ yoz
al”(geceleri dağlarda sabahlayan sığır sürüsü) çobanlıkları gelecekti. Her
aile
genelde ayrı güderdi sığırını sıpasını. Köy çobanları, “nahır”ı(köylülerin
ortak hayvan sürüsü) yalnız dört ay güderdi( haziran,temmuz, ağustos, eylül)
Arta kalan zamanlarda bir ineği, bir keçisi de olsa bir çoban gerekliydi
herkese. Kimileri sürekli ayrı otlatırdı. Böylece çobanlık, çocuklarda küçük
yaşta başlar, erginlik, olgunlaşma çağına değin aşama aşama giderdi.
Kaz çobanlığımdaki kötü notum zaman içinde unutulmuştu. Yaylaya
çıkmıştık. Tek ineğimiz, tek danamız vardı o yıl. Komşu çocuklarla birlikte
danaları birlikte güderdik. İneklerin kuşluk ve ikindi sağımında günde iki
kez köye getirir, sağımdan sonra tekrar önümüze katar giderdik kırlmara. Her
sabah tan atanda görev başı yapmak zorundaydık.
Bir gün yine anamın dürtüklemesi ile yeni uyanmış, gözlerimi ovuyordum. Evde
sevinç çığlıkları yükseldi birden. Kadir Ağanın Baş Nökeri (yanaşmacısı)
Sebo, yağız atın üstünde bekliyordu. Kadir Ağanın selamı vardı. Beni tırmık
ırgatlığına götürecekti. Kadir Ağa Kürt’tü, komşu köydendi. Anamla ayni
aşirettendiler. Kadir Ağanın selamı ve kapımıza adam göndermesi, ailemizi
onurlandırmıştı. Daha da önemlisi, "elim değnek” tutmuştu ama para
getirmiyordu. Şimdi elim tırmık tutacaktı, para kazanacaktım! Babam, anam ne
denli sevinseler yeriydi.Tüm ricalara karşın Sebo attan sinerek bir yudum
soğuk suyumuzu içmek istemedi. Kırk tırpan ırgatının biçtiği otun güneş
yakmadan toplanması gerekiyordu. Daha çok tırmıkçıya gereksinim vardı. Gökte
uçan kuştan yardım bekliyorlardı. Sebo aldı beni terkisine, atını
mahmuzladı.
Pantolonum yoktu ama zarar etmezdi. Anamın ölçüp biçtiği kara bulusumun
etekleri yeterince uzundu. Ancak yalınayaktım. Taştan, dikenden sakınmam
gerekirdi. Kadın,kız,kızan bir sürü tırmıkçı ırgat vardı. İçlerinde en küçük
bendim. Bir kadın ırgat sevgi ve acıma karışık bakışlarıyla süzdü beni.
Sebo’ya döndü, “Yalnayak bir karış çocuğu niye getirdi?” diye çıkıştı. Sebo
buru ucuyla yanıtladı, “Babası, tırmık çekecek yaşta oğlum var! Diyerek
haber salmıştı. Anası da ağamın aşiretinden!” Kadın sustu.
Bana göre küçük bir tırmık buldu Sebo. Gene de sapı boyumun iki katıydı,
kullanamıyordum. Bıçakla natını (tırmığın sapı) kısalttılar. Güvenle
katıldım ırgatların arasına. Yerdeki otu dirgenle toplayanların peşinden,
olanca gücümle tırmıklıyordum dirgenden kalan artıkları. Bu çırpınışıma
öteki ırgatlar gülüyordu. Sonra da tırmığı elimden alarak nasıl
kullanacağımı öğretiyorlardı. Çıplak ayaklarımı çakıl taş, diken yaralar,
üstü biçilmiş ot kökleri iğne gibi batardı. Fazla kanayan yerlere “Bağa
yaprağı) sarar, ip yerine uzun otlarla bağlardım. Daha sonraki günlerde
yanaşmacı Şemsi Natusul yapmayı öğretti. Bir yama parçasını yakarak külünü
bastırdığım zaman yaranın kanı dururdu. Gömleğimdeki yamaları birer birer
yaktım, natusul yaptım. Bu kez de öteki ırgatlar yardımıma yetişirdi.
Özellikle Halo Cındo, çokt çabuk natusul yapar, kanayan yarayı kapatırdı.
Durumdan hiç de şikayetçi değildim. Bir kez Kadir Ağa yetişkin
ırgatlardan beş kuruş fazla gündelik ödüyordu. Onlar yirmi beş kuruş
alırken, ben yirmi beş kuruş alıyordum. Tırmıkçıları denetlemeye geldiği
zaman çok yakın davranır, ensemi okşayarak, “Aferin!” derdi. Ağaç testiyi
elime verir, pınardan su getirmeye yollardı. Bu da bir ayrıcalıktı.
Tırmıkçılar, “ Ağanın adamı” sanırlar, imrenerek bakarlardı. Alay etmenin,
gülüşmenin yerini saygı almıştı bu kez.
Daha da önemlisi, cömertti Kadir Ağa, öteki ırgatlarla birlikte her
yemekte adamakıllı karnımı doyuruyordum. Sabahleyin ayran, ekmek, peynir,
bazı günler çorba verilirdi. Öğleyin yağlı bulgur pilavı, yanında yoğurt.
Bazı günler de kovaların içinde tereyağında yüzen lavaş ekmeği getirilirdi
ırgata. Ellerim bileklerime değin yağlanırdı. Yüzüme renk gelmişti. Güzgim
(ayna) yoktu, öteki
ırgatlar söylüyorlardı.
Kadir Ağa, bir çift çarık diktirmiş, bir çift çorapla birlikte yollamıştı
bana Sebo ile. Sanki eskisi yıkılmış, ayrı bir dünyada yeniden doğmuştum!
Daha bir hazla çalışmaya başladım. Tırmıkçılar çalışırken dalga geçmek
isterlerdi. Ağaya haber vereceğimden korkmasalardı beni döverlerdi.
Kızgındılar ama belli etmezlerdi. “Bir karış piç” başlarına bela olmuştum.
Tırmıkçılardan Tello teyze öğüt verirdi bana, “Ağanın işi bitmez oğul,
yavaş çalış kendini öldüreceksin!” derdi. Bir yandan da acırlardı.
Çalışkanlığımı da küçümserlerdi, “Serce nedir, pızpızıki (götü) ne olsun!”
biçiminde Kürt deyimleriyle alay ederlerdi
Başka köylerden gelen ırgatlar akşamları dönmezler,geceleri ot yığınları
arasında uyurlardı. Ben de onlarla birlikte... Güneş doğmadan işbaşı yapmak
zorundaydık. Sebo, Kadir Ağanın buyruğu ile bana özel olarak bir küçük kilim
vermişti. Akşamdan düşerdim, Sebo’nun ıslığı ile gözlerimi açardım. Yerimden
hiç doğrulmak istemezdim ama Sebo’dan övgü almak için hemen çıkarndım otun
içinden.
Bir hafta çalıştım, iş bitti, köye döndüm. Kazandığım parayı sıcağı
sıcağına babama verdim, tam 175 kuruş! Anam yağda yumurta pişirdi. Babam
övünüyordu evimize gelen komşuların karşısında, “Allah’a şükür, oğlum
yetişti, ırgat oldu. Yedi yaşında para kazanıyor. Bugün döner dönmez, 175
kuruşu avucuma baydı teker teker!..” Babamın mutluğuna diyecek yoktu.
Beşir Dede babamın söylediklerine pek katılmadı. Eliyle beni gösterdi:
“Bu çocuğun boyuna bir bak, bunun kazandığı para kandır, irindir! Ama onlar
mecburdurlar, ya dayanacaklar, ya ölecekler!”
Kadir ağadan sonra o yaz kendi tarlamızda, çayırımız da ayni işi
yapacaktım. Bu kez adım ırgat değil, tırmıkçı olacaktı. Ağabeyim
gurbetteydi. Bir iş bulmuş muydu, bulmamış mıydı, belli değildi. Çayırı,
tarlayı babam biçecek, ben de peşinden biçileni toplayacaktım. Hiç canım
istemiyordu. Sık sık ne yağlı ekmek yiyecektim, ne de para kazanacaktım!
Yalnız sevindirici bir yanı vardı, serbest kaldığım zaman dere kıyısında
çamurdan değirmen yapardım. Bir de köyün suyunda yüzerdim. Bu fırsatı
bulabileceğimden emindim Babamın canı çok tatlıydı, tüm gücüyle gece gündüz
kendini işe vermezdi. Aklına estiği zaman tırpanı omuzlar eve dönerdi. Hele
yakıcı güneşte hiç çalışmak istemezdi. Gölgeye atar kendini uyurdu. Hava
bulutlu olunca da ne ot biçerdi, ne ekin, “Yağmur yağacak, biçtiğimiz
çürür!” derdi. Yağmur yağdığı günler işler hepten dururdu. Ben de bu
fırsattan yararlanarak arkadaşlarımla doyasıya oynardım.
Çocukluğumu her anımsayışta acı bir burukluk duyarım içimde. Oyun oynama
özgürlüğümü yaşayamadım hiçbir zaman. Neler mi oynardık, ne bileyim ben?
Yaşamı soyutlar, kendimize özgü bir dünya yaratarak onun içinde yaşardık.
Oyuncaklarımızı kendimiz yapar çatardık. Sözgelimi kağnı, pulluk, saban, bu
araçları çeken öküzleri de yapar, tarla sürerdik. Su değirmeni kurar,
değirmenin
çarkını döndürecek su kanalı açardık. Ev yapardık, evin içinde ateş yakar,
ekmek pişirirdik. Kızlarla karı kocalık oynardık. Bu karı kocalık oyunu bir
seferinde bana çok pahalıya mal olmuştu.
Kapı komşumuz Abit’in kızı Gülsenem yaşıtımdı, birlikte oynardık. Bir gün
Çerme çayının kıyısında ben at yapıyordum çamurdun, Gülsenem de bana yardım
ediyordu. At bitti. İkinci olarak koyun mu, kuzu mu, köpek mi yapacaktık?
Ben kurt köpeğinde direniyordum, arkadaşım kuzudan vazgeçmiyordu. Sonunda
Gülsenem’in önerisi ile ev yapmaya karar verdik. Biraz uzun sürdü ama
sonunda güzel bir ev çıktı ortaya. İçine sığmıyşorduk. Çatısı açık
olduğundan ocakta kolayca ateş yakabildik. Gülsenem çamurdan ekmek bile
pişirdi. Bu eve bir de karı koca gerekti. Hemen orada evlendik! “Sen
kocam,ben de senin karın!” dedi Gülsenem, “Gel şimdi bir yatakta yatalım!”
Hemen entarisini çıkardı, ben de gömleğimi. İkimizin de donu yoktu,
çırılpıklak olmuştuk. Yan yana uzandık çakıl taşların üstüne. “Böyle olmaz!”
dedi Gülsenen, “Ben babamı anamın üstünde görmüştüm bir sefer, belini yukarı
kaldırıp indiriyordu. Haydi sen de üstüme gel, babam gibi yap!”
Üste çıktım, babası gibi yapmaya çalışırken şimşek gibi çakan bir çubuk
darbesiyle yuvarlandım.
Anam, işkenceci polisler gibi çubuğunu çıplak gövdemde indirip
kaldırıyordu:
“Seni edepsiz seni, harmanda düveni sürmekten bunun için mi kaçıyorsun?..”
diyerek elindeki çubuğu çıplak gövdemde şaplatıyordu. Bir yandan da
gülümsememek için kendisini zor tutuyordu. Çubuk evlek evlek kırmızı izler
bırakmıştı karnımıda, bacaklarımda.Gömleğimi giymeye fırsat bulamadım,
tabana kuvvet kaçtım. Anam, Gülsenem’i kolundan sürükleyerek götürürken
anası gördü, merakla ünledi:
“ Ne oldu Seyhat bacı”
“Gözün aydın, kızın şimdiden orospuluğa başlamış!” diye yanıtladı anam.
Gülsenem kendini yere atmış ağlıyordu. Anası elinden tuttu,kaldırdı.
Saçlarını
okşarcasına bir şamar vurdu:
“Hiç utanmadın mı kız?” dedi, anama döndü, “Suç senin oğlunda, kızımı baştan
çıkarmış!” Karşılıklı bir şeyler konuştular. İkisi de gülüyordu.
Anam eve geldi, ahırın karanlığından çıkardı beni, “Bir daha öyle şeyler
yapma, yavruma kurban!” dedi. Çubuğun izlerine tereyağı sürdü. Gömleğimi
geçirdi boğazımdan, “Yürü şimdi harmana!” dedi, “Düven durdu, öküzler arpayı
yedi. Haydi durma!..”
Durmadım, seğirttim. Güneş alav kusuyordu. Öküzleri çubukladım, ağır ağır
sürüklemeye başladılar düveni. Düvenden savrulan saman tozları ağzımdan,
burnumdan giriyordu. Gözlerimi de açamıyordum hem güneş, hem tozdan. Gövdem
dem alav içinde hem kaşınıyor, hem yanıyordu. Boz öküz,kuyruğunu kaldırdı,
gerine gerin sıçtı. Bokunu sapla avuçladım, harmanın dışına attım.
Babam yukardan beni uyarıyordu:
“Dikkat et, hayvanları sapa sıçırma! Yanına küçük tekneyi al, bokun altına
tut. Tekneyle dışarı atarsın!”
Buyruğunu verdi, tekrar eve girdi. Babam düven sürmezdi, “Toz gözlerimi
acıtıyor!” derdi. O iş anamın, benim görevimdi. Kızgın güneşte de
çalışmazdı,
“Güeş, hasta” ediyordu babamı. Anam korkusundan bir şey söyleyemezdi. Fazla
ileri giderse dayak yerdi. Onun görevi gece ekmek pişirmek,şafakla birlikte
kovalarla eve su taşımak, tarlada,bostanda, harmanda çalışmak.
Düvenin üstünde tozdan, güneşten yanmış yoğrulmuştum. Susuzluktan dilim
damağım kurumuştu. Anam görünürlerde yoktu. Durmuş kazların peşindeydi. Ne
pahasına olursa olsun, düveni, öküzleri bıraktım, evin içine canımı atmak
istedim. Kana kana su içecektim, yüzümü de yıkadıktan sonra geri dönecektim.
Babamı aradı gözlerim. Ocağın önünde oturmuş sigara içiyor, içtiği sigaranın
dumanını bacadan yukarı üflüyordu. Oysa ramazan ayıydı. Her gece evde sahura
kalkardık. Anam, babam oruç tutardı. Dört, beş yaşındaki biz çocuklar
melaikeydik, Allah günah yazmazdı. Ama istersek tutabilirdik. Bizim
orucumuzun sevabı büyüklerin sevabından iki kat fazla yazılırdı. Ben ilk gün
başlamıştım oruç tutmaya ama ikinci öğleye kadar ancak dayanabilmiştim.
Açlıktan, susuzluktan başım dönmüş, harmanda öküzleri süremez olmuştum. Anam
da babam da zorlamadılar. Oruç yedi yaşında farz olacaktı. Gelecek yıl
tutmaya başlardım orucumu. Ama oruç babama farzdı, neden sigara içiyordu?
Allah’ın buyruğuna karşı geliyordu.
“Baba!” diye seslendim. Sesimden tanıdı,elindeki sigarayı ateşin içine attı.
Sonra öfkeli bakışlarını çevirdi:
“Sen harmanı kime bıraktın da geldin içeri?” diye sordu.
“Su içeceğim.”
“Çabuk iç, işine dön!”“Baba, sen sigara mı içiyordun?”“Ne zaman?”
“Ben eve girdiğim zaman.”
“Gözlerin tozdan, bozulmuş olmalı!” dedi, ayaklandı, “Sen yüzünü, gözlerini
yıka, biraz dinlen, düveni ben sürerim!” dedi, çıkarken de uyarmayı
unutmadı,
“Babam sigara içiyordu diyerek yalan yanlış konuşma bir daha, anladın mı?
Güneş altında kalan bir insan karanlık eve girende gözleri hepten kararır,
alacalanır, hiçbir şeyi doğru göremez!”
“Anladım baba!” dedim.
Ramazan ayı boyunca babam bana çok iyi davrandı. Arife günü anamı anamı
değnekle dövüyordu. Gücüm yetseydi ben de babamı döverdim. Ağlamaktan öte
bir şey gelmiyordu elimden. O zamana değin saklı tuttuğum silahımı
ateşledim: “Sen orucunu yiyorsun!” diye bağırdım, “Gözlerimle gördüm, sigara
içiyordun!”
Anamı bıraktı,bana baktı, başını salladı:
“Sıçanın doğurduğu dağarcık keser!” dedi, çıktı.
Anamı dövülmekten kurtarmıştım!
Oruç ayında babamın kaçak sigarası, beni şaşırtmıştı. Allah, peygamber,
cehennem, gayya kuyusu, kızgın fırınlar korkusu ile beni büyütenler, aman,
babam değil miydi? Bunun için kuran okur, günde beş vakit namaz kılarlardı.
Bir sigara yüzünden cehennemde yanmayı nasıl göze alırdı babam?.. İster
istemez kuşkulanmaya başlamıştım. Acaba babam gibi orucunu yiyen bir başkası
var mıydı? ..
Bizim evin biraz ötesinde Deli Rüştü “him” açıyordu. Yapılacak bir evin önce
çukuru kazılırdı. Bu işin adına, “him açmak” denirdi. İki buçuk,üç metre
derinliğine inilirdi toprağın. Sonra yalınkat duvar örülürdü aşağıdan
yukarı. Duvarın yüksekliği toprak düzeyine çıkar çıkmaz iş biterdi. Üstü
örtülür, içindeki toprak çatıya aktarıldıktan sonra ev biterdi. Yani ev
toprak altında kalırdı. Dışarıya mağara ağzı gibi yalnız kapısı açılırdı.
Kışın ayazından, kar ve fırtınasından ancak bu yolla korunabilirlerdi. Tezek
bitse, hiç soba yanmasa da salt hayvanların soluğu evi ısıtmaya yeterdi. O
nedenlerle çoğu hayvanlarla iç içe ayni evde yaşarlardı. Değilse ahır eve
bitişik olur, kapısı her daim açık tutulurdu.
Gel gelelim, Deli Rüşt ü’nün “him”i bir türlü bitmiyordu. Tünel gibi toprağı
oyararak ilerliyordu. Dışardan hiç kimse göremiyordu Rüştünün nasıl
çalıştığını, neler yaptığını? Ayrıca harman ayında herkes kadın, erkek, kız,
kızan gecesini gündüzüne katarak diş tırnak çalıştığı bir zamanda Rüştü
neden him açıyordu?
Oysa Rüştünün haklı gerekçeleri vardı. Ektiği, biçtiği o denli çok
değildi. Dört oğlu, iki kızı, karısı yeterdi, artardı bile.
Gel gelelim Rüştün’ün himi bir türlü bitmiyordu. Büyük oğlu Yusuf da
babası ile çalışıyordu. Yağmurlu günlerde öteki oğulları da çalışıyordu.
Rüştü’nün evinin arkası köy merasıydı. Üstten köylüler engel olurdu. Rüştü,
merayı alttan oyarak bu yasağı delmişti! Anlatıldığına göre, evine bitişik
bir ahır, bir samanlık
Acele çatı, acele duvar gerektirmiyordu. Duvar da, tavan da topraktandı.
Gerekirse ilerde eksiği gediği yavaş yavaş tamamlardı.
Rüştü’nün ziyaretçileri giderek çoğalmıştı. Ama hep ayni kişiler
gidiyordu. Tat Abit, Müslim Emi, Kadim dayı, Kara Yusufların Hamit, harmanda
işlerini yarım bırakır, oraya giderlerdi. Bangis köyünden Kürt Celil bizim
köyü çok sever, sık sık uğrardı. Kürt Celil de gelir gelmez Deli Rüştü’nün
“himine” can atardı. Harmanda düven üstünde dönerken bunları birer birer
izlerdim.
Bir gün anam yerime dövene bindi. Evde yüzümü yıkadım,su içtim. Anama
görünmeden Rüştü’nün himinden içeri daldım. Karanlıkta el yordamı ile bir
süre ilerledim. Başımı toprak duvara vurdum. Sağa doğru bir boşluk
açılıyordu. Yönümü değiştirdim,yürüdüm. Gözlerimi solgun bir ışık yaladı. Ya
çıra, ya da teneken bir idare lambası olmalıydı. Bu arada başa ışıklar da
bir yanıyor, bir sönüyordu. Sigara sokusu, sigara dumanı, ikisi birden
soluğuma karıştı. İçerdekiler sigara içerek söyleşiyorlardı. Tat Abit’in bir
şeyler atıştırdığı gördüm. Tam bu sırada arkamdan birisi çarptı, düştüm.
Gömleğimin yakasından tutarak kaldırdı, “Ulan piç, kimsin sen, burada ne
arıyorsun?” diye azarladı. Sesinden Kara Yusufların Hamit olduğunu anladım.
İte ite dışarı attı, “Bir daha buraya girdiğini görürsem,öldürürüm
seni,gömerim buraya. Ölünü baban bile bulamaz!” dedi. Bereket versin
tanıyamamıştı,”Kimin oğlusun sen?” diye sordu. Işığı görmüştüm, yanıt
vermeden kaçtım.
Deli Rüştünün gedikli ziyaretçilerini iyi tanıdım, onlar gizlice
oruçlarını yiyenlerdi!
Rüştü’ye neden “deli!” dediklerini bir türlü kavrayamazdım. Bireyciydi.
Komşuluk ilişkileri çok zayıftı. Kimseyle senli benli olmazdı. Gerekli olan
her çeşit araç gereci vardı, öküzü, arabası, çifti çubuğu tamamdı. Ne
birisinden öküz araba ister, ne de isteye verirdi. Rüştü’nün ramazan ayında
oruç tutmayanlara yardımcı olması nedendi? Bunun nedeni daha sonra
anlaşılacaktı.
Ramazan ayı bitti, harman ayı bitti, rüştünün “him”i bir türlü
bitmiyordu! Üstelik üç oğlu Yusuf, Lalo, üçü üç yandan babaları ile toprağın
derinliğinde görünmez olmuşlardı. Tünelin ağzından dışarı atılan toprağı,
Rüştü’nün karısı, kızları,küçük oğlu Bayro ile birlikte bitişikteki evin
damına yayarlardı sürekli. Baba ve oğullar daha çok gece çalışır,, gündüz
tünelin ağzını hasırla kapatırlardı.
Nasıl olsa oruç ayı değildi. Rüştü’nün ne yaptığını herkes biliyordu. Ne
zaman ki Sılo’nun dişi mandası, otladığı yerde Rüstü’nün tüneline düştü, o
zaman kıyamet koptu.
Merada, birden yer yarılmış, toprak mandayı yutmuştu. Bereket versin,
mandayı güden Sılo’nun kızı Aslı manda ile birlikte düşmekten kurtulmuştu.
Haber üstüne mahalle komşuları Rüştü’nün “him”ini, yeni adı ile tünelini
kuşattılar. Manda sağdı ne yerinden kalkabiliyor, ne de başını yukarı
kaldırabiliyordu. Bir yerleri kırılmış olmalıydı. Ölürse eti yenilmezdi.
Hemen orada boynuna bıçak
atarak kestiler mandayı. Asıl kıyamet Sılo geldikten sonra koptu. Komşuların
yardımı ile ortak bir yol bulundu. Mandanın etini, derisini Rüştü satacaktı.
Aldığı paranın üstünü tamamlayarak Sılo’ya dişi bir manda alacaktı.
Asıl kavga mahalleli ile Rüştü arasında çıktı. Rüştü meranın altını
köstebekler gibi oyarak iki göz ev, bir ahır, bir de samanlık yapmıştı
oğulları için. Yılların göçmeni olarak gelip köye yerleşmişti ama ne ev yeri
vardı, ne de yeterli tarlası,çayırı...
Mahallenin dişli kişileri oruçlarını yemişlerdi Rüştü’nün tünelinde. O
yüzden fazla üstüne varamıyorlardı. Değilse rezil olacaklardı köy içinde!
Sonuçta Rüştü mandanın düştüğü “ev”i evi toprakla yeniden dolduracaktı.
Ötekilerin de yan duvarlarını sağlam taşlarla örerek, toprağını kaymasını
önleyecekti. Asıl önemli olan evin, ahırın toprak tavanıydı. Rüştü bu tavanı
alttan kalın kirişler, enine boyuna çatacağı kirişlerle tutturacak,
direklerle çökmeyi engelleyecekti bir güzel.
Deli Rüştü , mübarek ramazan yüzünden ucuz kurutulmuştu.
Yağmurlu bir gündü. Tüm işler durmuştu. Tarlalarda, harmanlarda ıslak
saplar kurumadan işe başlanmazdı. Böyle günlerde ekin de biçilmezdi. Ekin,
sap ve samanın önce kuruması gerekirdi. Aradan en az güneşli bir gün
geçmeden işbaşı yapılmazdı. Yağmurlar bir hafta aralıksız sürerse, çürütürdü
ekini harmanda...
O nedenle hasat zamanı yağmuru sevmezdi köylüler. Yağmur bir işi iki
eder, canına okurdu arpanın. Harmanda yağmur görmüş arpanın, buğdayın ekmeği
de pişkin olmaz, ağlak olurdu(hamur gibi). Yağmurlar iki üç günü geçer daha
da uzarsa kan ağlardı herkes. Dolu dövmesi, sel basması ayrı bir felaketti,
bu felaketin her zaman eli kulağında olurdu. En büyük yıkım kuraklık
yıllarda gelirdi. Güneş yeşilinde kuruturdu ekini. Boy veren başakları da
çekirge keser, fare keserdi. Ama bizi köylüler, normal yıllarda da ekip
biçtikleriyle karın doyuramazlardı. Toprak verimsizdi. Taş çatlasa bire iki,
bire üç alamazlardı.
Benim burada diyeceklerim daha başkaydı. Yağmurlu günlerde anam, babam
kan ağlardı, ben sevinirdim. Özgürdüm olacaktım çünkü. Gönlümce dolaşmak,
oynamak olanağına kavuşmuş oluyordum bu yağmurlar yüzünden. Ne var kiyine de
rahat bırakmazlardı alabildiğine. Kapı önünden uzaklaşmayacaktım. Harmana
göz kulak olacaktım. Kazağa,tavuğa tahılı yedirmeyecektim. Kışlık otu da
koruyacaktım sığır sıpadan. İki de bir ünlerdi, “Durusun harmana bak!”,
”Dursun danalar nerede?”, “Dursun, kovaları omuzla, su getir!..” Kendisi de
işinden fırsat buldukça ayni gözcülüğü yapardı. Anamı çoğu kez kulak ardı
ederdim. Babam zaten bu tür ayrıntılarla hiç ilgilenmezdi. Ben de alır
başımı uzaklaşırdım her fırsatta. Arkadaşlarım İso, Mecit, Cibo da öyle
yaparlardı. Ya tepelerin ardında kaybolur, ya da Çakmaklı deresine iner,
saklanırdık. Köy içinde dolaştığımız, köpekleri boğuşturduğumuz günler de
olurdu.
Yine yağmurlu bir günün akşamında caminin önüne gittik. Hava bulutluydu.
Oruç tutan köylüler de oraya toplanmışlardı. İftar yakın olmalıydı. İmamın
ezan okumasını bekliyorlardı sabırsızlıkla. O zaman hiç kimsenin saatin
yoktu, doğal ki imamın da yoktu. Zaman güneşle ölçülürdü. Kıbleye yüzünü
çevirdiği zaman güneş tam alnında vuruyorsa öğle, Emirdağ’ın tepesine
tırmandığı zaman ikinci, dağı devrildikten bir süre sonra da akşam ezanını
okurdu. Ancak sabah ve akşam ezanları için bir ölçü daha vardı, itle kurdun
zor seçilebildiği alaca karanlık. Çobanlar değnekle ölçerlerdi zamanı.
Değneğin gölgesi yarım düşerse yere kuşluk, gölge sıfırlanırsa öğle, yarım
değnek boyu yeniden uzayanda ikindi olmuş demekti.
Güneş yoktu, imamın dayanağı kayıplarda. Havanın iyice kararmasını
beklemekten öte çaresi yoktu. Oysa iftar saatini bekleyenler sabırsızdı.
Ortalık yeterince de kararmış sayılırdı. İmamı sürekli zorluyorlardı, “Haydi
imam, çık Camiye!”, “Ötsene imam, ne beklersin?” İmam kurtulamadı, ağır ağır
tırmandı merdivenleri. Caminin üstünde sağa sola bakındı. Attı elini
kulağına, okudu
ezanı. Bekleyenler sigaralarını dumanlattılar Ezanı sesini dört gözle
bekleyen herkes iftar sofrasında oruçlarını bozmuş olmalıydılar. İmam
camiden indi, bir sigara da kendisi yaktı. Ardından Emirdağ’ın doruğunda
bulutları aralayan güneşin solgun ışıkları yansıdı. İmam yerinde döndü öfke
ile:
“Sizin yüzünüzden günaha girdim iblisler!” dedi. Herkes kahkaha ile
gülüyordu:
“Okumasaydın!”
“Günah senin!”
İmam da güldü, başını sallayarak yürüdü, gitti.
HODAKLIK
Babam bir gün keyifle girdi içeri, “Hazır ol dursun, seni Memet Ağaya hodak
verdim!” dedi, “ Üç beş gün içinde (saban) tarlaya çıkar, ekin başlar. Sen
de o zaman işe başlarsın!” Anam karşı çıktı:
“Sen deli misin herif? Çocuğun çarığı çorabı yok, sırtında gömleği yok.
Baharın çamurunda, yağmurunda dayanamaz!..”
“Yemesi, içmesi, çarığı, çorabı bir Ağanın boynuna olacak! Ayrıca bir buçuk
put (24 kğ) arpa ununu ekim biter bitmez teslim edeceğine söz verdi.”
Anam burun kıvırdı:
“Dün yanaşmacı olan Memo ne zaman ağa oldu, söyler misin?”
“Kazanım odur bugün kaynasın! Adamın iki çift öküzü, dört ineği, bir çift
atı var. Yetmez mi?.. Anamın bir türlü usu almıyordu ama daha ileri giderse,
yumrukla susturulacağını biliyordu. Yine de sormadan edemedi:
“Biz tohum ekmeyecek miyiz? Bizim hodağımız kim olacak? “
Babam sertleşti:
“Sersem sersem konuşma! Bir çift öküzle toprağı sürebilir miyiz? Önce bizim
gibi bir çift öküzlüyü bulacağım. Öküz iki çift olduktan sonra iki evin
tarlasını ortaklaşa sürer, ortaklaşa tohumlarız tarlalarımızı!”
“Dursun giderse hodak kim olur?”
“Modgfamı (ortağı) bulduktan sonra onu düşünürüz. Eğer onun hodağı yoksa,
mecburen bizim Durmuş’u!...”
“Aferim demişim sana, bir oğlunu Memo’ya yanaşmacı ver, öbürünü de ortağına
hodak!.. Durmuş beş yaşını yeni tamamlamadı. Sonra kaza, tavuğa kim
bakacak?..”
“Fazla dırladın!” dedi, üstüne yürüdü. Anam dışarı kaçarak kurtuldu.
Oysa ben bir çift çarık çoraba sahip olacağım için seviniyordum. Ayrıca bir
buçuk put arpa kazanacaktım bir ayın içinde! Bu benim ilk hodaklığım
olacaktı. Pratiğim yoktu ama yeterli bilgiye sahiptim. Hodaklık yapanları
görüyordum, onların anlattıklarını dinliyordum. Çok zor bir işti, oddan
gömlekti hodaklık! Olsun, sünnet olmak gibi eninde sonunda bu köprüden
geçecektim. Zati adam
olmanın iki önemli koşulu vardı, sünnet olmak, öbürü askerlik askerlik
yapmak!
Zorunlu katlanacaktım!
Geleneksel törenlerle ekim başladı, çift çubuk tarlaya çıkarıldı. Memo
Ağa bu töreni daha bir görkemli yaptı. Davul zurna çaldırdı. Kapısı önünde
toplananlara sıcak sac ekmeği dağıttı. Öküzleri boyunduruk üstünde sürecek
hodakını(beni), maçkalını(sabanı tutmak ve yönlendirmekle görevli kişiyi)
Dilikli Melo’yu özellikle gösterdi komşularına. Bu tören, ayni zamanda
ağalığının da resmen ilanıydı Memo'’nun. Dört öküzün boynuzları arasında
dört yumurta kırıldıktan sonra tohumu, sabanı kağnıya yükledikten sonra
yollandık tarlaya. O gün öküzlün işe alıştırılması için iki, üç saat
çalışmak yeterdi. Altı ay içerde hareketsiz kalan hayvanlar tez yorulurdu.
Hodaklık, çok zor bir işti,eziliyordum altında. Belki de Memo Ağa,
eskiden kendi çektiklerini bize de çektirmek istiyordu? Yanaşmacı, ırgat,
amele, çoban olarak yoksulluğun her aşamasından geçmişti. Bunu kendisi
değil, köylüler söylerdi. Akşamları geç dönerdik tarladan. Çorba içtikten
sonra öküzler ot verip karınlarını doyuracaktık. Horoz ötümünden önce yine
ayni işi yapmak zorundaydık. Aç hayvan işlemezdi. Öğleyin öküzlere yetecek
otu urganla bağlayarak arabaya yüklemek de ayrı bir görevdi. Şafakla
birlikte öküz, araba yollanırdık tarlaya.
Geceleri bir hasıra sarınarak hayvanların yemliğine uzanırdım, üstüm
başımla. “Bağa” adı verilen yemlikler, üstü açık bir oluk gibiydi. Bir de
tehlikesi vardı benim açımdan. Gece ben uyurken hayvanlar, kokuyla üstümdeki
hasırı bulur, kırt kırt kemirirlerdi. Bu arada sıcak solukları yüzümde
dolaşır, saçlarım çekilirdi. Bereket versin, tez uyanır, hasırı da kendimi
de kurtarırdım.
Delikli Melo da zorunlu durumlarda Memo Ağada sabahlamlak zorundaydı. Yeni
evliydi Melo, sık sık karanlıkları yararak evine kaçardı. Memo Ağa duyanda
önce azarlar, sonra da öğüt verirdi, “Rençper dediğin adamın uçkurunda tahıl
çimlenir!” , “Ekim zamanı, biçim zamanı bir ay, iki ay cima (seks)
yapılmaz!” Melo’nun gönlü istemişse eğer, kimse durduramazdı onu! O zaman
çaresiz samanlıktan sepetle ot taşıyarak dört öküzü doyurmak benim görevim
olurdu.
Aslında yalnız ekim ayı değil, herk (nadas) ayı, biçim ayı, harman ayı da
köylülerin ölesiye çalıştığı aylardı. Beş aylık bir süreydi bu. Bu süre
içinde elini çabuk tutmayanlar, yılın öteki yedi ayında bunun cezasını
çekmek zorundaydılar. O nedenle karların erimesinden sonra toprağın
kurumasını beklemeye bile zamanları olmazdı. Önce taraya tohum ekeceklerdi.
Ardından nadas, nadası, hasat izleyecek, eylül bitmeden harmanlar da bitmiş
olacaktı. Değilse yağmuru, çamuru, soğuğu, ayazı ile belalı günler
bastıracaktı. Hiç belli olmazdı, belki de ekini dolu döver, kırağı yakar,
kar yağar dondururdu!..
Delikli Melo sabanın peşinde hem toprakla boğuşmak, hem önündeki öküzleri
sürmek zorundaydı. Ben yalnız ikinci çift öküzden sorumluydum, boyunduruktan
yönetirdim. Benim öküzler zincirle bağlıydı sabana. Yerimde durabilmem için
ayaklarımın birini alttan,öbürünü üstten gergin zincire dolamam gerekti. Gel
gör ki zincir sürekli gerili kalmaz. Sabanın demiri topraktan çıkar ya da
birden öküzler huysuzluk yapar, zincir gevşeyerek kayardı ayaklarımdan,
boyunduruktan yuvarlanırdım toprağa, öküzlerin ayakları altına.
Daha da beteri vardı, sabanın demiri taşa değende tepem üstüne
savrulurdum. t Melo öfkelenir, “Bok gibi çocuksun!” diye bağırırdı. Sonra da
kendi kendine söylenirdi, “Bir karış çocuğu başıma bela ettiler. Daha
boyundurukta tutunmasını bilmiyor!” Başımın yarılması, ağzımdan burnumdan
kan akmış olması hiç önemli değildi. Kendiliğimden toparlanıp kalkamazsam,
Melo kucaklayarak atardı boyunduruğun üstüne. Teselli etmeyi de unutmazdı,
“Aldırma, yaran derin değil,biraz sonra geçer!..” Kanlı gömleğimi, yüzümü
gözümü daha sonra gider, en yakın pınarda yıkardım.
Yakınımızda her zaman pınar ya da akan bir su bulunmazdı. Uzağa gidecek
zamanımız da olmazdı. Elimizi, yüzümüzü yıkayamadığımız günler olurdu. Melo
bu işin de pratiğini bulmuştu, kahvaltıdan önce toprakla yıkardı ellerini,
“Maksat adet yerini bulsun!” derdi. Ben de öyle yapardım.
Melo, evine gittiği geceler, “cünup-cenabet” dönerdi. Evinde “Boy abdesti”
alamazdı. Gece yarısı yıkanmaya yeltenirse, ev halkı uyanacak, Melo’nun
karısı ile ayıp iş yaptığını öğreneceklerdi! Ayrıca buna zamanı da olmazdı
Melo’nun. Horoz ötümünden önce dönmek zorundaydı. Melo, cünup da
dolaşamazdı. Cünup bir kişinin ekmeğe, una, arpaya el sürmemesi gerekirdi,
hayvanların yemine de... Hem günaha girerdi, hem de elini sürdüğü her
nimetin bini bereketi kaçardı!
Öküzü koşup tarlaya yollandığımız zaman Melo’yu bir sancı alırdı, nerede,
nasıl boy abdesti alacaktı? Ben anlardım, Melo yine cenabetti. Zaten ilk
bakışta tavrından anlaşılırdı. Utangaç bakışlarıyla kendini ele verirdi.
Nerede bir göl, dere, birikmiş kar suyu görürse, oraya koşar, boy abdesti
alırdı. Yıkandıktan sonra titrerdi. Isınmak için deli danalar gibi koşardı
bir ileri, bir geri. Bir sefer de Batak Köprü’den geçerken buzları kırarak
kuyu gibi açtığı çukurda yıkanmak zorunda kalmıştı. Bereket versin öğleden
sonra güneş geldi, hava ısındı, Melo da kucakladığı taşları direne direne
taşımaktan kurtuldu.
Tohumu tarlaya Memo Ağa serperdi. Ama o gelinceye değin süreceğimiz yerin
tohumunu ekme sorumluluğunu Melo’ya vermişti. Belki buna gönlü razı değildi
ama koskoca ağa(!) sabahın götü açılmadan yanaşmacılarla birlikte tarlanın
başında olamazdı! Ağalık “gıradotu” sarsılırdı. Gün kuşluğa yükselende atını
biner, kasıla kasıla gelirdi. İşimizi beğenmezdi. Bir kez tembeldik, işimiz
hiç ilerlemiyordu. İkincisi Melo sabanı tutmayı beceremiyordu. Çünkü tarla
temiz sürülmüyordu. Akozlar(sabanın kirizma izler) arasında ham toprak
kalıyordu. Melo gibileri bir daha tutmalık almayacaktı! Ben de iyi bir hodak
değildim. Boyundurukta oturmaktan korkuyordum. Öküzler de tanımışlardı beni,
güçlerini boyunduruğa vererek sabanı çekmiyordu. Öküzün sopası üstünden
inmemeliydi. Oysa çubukladığım zaman öfkeleniyordu, “Dövme hayvanları!” diye
bağırıyordu. Ardında da küçümser bakışlarla alay ederdi, “Baban kapısında
var mı böyle öküzler!”
Melo dayanamadı bir gün:
“Ağam, bu çocuk öküzü dövüyor, ‘Dövme!’ diyorsun. Dövmüyor, yine kınıyorsun,
‘Öküzleri tembelleştirdin!’ diye. Çocuk ne halt etsin?”
Gözleri büyüdü, kasları fırladı yukarı Memo Ağanın. Bir yanaşmacının teki
nasıl olur da o biçim dillenirdi ağası karşısında? Köyde çıkarılan
dedikodunun etkisinde kalmış olmalıydı, “ Cıbıl Memo, yıllarca el kapısında
sürten yanaşmacı Memo, hiçbir zaman sahici ağa olamaz!” diyorlardı. Oğlu
Hemo teskere alıp döndükten sonra yıldızı parlamıştı birden bire! Hemo
jandarmaydı Güneyde. Kaçakçı kovalamıştı teskere alıncaya değin.. Günahı
söyleyenlerin boynuna, Hemo’nun getirdiği paralarla Memo, bir çift öküzünü
iki etmiş, inek sayısını birden, beşe çıkarmıştı. Ahırına bir de yağız at
çekmişti! Yandan pencereli konuk odası yaptırır yaptırmaz da ağalığını
resmen ilan etmişti! Lakin bunların hepsi düşman sözüydü. İt ürür, kervan
yürürdü. Ama kapısında ekmek yiyen bir tutmanın saygısızlığına ne
denmeliyidi! İşte buna dayanamazdı.
“Bana bak Delikli Melo, benim adıma, Memo Ağa demişler! Sen çizmeden
yukarı çıkıyorsun. Sen bir tutmasın! Senin tohumuna para mı verdim?
Kulağından tutar, bussaat atarım seni!” dedi, öfkeyle Kulüp paketinden bir
sigara yaktı. Memo ağa sigara içmezdi. Gösteriş olsun diye pahalı Yenice
paketini cebimde taşırdı.. Bunu da Melo söylemişti bana.
Melo,nun rengi sapsarı oldu. Ağzını açtığına bin pişmandı. Ağanın
vereceği beş
lira ile karısı Nazo’ya bir çift lastik, kokulu bir sabun, biraz da incir
öte beri alacaktı. İki teneke arpa ununu da evde ailesine teslim edecekti.
İşten atılırsa
hali dulandı!
“Bağışla Ağam, bir it idim ayağını ısırdım!” dedi, eğildi elini öptü. Ağa
yumuşadı. Babacan bir tavırla:
“Bu sefer cahilliğine bağışlıyorum. Bir daha çizmeden yukarı çıkarsan,
karışmam ha!..” dedi, atladı yağız atına yollandı.
Melo tehlikeyi ucuz atlatmıştı ama rahat değildi. Öğle olmuştu. Çifti
durdurduk. Öküzler otunu yerken biz de peynir,ekmeğimizi yemeye oturduk.
Yağsız deri peyniri, sertleşmiş arpa ekmeği!.. Lokmalarımıza su katarak
yutuyorduk.. Melo başını salladı, bana döndü:
“İşte görüyorsun, her gün yediğimiz bu!” dedi, “Adam köy içinde bir de
övünüyormuş, her gün bizi kete,pişi, mafişle beslermiş ( hamur işi yağlı
ekmek çeşitleri ). Biz yine de doğru dürüst çalışmaz mışız!.. Sonradan görme
insanlar hep böyle olur!..” Dizlerine dayandı, kalkarken ekledi, “Mecburuz,
köprüyü geçene kadar eşeğe dayı demeye!”
Sıra Kalecikteki tarlaya gelmişti. Hemo Ağa yine tohumu tarlaya serpti.
Kısa kısa sert buyruklar verdikten sonra çekti gitti. İki üç günden beri hep
böyleydi, Melo’yu azarladığı günden beri. Melo da her buyruğa, “Baş üstüne!”
der,susardı. Ama ikimizin arası iyiydi. Melo’nun dert ortağı sayılırdım.
Karısı Nazo’yu çok seviyordu. Evinde olduğu zaman Nazo ile karşılıklı bir
güzel söyleşemiyordu. Elini eline alamıyordu bile. Kaynatası, kaynanası
yanında ağzını açıp tek söz edemezdi Nazo. Ayıp olurdu, töreyi bozardı
sonra. Onun görevi gelinlik etmekti, yani hiç ağzını açmadan verilen her
buyruğu yerine getirecekti. Yalnız büyükler değil, küçükler de ona
buyururdu. Oturamazdı da onların yanında. Sabahtan akşama değin tepesi
üstüne dönerdi. Ayrılmak istiyordu ama bunun olanağı yoktu. Yedi can insan
tek gözlü bir evde yaşamak zorundayken Melo bağımsız bir ev nasıl bulacaktı?
Zora gelende toprağı oyar, bir ev yapabilirdi kendisine. Ancak buna izin
vermezlerdi. Sonra nasıl geçinirdi?
Gurbete gitmeyi düşünüyordu. Bir baltaya sap oluncaya değin Nazo
ailesiyle birlikte yaşardı. Sonrasına da Allah kerimdi. Hava güneşliydi,
güzeldi o gün. Nere de var, nerede yok Çerçi Şavkı çıkageldi. Taşıdığı
kovada ayna, kokulu sabun, incir, c incik boncuk vardı. Anlattığına göre
tarlaları dolaşıyor, arpa karşılığı öte beri satıyordu. Bize uğramadan önce
dört tarlada ayrı ayrı satış yapmıştı. Malın çoğunu elden çıkarmıştı. Kalanı
da üç beş tarlaya uğradıktkan sonra bitirecekti. Topladığı arpayı oğlu Hasan
köye götürmüştü.satış olursa onu da kendisi götürecekti. En çok kokulu
sabun, ayna satmıştı!
Melo imrenerek kokulu sabunlara, aynaya, küçük incir paketlerine:
“Tahılım olsaydı bir kokulu sabun, bir pakette incir alırdım karıma!..”
“Burada hiç tahıl yok mu?” diye sordu Şavkı.
“Tohumdan artan yarım çuval arpa var ama Memo Ağanın malı!”
Şavkı gülümsedi, dünyanın en doğru adamı sen misin?.. Sen bırak Memo’nun
şimdiki ağalığını, ben onun yanaşmacılığını bilirim. Refik Ağanın
tutmasıydı. Hangi tarlaya giderse peşinden çağırırdı beni. Canı ne isterse
alırdı,gözgi,kokulu sabun, paket paket incir... Bir çuval tahıldan iki üç
ölçek arpa vearirsen kıyamet kopmaz. Zaten farkına varan olmaz. Ben nice
yıllardan beri bu ticareti yaparım. Hiç kimsenin ruhu duymamıştır!
Melo gevşemişti:
“Ya Ağa duyarsa? “ Şavkı öfkelendi:
“Dedirtme şimdi senin ağana!.. Yirmi yıldan beri ben bu işi yaparım. Komşu
köylere Gölebert, Duduna, Bangis,Hopal’ın tarlalarına da giderim ekim
zamanı. Sabanın peşinde hep tutmalar, marabacılar. Ağa ortada yok. Onlar
eker, biçer, taşırlar. Ağalar da elini soğuktan sıcağa vurmadan hazırın
başına konarlar. Memo essahtan sağa olmayanlar, daha zalım olurlar. Sen de
bir avuç tahıl için korkarsın, karına bir kokulu sabun alamazsın! Dedim ya
yirmi yıl olur tarla tarla dolaşırım. Senin gibi bir korkağına rastlamadım.
Ben nicelerine neler sattım neler, daha bugüne çen hiç kimsenin ruhu
duymadı. Eğer ağzımı sıkı tutmazsam iflas ederim!” Beni gösterdi, “Aramızda
bir çocuk var. Onun da gönlünü bir iki kanfetle (peynir şekeri) alırsın,olur
biter!”
Melo gevşemişti. Bana döndü, “Sana kanfet alırsam kimseyle söylemezsin,
değil mi?” diye sordu. Kanfeti duyunca benim de ağzım sulandı:
“Söylemem, Kuran çarpsın söylemem!” dedim.
Şavkı koavsını çekti önüne:
“Çabuk kararını ver, ben gideceğim!” diyerek hareketlendi.
“Bir kokulu sabuna ne kadar arpa alıyorsun?”
Şavkı özel olarak yaptırdığı teneke kutuyu gösterdi:
“Bu ölçeğin iki dolusu!.. Çocuğun üç kanfeti de benden olsun!”
Çuvaldan iki ölçek tahıl verdi, kokulu sabunu aldı, kokladı,seviçle gömleğin
iç cebine indirdi. Ben de büyük bir özlemle kanfetleri yalamaya başladım!
Melo, günü zor tüketti. İki de bir sabunuçıkararıp kokluyordu,özenle
yeniden cebine sokuyordu.Gece yarısı Nazo’yu uyandıracak, hiç ses etmeden
kokulu sabunu burnuna tutacaktı! Ne zaman akşam olaçcaktı? Gözlerini
güneşten ayırmıyordu. Beni de uyarıyordu, ağzımı sıkı tutkacaktım.
Şekerlerin üçünü de tekmil emmiş bitirmiş miydim? Bir başka gün dea incir
alacaktı Şavkı’dan, birlikte yiyecektik!
Emirdağ’ın tepesinden güneş devrildi, öküzleri kağnıya koştuk, yollandık.
Memo Ağa her zamanki gibi evin önünde karşıladı bizi. Biraz erken dönmüştük,
neden? Melo’nun gerekçesi hazırdı. Tarlanın üçte ikisini sürmüştük. Devrisi
gün tapanla birlikte ikindiye kalmaz bitirirdik. Tapan, kirizması
tamamlanmış ham toprağı yeniden düzleme,tesviye etme işiydi. Buna tapanlamak
denirdi.
Melo, artık tohumu çuvalla kağnıdan indirirken, Memo Ağanın gözü takıldı.
Yetişti, bir de kendisi indirdi, kaldırdı ağılığını ölçtü arpanın. Yere
koydu, bir de karşıdan baktı:
“Yarım çuval arpa vardı bu çuvalda, yarıdan yarıya yok olmuş! Bu arpa nereye
gitti?” diyerek karşısına dikildi Melo’nun.Melo’nun dizleri titremeye
başlamıştı. Bozuntuya vermemeye çalıştı:
“Ekmek değildi ki yemiş olalım ağam! Ellemedik, koklamadık, kalan neyse onu
aldık getirdik!”
“Yalan söylüyorsun!”
Melo beni gösterdi:
“İşte bu çocuk Allah’ın şahidi!”
“Hırsızın şahidi de birlikte olur!” Eli kıçında döndü, bir adım daha
yaklaştı Melo’ya, “Çerçi Şavkı bugün oralarda dolaşıyordu. Arpayı ona
sattınız değil mi?” diye sordu. Melonun yanıtını beklemeden ceplerini
karıştırmaya başladı, kokulu sabunu çıkardı, gözüne sokarcasına, “Bunu
kimden aldın it oğlu it?” dedi, hışımla bana döndü, “ulan piç sana ne aldı,
bir göreyim?” Ceplerimi aradı,
bir şey bulamadı. Ancak peynir şekerinden kalan küçük bir yapışkanlığın
ayırdına vardı, “ Sen de kanfet yedin değilmi sıpa?” Bir şamar atı,
gözlerimden ateş yağdı. Utku kazanmış komutanların çalımı içinde kapı
komşularına ünledi:
“Tarlada tohumu Çerçi Şavkıya satmışlar!” Bize döndü yeniden, “İkinizi de
kovuyorum, defolun gidin kapımdan!” diye bağırdı.
Alaca karanlıkta evin yolunu tuttum. Kavazlar’ın sürmeli’nin sesi geliyordu
damın üstünden:
“Tarlada tohum satmak, Memo’nun eski mesleğidir. Hiç gözünden kaçar mı?”
Anamın, babamın yanına hangi yüzle dönecektim, ne diyecektim? Ya Melo?
Hınzır adam hiç değilse kokulu sabunu almasaydı elinden!
BETERİN BETERİ
Tohum ekme işi biter bitmez ardından herk (nadas) ayı geldi. Bu kez kotan
hodaklığı yapacaktım. Tam bir ay eve dönemeyecektim. Bu zor görevi yüzümün
akı ile başaramazsam, beş paralık insan sayılacaktım. Evde ve köy içinde
kimse bana adam gözü ile bakmayacaktı. Böyle bir adam yarın evlenmek isteği
zaman, kızını veren de olmazdı. Hodaklık iyi bir rençper olmanın alfabesiydi
çocuklar için, kendini kanıtlamanın da bir göstergesi sayılırdı.
İlk hodaklığımda iyi bir sınav vermemiştim. Bir karış boyumla tarlada
tohumluk arpayı satarak
hırsızlık yapmıştım Delikli Melo ile birlikte! Memo Ağa da haklı olarak
ikimizi de kovmuştu. Bir buçuk put arpayı da ödememişti o yüzden..Yani
sicilim bozuktu, aklanmam gerekiyordu.
Bizim topraklar kavidir, otludur. Toprağın bereketi
derinlerdedir. Kirizması derin olması gerekir. O nedenle nadasın karasabanla
değil, kara kotanla (ağaçtan büyük pulluk. Bu pulluğun yalnız toprağı delen
iki aleti seviş ve diş kısmı çelik demirdi). En az sekiz, en fazla on iki
çift öküz çeker bir pulluğu. Ortalama her ailenin bir çift, bilemedin iki
çift öküzü olur. Varsıllar bu sayıyı üç çift öküze değin çıkarırlardı. İmece
usulü her aile bir çift, en kabadayısı iki çift öküz koşardı sabana. Her
çift öküze olmasa bile en az iki çift öküze bir hodak bulmak da öküz
sahiplerinin göreviydi. Kotan yarım alo mu (yarım dönem),tam Alo mu
işleyecekti toprağı, işin başında konuşulur, karara bağlanırdı. Yarım dönem
için bir çift öküz sahibine yalnız bir gün nadas yapardı kotan. Manda koşmuş
olanlara bir buçuk gün, maçkala (kotanı yöneten,yönlendiren kişi) iki gün,
gece kotan öküzünü otlatan iki kişiye iki gün, toplam süre on beş,on altı
gündü. Tam alo bunun iki katı olurdu, kotan bir ay tarlalardan köye inmezdi.
Kotan Kadim dayınındı. On çift öküze boyunduruk vuruldu. Kotan kağnıya
yüklendi. Bir maçkal, yedi hodak, iki öküzcü, akşam üstü törenlerle
uğurlandık. Ben iki çift öküz sürecektim, bir çifti bizim,öbür çifti Mürsel
amcamın. Tam alo, otuz gün sürecekti nadas. İki hafta sonra bir gün mola
verilecekti. Dördüncü haftayı tamamladığımız zaman nadas bitecekti. Ardından
biçim ayı başlıyordu. Önce ot, sonra ekin, ot biçimi iç içe yürütülecekti.
Kotan dördüncü gününde Kekeme Halil’in harosundaydı (nadasa bırakılmış
yoz tarla). Biz hodaklar birer birer sayardık bu günleri. İlk on beş günün
sonunda verilecek bir günlük molanın sevinci ile avunurduk. Bir kez doya
doya uyumuş olacaktık. Sonra gezecek tozacak, oynayacaktık bir güzel.
Başka bir tarladan gelmiştik. Yorgunduk. Ay yoktu,karanlıktı her yan. Gözünü
parmağına soksan göremezdin. Kurbağalar ötüyordu yanımızda yörermizde. Böcek
sesleri geliyordu otların arasından. Derin bir uğultu... Kurtlar, tilkiler,
tavşanlar çıkmış olmalıydı inlerden. Karadağ’ın yamacından aşağı gelirlerdi
üstümüze doğru. Tavşanlar korkar yanaşamazdı. Ama tilkiler öyle mi?
Kulağımızı, burnumuzu kemirirlerdi. En belalısı kurtlardı. Kurtlar
insana,hayvana düşmandı. Şemso’nun Cığal ineğinin karnını yırtmışlardı gün
ortasında, Çoban Cibo’nun gözü önünde. Karalık gecelerde gün doğardı
kurtlara. Öküzcülerin çok uyanık olmaları gerekirdi. Onlar öküzlerin yanı
sıra bizi de koruyorlardı. Karanlık gecelerde, bu Allah’ın dağında canımız
onlara emanett!
Amca oğlu Mecit’in yanına iyice sokuldum, hasırı başıma çektim,uyudum.
Bıyıklı,kuyruklu “Çayır Böceği” kulağıma girerken yakaladım. Parmaklarım
arasında bir güzel ezdikten sonra attım. Bir şamata koptu ansızın. Gözlerimi
açtım, “Yılan,yılan!” bağırıyordu İso. Tüm hodaklar ayaklanmıştık.
Karanlıkta kimse bir şey göremiyordu. Maçkal Şollo yetişti:
“Hani ulan nerede, yılan nerede?” diye ünledi karanlığa.
“Elimde, boğazını sıkıyorum. Bırakırsam, okunu sokar, beni öldürür! “
“Sıkı tut, bırakma elinden!” dedi Şolla. El yordamı ile yılanı aldı elinden
İso’nun. Kağnı tekerinin halkası üstünde, sopa ile vuruyordu yılana.
Vurdukça,“Hıh, hıh!” diye soluklanıyordu. Hodaklar ayaklanmış, Şollo’nun
çevresinde toplanmıştık.
“Öldürdüm! İşte,. İşte!” diyerek gösteriyordu sözüm ona. Karan bir ip
parçasını sallıyordu elinde. Yere attı yılanı. Kav, çakmak ile sigarasını
yaktı. Tütün paketinden çıkardığı ince bir kağıdı sigaranın ateşi ile
tutuşturdu. Alaca karanlıkta görebildik ölüsünü. Üç karış boyunda kara bir
yılan cansız yatıyordu!
İso övünüyordu:
“Boğazımdan, çeneme çıkarken yakaladım. Ossaat boğazını sıktım. Kuyruğu ile
kamçıladı beni, hiç korkmadım!”
“Eferim!” dedi Şollo, “Hepiniz İso gibi tikkatli uyuyun. Karanlık gecelerde
cümle börtü böcek ayaklanır, tilki, kurt, ayı,domuz yuvasından çıkar. Dedim
ya Dikkatli olun!”
Uyumaya fırsat kalmadı. Öküzcüler, kotan öküzünü getirdiler. Bulutlu
havada ne teraziler, ne Çoban yıldızı!.. “Sabahtır!” diyorlardı. Neye göre
sabahtı?.. Davar Taşkesilen tepede azıcık bir ağartı vardı ama bu şafak
ağartısına benzemiyordu. Daha çok bulutların boşluğundan doğan ağarktıydı.
Olaki öküzcülerin uykusu gelmişti, uyumak istiyorlardı? Tartışma uzadı.
Maçkal Şolla kararını verdi:
“Yatarsak, bir daha kalkmamız zor olur. Yol yakınken koşalım öküzü,” dedi,
“hava karışık, bir de yağmur yağarsa, çamurlu toprakta işimiz ileri gitmez.”
Kotanın, hodakların yönetiminden tek sorumlu kişiydi Şollo. Onun bir
dediği iki olmazdı.Her hodak karanlıkta kendi öküzünü buldu, kulağından
tutarak boyunduruğa koştu. Bindik öküzlerin boynuna. “Ho, ho babam ho!”
seseleriyle kamçılarımız, çubuklarımız inip kalkıyordu öküzler üstünde...
Neden sonra sabah oldu. Kara bulutlar karartmıştı sabahı. Yerle gök
birleşmişti. Bir de soğuk vardı deme gitsin. Titriyorduk. Elimize üflüyor,
soluğumuzla ısınmaya çalışıyorduk. Yağmur yerine dolu yağabilirdi. Kurşun
gibi düşerdi başımızdan, boyundurukta bizi, toprakta körpe çiçeği, otu budar
geçerdi.
Kekeme Kemal iki kolunda iki kova ile göründü. Gülük nevalemizi, tarlası
sürülen sağlamak zorundaydı. Bir ay içinde bir çift öküzü olanın iki gün,
kotan sahibi ile maçkalın, bir de iki çift öküz sahibi Hütseyin’in tarlası
dörder gün sürülecekti. O nedenle sırası gelen ortaklar, gece zor uyurlardı.
Acaba hava güzel olacak mıydı, maçkal ve hodaklar yeterince çaba
harcayacaklar miydi? Maçtal Şollo’nun tavrı çok önemliydi. Gündelik
sahipleri Şolla’ya, ”Hedaye” bir paket tütün almayı unutmazlardı. Öküzü iyi
sürsünler diye hodakların da gönlünü yağlı ekmek, pişi, kete yedirerek
yapmaya çalışırlardı. En kıral ekmek pişiydi. Bizler daha çok pişi
beklerdik. Peynir, ekmek , yoğurtla geçiştirmeye çalışanların işi yaştı!
Boyunduruk üstünde ses sesse söylediğimiz, “Horavel” ile bunu açıkça dile
getirirlerdik:
Sarı camuşumun eşi/ Çelikten boynuzu, ağzında dişi,
Pişi getirmeyinin tarlada/Bozulur işi
Kekeme Halil gerçekten pişi getirmişti bir kova dolusu. Öbür kovada da
bulgur pilavı, yoğuRd vardı. Onu da öğleyin yiyecektik. Akşam olur olmaz Kör
Sılo’nun harosuna gidecektik. Sılo’nun harosu, Boz tepenin eteklerinde,uzak
bir yerdeydi.
Aç kurutlar örneği saldırdık pişilere. Kim elini çabuk tutarsa o, daha
çok yerdi. Lokma boğazımda düğümlendi. Göğsümü yumrukladım, yuttum. Hızımı
hiç kesmedim. Pişi bitti. Doymuş muydum bilmem? Ama ısınmıştım bir ölçüde.
Öküzü koştuk, atladık boyunduruklara. İki, üç evlek döndük, gök gürledi,
şimşek çaktı. İrmik büyüklüğünde başladı yağı, sonra yağmura çevirdi. Kotan
duramazdı. Sürdürmek zorundaydık, yazık olurdu Kekeme Halil’e.
Bizlere pişi yedirmişti ayrıca! Yağmur hızlandı, sicim gibi iniyordu
üstümüze. Gök gürlüyorn,şimşek çakıyordu. Göz gözü görmez olmuştu. Sudan
çıkmış sıpaya dönmüştük her birimiz. Evlekler göllenmişti. Öküzler çamura
bata çıka direniyordu. Elimden çubuğum düştü. İnip almak isterken ben düştüm
öküzlerin ayakları altına. Kurtulmaya çalışırken Şollo’nun buyruğu geldi,
“İnin aşağı, öküzlerin karnı altında saklanın!” İmdadıma yetişen bir
buyruktu bu!
Kotan durmuştu. Bu kez de öküzün sırtından akan sular,yağmurla birlikte
üstüme düşüyordu. Ama öküzün karnı sıcaktı. Ellerimi kalçasının çukurunda
ısıtıyordum Kolik öküzün. Yağmur yavaştan dindi. Çiseliyordu ama önemli
değildi.
Şollo’nun sesi yankılandı:
”Binin uşaklar, ho deyin öküze!”
Gömleğim sırtıma yapış yapıştı. Elimi,kolumu sallayarak ısınmaya
çalışıyordum. Daha çok öküzleri çubuklayarak bu hareketi yapmaya
çalışıyordum. Kolik öküz boyunduruğu zorladı yana, ileri doğru, kafasını
geriye doğru çevirdi,gözlerini uçurdu üstçme. İçime ateş düştü. Hem boynunda
taşıyordu beni gün boyu, hem de darda kalanda karnı altında ısınıyordum! Ben
bir zalim miydim? “Anam avradım olsun kolik ir daha
sana el kaldırırsam!” diye söylendim, yemin ettim.Evleği geri dönerken,
indim, boynuna sıralarak gözlerinden öptüm. Bakışları yumuşaktı. Acaba
bağışlamkış mıydi? Yalnız Kolik’i değil, öteki öküzleri de dövmeyecektim.Bu
sözümde durdum. “Sen öküzü süremiyorsun!” diyen Şollo’dan bir iki kez şamar
yedim. İster istemez çubuklamak zorunda kaldığım zamanlar bile onların
canını yakacak biçimde çubuklamadım.
Yağmur altında tarla sürülüyordu. Şollo’nun işi de hiç kolay değildi.
Kotanın kıçında güreşiyordu sürekli. Diz boyu çamur içindeydi. Kotanla
birlikte bir o yana, bir bu yana devriliyordu. Kekeme Halil, bir yandan
Şollo’ya yardım ediyor, bir yandan hodakları tek tek dolaşarak,
“Gevşetmeyin, iyi sürün, gün bugündür!” diyerek uyarıyordu. Sonra da kendi
kendine söyleniyordu, “Rahmet durdu, durdu, bugün beni buldu!”
Yağmur bir yavaşladı, bir hızlandı. Gün akşama değin sürdü. Kekeme’nin üç
te bir tarlası sürülemedi. Öfkeliydi, kime küfredeceğini bilmiyordu, “Bir
çift öküzüm bir ay işleyecek. İki gündelikten biri gitti. Kaldı bir gün
Bu reva mı? İki kilo inek yağı harcadım. Pişi için Değirmenci Şahi’den
paramla buğday unu aldım. Gene de tarlam yarım kaldı!” diyerek dövünüyordu.
Kara Kotanı yükledik kağnıya. Çulumuzu çaputumuzu astık öküzlerin
boyunduruğuna. Kendimiz de bindik öküzün sırtına, yollandık. Yolumuz uzaktı.
Akşam soğuğu bir yaman. Üstümüz başımız su içinde, gövdemize yapışık. Nasıl
dayanacaktık?..
BAYRAM KAYIP
Yollar çamur. “Yol” dedikleri kara toprak izi de yitikti. Teker çamura
saplanıyor, üç çift yırta yırta sürükleyip sürülüyordu kağnıyı. Bu gidişle
horoz ötümüne zor varırdık Boztepe’ye. Öküzün üstüne donacaktık. Şollo
uyarıyordu sık sık, “Uyumayın, düşer, öküzün altında ezilirsiniz!”
Titriyordum. Dişlerim dövüşüyordu çenemde altlı, üstlü. Uyursam eğer,
düşmeden önce donardım. Şollo’nun bir buyruğu daha geldi:
“Öküzden inin aşağı, yerden sürün öküzü. Koşun, yürüyün, kızınırsınız!”
Maçkal’ın buyruğunu yerine getirdik. Ama koşmak bir yana yürümek de
zordu. Otlar ıslak, taban çamur. Paçalarım, çarık çorabım vıcık vıcık! İki,
üç adımda bir ayaklarımda biriken çamuru temizlemesem, yürümek olanaksızdı.
Ama biraz ısınmış, donmaktan kurtulmuştum en azından.
“Geldik!” dediler. Boztepe olmalıydı? Gecenin neresindeydik, bilmiyordum?
Kör Sılo peydah oldu. Devrisi gün kotan sırası ondaydı.
Çok önceden varmış tarlası başına, akşam nevalesini getirmişti, peynir,
ekmek. Sılo bozuk çalıyordu, geç kalmıştık,sabah yakındı. Ne zaman
uyuyacaktık, ne zaman öküzü koşaçcaktık?.. Şollo gönlünü aldı, “Hiç merak
etme, kendimizi gündüze atalım bir, ötesi kolay! Seni memnun edeceğim!”
Töredendi, akşamdan bir iki evlek atmadan yatmazdık. Tüm çabamızla
dtirendik, yine öyle yaptık. Ayaküstü bir iki lokma atıştırırken yağmur
yeniden başladı. Yatacaktık, ama nasıl? Yatak olarak yalnız hasırlarımız
vardi, heppsi de ıszlaktı. Üstümüz başımız da öyle! Benim hasırım küçüktü,
ocağın başında üstüne oturduğumuz eski, kirli bir hasır. Anam özellikle
yapmıştı bunu. Yeni hasır kırlarda bozulur ve kirlenirdi, yazık olurdu.
Elime aldım, ağır mı ağır, üstelik leş gibi kokuyor! Zorunlu onun altında
uyuyacaktım. Islak, çamurlu tabana uzanamazdım boyumca. Amca oğlu Mecit’le
anlaştık, benim hasırı altımıza, onmun hasırını da üstümüze çekerek sırt
sırta sabahlayacaktık!
Yağmur dinmiyordu. Uzansak mı, hasır sırtımızda beklesek mi? Yine Şollo
imdadımıza yetişti:
“Evleğin çukuruna uzanın. Üstünüzü çimlerle kapatın. Hem ısınır, hem
yağmurun belasında kurtulursunuz!”
Kör Sılo’nun tarlası iki yıl nadasb beklemişti. O yüzden çayşırnlaşmıştı.
Kara kotan derinden yarmıştı toprağı. Çayırın yüzünü çelik demiri ile
biçerek koca çimleri kanadı ile devirmişti yanlara.
Mecit’le birlikte evleğin derin kanalı içine hasırlarımızı serdik.
Kanalın üstünü iri çimlerle köprü gibi kapattık. Bir mağara oluşmuştu.
Böcekler gibi sürünerek mağaraya girdik. Ötesini anımsamıyorum!
Gözümü açtım, tekmeler iniyordu üstümüze, sesler geliyordu bir yerlerden.
Ter içinde kalmıştım. Mecit dürtükledi, “Haydi doğrul, çıkalım,
Öküzcüler öküzü getirdi!” dedi. Sürünerek ayaklandık. Gök açılmış,gökte
sabah yıldızı parlıyordu. Şollo’nun sesi yankılandı:
“Çabuk olun çocuklar!” Sigarasını keyifle dumanlatıyordu Şolla.
Hodaklar birer, ikişer öküzleri koştular. Ancak Bayram görünürlerde yoktu.
Onun sürdüğü iki öküz de açıkta bekliyordu.
Şolla üst üste ünledri:
“Ula Bayram, Ula Bayram?..” Bayramdan ses yok.
“Orada tek başına yattı!” diyerek parmağını uzattı Küçük Musa.
“Çabuk git, al getir!” Şollo’nun buyruğu ile piure gibi sıçradı Musta.
Gösterdiği yere gitti. Evleğinm çukuruna indi, çıktı, ünledi:
“Hasırı burada, kendisi yok!”
Önce Şollu, peşinden öküzcüler... Orda bir şeyler oluyordu? Bayram Şollo’nun
kucağında vurulmuşkuşlar gibiydi. Kolları bir yanda, başı bir yanda
sallanıyordu. Bayram ölmüştü!
“Çimin altında boğulmuş!” dediler.
Bayram içimizde en küçüğümüzdü. Babası Cuma, ormanda ağaç kesmek suçundan
hapisteydi. Bayram’ı anası, Çolaklar’ın Sürmeli’ye hodak vermişti bir
aylığına.
Şollo’nun eski kilimine sarılıp sarmalandı Bayram. Kör Sılo omuzuna alarak
yollandı köye doğru:
“Gecikirsem işi gevşetmeyin!”
Hodaklardan biri ünmledi, Eso olmalıydı:
“Kuşluk ekmeğimizi de sen mi getireceksin?”
“Hiç merak etmeyin, benim avrat şimdi yola düşmüştür. Sizi aç bekletir miyim
hiç?”
“Ne getirecek?”
“İçli kete!”
Şollo’nun öfkeli alaca karanlığı kamçıladı:
“Kes sesini ulan piç! Arkadaşın öldü, sen boğaz derdindesin!..”
Gökyüzü Kısırdağı’ın ardından mavileşmeye başlamıştı.
YALAN SÖYLÜYORSUN
Yine öküz çobanlarının sesine uyandım. Ölü gibiydim, kımıldamak
istemiyordum yerimden. Ama kurtuluş yoktu. Hiç beklemeden, selavat getirdim,
“Lailaheillah!” dedim, ardından kolumu,bacağımı toparlayarak doğruldum.
Nasıl olsa kurtuluş yoktu. Bari yiğitlik bende kalsın,derdim, hep böyle
yapardım. O yüzden de her seferinde “bravo!” alırdım hem öküzcülerden, hem
Şolla’dan. Beni öteki hodaklara örnek gösterirlerdi.
Bu hünerim babama değin ulaşmıştı. Babamdan da çok iyi haberler
geliyordu, “Emdiği süt helal olsun, yüzümü kara çıkarmadı!” diyormuş.
Eve döndüğüm gün anam, bacağı kırık tavuğu keserek etle karnımı bir
güzel doyuracakmış!
Sabah soğuğu vardı, üşüyordum. Her sabah böyleydi,titrerdik boyunduruk
üstünde. Güneşin doğmasını dört gözle beklerdik. Beklemekten öte kendimiz
çağırırdık güneşi. “Yetim gömleği”di güneşin adı:
“Güneş gel, çocukların ağlıyor /Yer,gök kara bağlıyor/Biur kaşık yağ,bir
kaşık bal al da gel/ Bir gömlek, bir çift çorap al da gel...” Her sabah koro
halinde söylerdik bu “norovel”li tüm hodaklar.
Tam on bir gün, on bir geceyi bırakmıştık geride. Bir günlük ara için
köye dönmemize daha dört gün vardı. Bu dört günü tüketmek dile kolaydı.
Haziran ayı. Günler uzun mu uzun, sabahın götü açılmadan, akşamın götü
kapanıncaya değin boyundurukta hep o bir günü beklerdik. Pantolonumun
dizleri yırtılmıştı, kıçımdaki yama da kopmuştu. Donum yoktu. Açık yerlerden
sinekler sokuyordu. Buluzumun(mintan) da delik yeryler vardı ama bereket
versin gömleğim vardı altında, sinekten, böcekten gömlerğim korurdu beni.
Ama başım gözüm Allah’a emanet!Güneş kızdıranda “Pızankal” dediğimiz
bıyıklı,mavi gözlü sineklerin saldırısına uğrardık. Nasıl da acılı okları
vardı. Çoğunu öldürürdüm şamarımla soktukları yerde. Pızankallardan ayrı
kara sinekler yumağı döner dururdu üstümüzde, ağımıza, burnumuza, kulağıma
girerlerdi. Bulutlu havalarda, bir de akşamın gölgesinde daha bir kudurgan
olurlardı. Avuçlarım içinde yumak yumak kara sinek ezerdim. Alnımdan,
şakağımdan sokanları öldürmek isterken, yumruğumla suratımı döverdim.
Bir gün Çıhıstan Ormanında Yetim Cevri’nin tarlasını sürecektik. Akşam
öküzü açtıktan sonra Kel Yusufla kuru odun toplamaya gittik. Ateş yakarak
ısınacaktık. Yusuf elindeki keserle bulduğu kuru dalları kesiyor, ben
kucaklıyordum. Topladığız dalları dalları, göğsümün üstünde kollarımla
sıkıca kenetledim. Tam bu sırada “Kinkile” adı verilen o belalı kar sinek
tam alnımın ortasına kondu. Ellerim boşta değildi, “Yetiş Yusuf!”
dedim,imdada çağırdım. Yusuf keserin düğmesini alnıma birdirdi. Gözlerimden
kıvılcım yağdı. Acıdan odunları attım kucağımdan.
Alnımdan kan akıyordu. Sinek kaçmış, kurtulmuştu. Şollo Yusuf’a iki
belalı şamar attı. Sonra da bir paçavra yakarak alnıma bastı. Köye alnım
yaralı, dudaklarım güneşten yarılmış dönecektim!
Kuşlar ötüyordu her biri bir yandan, renkleri çiçek rengi, boynu, karnı,
nadı,her biri ayrı ayrı renklerle bezeli, gagsı kırmızı kuşlar. Ben onları
da sevmiyordum, boyunduruk üstünde çektiğim çilenin görüntüleriydi onlar.
Çiçekler acem halısı gibi nakış nakış yere serilmişti. Ama ben o çiçekleri
de sevmiyordum. Acının, ölmin ve çaresizliğin bir parçası olmaktan öte neyi
anlatırdı bana? Zor günlerin renkleriydi hepsi de o kadar. Bulutlardan da
korkardım, kapkara bulutlardan daha çok korkardım. Onlar yağmur
getirecek,başımıza dert açacaktı. Bomboz sis bulutları baş belasıydı! Otu,
çiçeği çimeni ıslatırdı . O yüzden paçalarım dizlerime değin su içinde
kalırdı, çarık, çorabım vıcık vıcık , ayaklarım üşürdü. Sabah yıldızı da baş
belasıydı, yıldızlar da onun irili ufaklı yavruları. Öküzcülerin sesini
getirirdi, sersem sepet boyunduruğa sıçramayı, soğukta titremeyi. Ben evime
dönmek istiyordum. Döndüğüm zaman sabahtan akşama değin hep uyuyacaktım, hiç
uyanmayac aktım. Evime bir dönebilseydim!
Birden zincir kaydı ayaklarım altından, tepe üstü yuvarlandım öküzlerin
önüne. Dünya bir kalbur içinde elendi,kalbur ters döndü. Öküzün bacaklarına
tutunarak doğrulmaya çalıştım. Şollı’nun azarını işitmeden yenden binmeye
çalışacaktım. Bir de baktım, öküz adımlanmıyor. Önde, arkada öküzlerin hepsi
duruyordu. Hodaklar inmişti yere. Şolla durmuştu. Eli belinde başını sağa
sola sallıyordu. Hodaklar da oraya gidiyordu birer, ikişer. Ne olmuştu? Yana
çıktım. İlk haberi İso getirdi:
“Duymadın mı? Kotanın dişi kırıldı!”
“Essah mı?”
“Anam avdım olsun yalanım varsa” Ekledi, “Git görürsün!”
Kotanın en önemli parçasıydı,kotanın dişi. Pelitten yapılan dayanıklı bir
ağaçtı. Başına çelikten ucu sivri bir demir takılıydı. En altta toprağı
yararak giderdi.
Koştum, gözlerimle gördüm. Kotanın dişi, Çeliğe monte edildiği yerden
kırılmıştı. Şolla üzüntülü, günlük sahibi Musa, ah, tüh ederek dövünüyordu.
Şollo onu teselli etti:
“Senin bir kaybın yok, kotanın dişini yaptırdıktan sonra kaldığımız yerden
başlarız senin tarlana!” dedi.
Gök açıldı, üstümden kara bir bulut kalktı! Demek köye dönecektik!.. Ama bu
sevincimi dışa vurmadım. Ben de üzgün görünmeye çalıştım. Şollo gibi, Musa
gibi konuşuyordum:
“Lanet kör şeytana,bin lanet! İşimiz yarım kaldı. Üç dört gün daha gayret
etseydi, köye!..” Farkına varmadan çok tekrar etmiş olmalıyım ki, Şollo’nun
şamarı patladı yanağımda:
“Yalan söyleme ulan, biliyorum, sevinriyorsun!”, dedi, Musa’ya döndü, “Bu
bacaksızlar şeytanın teki! Ötekiler de ayni numarayı yapıyor. Biliyorum,
içlerinde zil takıp oynuyorlar. Köye döneceğiz çünkü. Umurlarına mı senin
tkarlan yarım kalmış,umurlarına mı kotanı bitirme işi
iki gün geriye sarkmış!”
Gün öğle zamanı köyün yolunu tuttuk. Gel keyfim gel!
NİYE ERKEN DOĞURDUN
Harmandan kaçtım, Çerme’nin çukurunda saklandım. Çerme, bizim yokuşun
altında bir dere. Suyu dupduru, ayna gibidir, yüzünü
görebilirsin,yatağındaki ak yuvarlak çakıl taşları bir bir sayabilirsin.
Çağıldayarak akar. Hışırtısı tatlı bir ezgi. İçiniz dinginse, bu ezgi
sürükler götürür sizi, doyumsuz hazlar içinde. Ama biz çocuklar, bu
güzelliğin ayırdında değildik. Orada çimer, oynar, kavgalaşırdık. Kadınlar
da çamaşır yıkar, söyleşir, su taşırlardı yokuş yukarı, direne, direne.
Bu kez yalnızdım. Arkadaşlarım ya döven üstünde ya kapıda bacada kaz,
tavuk peşindeydi. Ama çok sürmezdi, ipini koparan biri ikisi mutlaka çıkar
gelirdi. Hemen kendimi suya attım, saçımı başımı, apış aralarımı, saman
tozlarından bir güzel temizledim. Zaman yitirmeden işime başladım. Önce
çamurdan çanak yapacaktım. İsteseydim, başka şeyler de yapabilirdim pulluk,
cılga(karasaban),at,öküz, kağnı,yaba, dirgen, tırmık... Değirmen de
kurabilirdim, değirmenin çarkını döndürecek su kanalı da açardım. Ama bu iş
uzun sürerdi ve bana çok pahalıya mal olurdu. Anam yine yakalar, kolumdan
sürüterek döve döve götürürdü. Ölülerin gömütlerden çıkarak çalıştığı bir
günde oynamanın zamanı mıydı?..
Ayak sesleri duydum, anam geldi sandım, ödüm patladı. Kaçmaya hazırlanırken
Mihriban’ı gördüm, rahatladım. Oyun arkadaşımdı Mihriban. Birlikte oyuncak
yapar, birlikte yakalanır, sopa yerdik. “Pırt!” etti, dudak büktü, yaptığım
işi beğenmedi, çanak çok kolaydı, onu tek kollu Şeso bile yapabilirdi.
“At, eşek, kurt, kuzu?..” Hiçbirini beğenmedi:
“Ev yapalım!” dedi.
Kabul ettim, birlikte kolları sıvadık. Çukurun kazılması, duvarın
yapımı,çamurdan sıvası epeyce uzun sürdü. Üstünü kapatmaktan vazgeçtik,
zaman büsbütün küçülür, içine bir ayağımızı bile sokamazdık. Hele ocakta
ateş yakmamız büsbütün olanaksız olurdu. Ben ocağı tutuştururken, Mihriban
da çamurdan hamur yoğurdu. Bir paslı teneke parçasından sac yaptım. Mihriban
bu sacın üstünde ekmek pişirdi. Ancak evimizde ne çocuk vardı, ne de ana-
baba... En az karı koca, iki kişinin olması gerekirdi. Hemen orada evlendik,
karı koca olduk.
“Gel şimdi yatalım!” dedi Mihriban, entarisini çıkardı, ben de
gömleğimi...İkimizin de donu yoktu. Yan yana uzandık çakıl taşlar üstüne.
Karı koca böylesine hareketsiz kalmaz, bir şeyler yaparlardı.
Mihriban cömert davrandı:
“Ben babamı, anamın üstünde görmüştüm bir sefer, götünü kaldırıp
indiriyordu. Haydi sen de gel üstüme, babam gibi yap!” dedi. Üstüne uzandım,
babası gibi götümü kaldırıp indirirken, anamın tekmesiyle yuvarlandım.
Mihriban’a da iki şamar attı, sonra elindeki sopayı bana çevirdi:
“Seni edepsiz, seni!..” diyerek esnek söğüt çubuğunu çıplak bacaklarımda
şaplatmaya başladı, “Sen bunun için mi iki de bir harmandan kaçarsan?”
Çubuk, kıpkırmızı izler bıraktı bacaklarımda. Tekmeyle evimizi yıktı, sonra
da kolumdan çekerek peşinden sürükledi. Gömleğimi giyinmeye bile fırsat
bulamamıştım, anadan üryandım.
Mihriban’ın anası Fatma teyze ünledi öteden:
“Ne oldu Seyahat abla?”
“Ne olacak, senin kızın orospuluk yapıyor, benim oğlanı da baştan çıkarmış!”
Mihriban ağlayarak peşimizden geliyordu. Anası, okşarcasına saçlarını
elledi:
“ Utanmadın mı kız?..” dedi, anama döndü, “Asıl senin oğlun hovarda, benim
kızımı aldatmış!” dedi, iki ana kahkaha ile güldüler. Bu olaydan sonra adım,
zamparaya çıkmıştı!
Çocukluğumun ilk anısı bu. O zaman kaç yaşında olduğumu bilemem. Yıllar
sonra anımsadığıma göre, en az dört yaşında olmalıydım. Gerçek doğum
tarihimi bugün de bilemem. Arkadaşım Yusuf Gür, “Rasgele doğdum, ezbere
büyüdüm, yanlışlıkla öleceğim!” derdi. Köy çocuklarının kısa bir yaşam
özetidir bu.
Anam, sırtında odun yükü ile ormandan dönerken, doğurmuş beni.
Peştemalına(önlük) sarıp sarmalayarak dönmüş eve. Anamı,sırtında odun
yerine, kucağında bir bebekle gören babam, “Ne acelen vardı, odunu
getirdikten sonra doğursaydın olmaz mıydı?” der, kapıyı çarparak çıkar,
gider.
Anam beni, “Kiraz ayının(haziran) ortalarında” doğurduğunu söylerdi.
Babam, “Biçin ayının(temmuz) ilk günlerinde” derdi. Ayı, günü bir yana, yılı
da belli değildi. Anam babam, kendi doğumlarını da bilmezlerdi. Anamın ömrü
boyunca “nüfus cüzdanı” olmamıştı. Babamın lime lime bir “cüzdan”ı vardı,
özenle saklardı. Doğumu, “1312” yazılmıştı. Babam ne “Hicri”, ne “Rumi” ne
de “Miladi” tarihi bilirdi. “ Mustafa Kemal’in askerleri geldikten sonra”
almıştı “cüzdan”ını. “Urus casusları aranırken”, çok gerekliydi bu cüzdan.
Yaşını, on yıl yanılma payı ile söylerdi, “Varım 50-60”, ya da, “60-70”
derdi. Ne ki 70-80 yaşlarında öldü, 80-90 diyemedi.
Babam Ahıska göçmeni bir Türk ailenden, anam da “Gelturan” boyundan, Kürt
Naze’nin kızı. Karı-koca hiçbir konuda anlaşamazdı, birinin ak dediğine,
öbürü kara derdi. Sonuçta sopa zoruyla hep babamın dediği olurdu. Biz
çocuklar daha çok anamdan yana olurduk.
Nüfus kaydımı, geç yaptırmıştı babam. Benden önce doğanlardan, ölenler
vardı. Doğurduklarının sayısını bilmezdi anam. Çoğu ölmüştü. Sağ kalanların
toplamı bir türlü beşe çıkmadığı için babam, yol vergisinden kurtulamamıştı.
Ölmeyeyim umudu ile benim adımı Dursun koymuşlardı. Aradan epeyce zaman
geçmiş, bir yıl mı, iki yıl mı(?), görmüşler ki ölmüyorum! İşte o zaman
kayıt işlemini yaptırmıştı babam, “l2 Temmuz l930”. “Ben günü, tarihi
bilmezdim oğul, nüfus memuru kendiliğinden yazdı.” diyordu. Peşimden gelen
erkek kardeşime de benim uğurlu adımın bir benzerini vermişler, “Durmuş”.
Durmuş da ölmemiş, durmuştu! Espender, Sultan’la birlikte sayımız dörde
ulaşınca, babam da yeni bir umut, “Davran avrat!” demişti anama, “Beşinciyi
de getirdin mi bu iş tamam!” Anamla birlikte kendisi de davranmış, beşinci
kardeşim, “Ebubekir Kerim”le birlikte sayı tamamlandı. Evde büyük bir
şenlik!.. Böylece babam, yılda bir ay, Artvin derelerinde “angarya”
çalışmaktan kurtulmuştu. Kısacası, bu karambol içinde benim gerçek doğum
tarihim yitiktir. O nedenle bugüne değin hiçbir yıl, yaş günümü
kutlayamadım. Doğal ki, resmi doğum tarihim yürürlüktedir.
Anam yaşımı, yaşıtlarımla karşılaştırarak bulmaya çalışırdı. Oysa
yaşıtlarımın da yaşları kesin değildi. Nüfusta kayıtlı olanlar, gerçek
yaşlarından ya büyük ya küçük olurlardı. “Çocukla itin farkı” yoktu, biri
doğar, öbürü ölürdü. Yazdır, sildir zahmetine değmezdi! Ancak işin içine yol
vergisi yükümlüğü girende, durum değişirdi. Çocuk sayısı üçe dörde ulaştığı
zaman, yıtlar hızlanır, kimileri ikiz olarak yazdırılırdı. Düzmece yollara
başvurarak, bu sayıyı beşe tamamlayanlar olurdu.
Soyadımın da ayrı bir öyküsü var. Soyadı Yasası çıktıktan sonra, yazım
memuru köyümüze gelir. Köylüler başlangıçta konuyu kavrayamazlar. Ne
demekti, sülale adını silerek onun yerine türedi bir ad koymak? İşin içinde
bir bit yeniği olmalıydı. Bekçinin üst üste “tebligatına” karşın, kimse
yazım memurunun karşısına çıkmıyordu. “Hane reisleri” dipte köşede
saklanmışlardı. Köy Bekçisi, Tosi(Tosun) amcamı yakalar, köy muhtarının
odasına götürür. Amcam, “Ben hane reisi değilim, ifade veremem!” diyerek
direnir. Hane reisi olan babam kayıplarda! Muhtar Tıllık Ali(Ali Dede), kırk
dereden su getirerek amcamı inandırmaya çalışır:
“Korkacak bir hususat yoktur Tosi komşum. Ne kimsenin sülalesi yok olacak,
ne de bir vatandaşın burnu kanayacaktır. Mesuliyeti tekmil ben üstüme
alıyorum. Sen bir kelime söyle yeter, söyle de ne söylersen söyle!..’
Amcam yine de işi sağlama bağlamak ister:
“Sen yazdırdın mı, muhtar?”
“Hiç yazdırmaz olur muyum?”
“Ne yazdırdın?”
“Sarıçam...”
“Öyleyse bizimdi de Akçam olsun!” diyerek soyadımızın babası olur Tosi
amcam. Seksen, doksan yaşında öldü. Ölümünden birkaç gün önce, “On iki
nüfuslu aileden bir ben kaldım!” demişti. Amcamı çok özledim.
Benimle başlayan ama benimle bitmeyen, “Altta kalan” insanın dramı, dün
nasılsa, üç aşağı, beş yukarı bugün de öyle. Sözü uzatmadan kaldığımız
yerden sürdürelim.
KANFET ALACAKTIM
Sabahın alaca karanlığında anam uyandırdı :
“Tez ol oğul, Kadir ağa çağırıyor seni!” dedi. Kimdi bu ağa?.. Ben
gözlerimi ovarken, anam coşkuyla sürdürdü, “ Kadir ağa, yabancımız sayılmaz.
Adamın tırmıkçıya ihtiyacı var. Ücretini fazlası ile öder. Kendine kanfet
(peynir şekeri) alırsın. İster yalayarak yersin, istersen kıtlama cay
içersin!”
Ağzım sulandı, yutkundum. Kanfet gibisi var mıydı! Öyle bir tane, iki
tane değil, çok alırdım, yalamazdım, ağzıma atar, kıtır kıtır yerdim!
Babam eli kıçında keyifle söyleniyordu:
“Çok şükür, oğlum adam oldu. Irgat olmak, adam olmak demektir!..”
Anam pekiştirdi:
“Öyle olmasa, Kadir ağa, Bankis köyünden Şeko’yu yollar da terkine al, getir
der miydi?”
Tırmık çekmesini bilmiyordum, ama öğrenirdim. Elimi yüzümü yıkamadan,
yalınayak, başı kabak atladım Şeko’nun terkisine. Acelesi vardı Şeko’nun.
Biçilmiş otlar yanıyordu güneşte. Daha başka tırmıkçılar da bulacaktı. Göz
açıp kapayınca değin kendimi uçsuz bucaksız çayırlar ortasında buldum. Kırk
tırpancının biçtiği otlar toplanacaktı. Dirgenciler, tırmıkçılar üçer beşer
geldiler kadın, kız, kızan. Bir iki de çocuk vardı, ama benden büyüktüler.
Pantolonları vardı, çarık çorapları da da vardı. Benim bacaklarım, ayaklarım
çıplaktı. Eteğim, önümü örtmeye yetmiyordu. Önce biraz utandım, sonra da
salıverdim.
Şeko cüsseme göre bir tırmık buluverdi, sapı boyumun iki katı. Bıçakla
kesti, kısalttı, verdi elime. Tırmığı kullanmayı beceremiyordum, tırmıkla
birlikte ben de sallanıyordum. Irgatlar gülüyordu. Yaşlı bir kadın, Sato
teyze, Şeko’ya çıkıştı:
“Sende hiç akıl yok, vicdan yok, bu körpeyi niye aldın da geldin?”
“Anası Kadir ağanın aşiretinden. Babası haber salmış ağama, ‘Benim tırmık
çeken oğlum var’ diyerekten. Ben de aldım, getirdim.”
“Vah, vah!..” dedi Sato teyze, “Bunun aldığı pere(para) kandır, irindir!..”
Oysa ben halimden memnundum, para kazanarak kanfet alacaktım. Belki hepsini
birden yemezdim, cebimde saklar, arada bir çıkarır yalardım. Kıtlama çay da
içebilirdim.
Sato teyze tırmığı elimden aldı, nasıl kullanacağımı gösterdi, “Hedi hedi
kuro, (yavaş yavaş oğul)!”dedi. O, ne derse desin, ben olanca gücümle
dirgencilerin peşinde çırpınıp duruyordum. Tırmığın ağzında toplanan otları
çekmeye çalışırken bazen, düşüyordum. Ötekiler, “Serçe nedir pız pızıki ne
olsun(serçe nedir, götü ne olsun)!” diyerek) gülüyorlardı. Aldırmıyordum,
kanfet alacaktım! Kardeşlerime de verirdim, onlar da yalar, ağızları
tatlanırdı.
Önemli bir sorunum vardı yalnız, çıplak ayaklarıma çer çöp batıyor, çakıl
taşlar, dikenler, kanatıyordu. Ama ben, sesimi çıkarmıyordum. Ancak keskin
bir taşa çarpınca, ayağımın başparmağım yarıldı, kan olukladı, “Ana!”
diyerek ağladım. Acıya dayanamıyordum. Dişlerim sıkılı direniyordum .
Tırnağıma Bağa yaprağı(geniş yapraklı bir ot cinsi) sardım, kan yine
durmuyordu. Belki güneşte kendiliğinden kururdu. Aldım tırmığı, yeniden
başladım kaldığım yerden. Parmaklarımın arası vıcık vıcık kan oldu. Terimi
silerken yüzüm gözüm, eteğim, tırmığım, her yanım kan oldu. Yaram bir
sertliğe değende, sızısı içime akıyordu. Kanı durdurabilseydim, yine
dayanırdım!
Sato teyze koştu, geldi, tırmığı elimden alarak attı. Entarisinden bir yama
kopardı, yaktı, külünü yaramın üstüne bastırarak sıkıca bağladı. Tırmıkçılar
başıma toplanmışlardı.
Şeko seslendi yukarıdan:
“Ne var orada?”
“Çocuğun parmağı...”
“Ben çocuk mocuk dinlemem, herkes işine!..”
Hemen tırmığa sarıldım. Kadir ağa çalışmayana para vermezdi. Kaç gün
çalışacaktım, kaç kuruş alacaktım, bilmiyordum? Büyük tırmıkçıların günlüğü,
on sekiz kuruştu. Belki benimki de on kuruş, on beş kuruş... Olsun, bir gün
de çalışmış olsam, yine kanfet alabilirdim.
Alnımın teri, gözlerime giriyordu. Kara sinekler de aman vermiyordu.
Herhalde fazla dayanamazdım. Üç beş kanfet parası kazanır, kazanmaz
dönerdim. Kıtlama çay da içmezdim, kardeşlerime de veremezdim.
Şeko yanıma geldi, sargılı parmağımı gördü:
“Pınara git, elini, yüzünü yıka, dinlen.”dedi.
İçime kurt düştü, Şeko beni, işten uzaklaştırıyor olmalıydı! Çalışmayan
adama para vermezlerdi. Eli boş mu dönecektim köye? Pınara gitmek istemedim:
“Çalışmasam Kadir ağa bana para verir mi?” diye sordum Şeko’ya.
“Orasını bilemem?” diyerek bıyıkaltı güldü. Bozulduğumu gördü, hemen ekledi,
“Hiç merak etme,ağa senin hakkını yemez!”
Şeko,ağanın has adamıydı, ırgatlar onun buyruğundaydı. Şeko yalan
söylemezdi. Bir de kaç kuruş alacağımı sorabilseydim! Ama ayıp olurdu.
Tırpan ırgatları sürekli ot biçiyordu. Biçilen otların da toplanması
gerekiyordu. Tırmıkçıların işi birkaç gün sürebilirdi. Kazandığım paradan
önce kanfet alırdım, kalanı da babama... Çerme’de oynarken, mahalle
çocuklarının gözleri önünde çıkarır, kanfetlerimi birer birer emerdim. Belki
onlara da verir, yalatırdım. Yaşasın ırgatlık!..
Çalıştığım günlerin sayısı arttıkça keyfim de artıyordu. Kanfet için bol
param olacaktı. İşin o denli zor yanı kalmamıştı. Sato teyzenin verdiği
kibriti, yırtık kumaş parçalarını sürekli cebimde taşıyordum. Ayaklarımda
bir kanama olduğu zaman, paçavranın birini yakıyor, külünü yaranın üstüne
basıyordum. Tırmık ırgatlarıyla da aram iyiydi. Halolar, apolar, fateler
(dayılar, dedeler, tezler) beni korurlardı. Yemeklerde, kim çabuk davranırsa
o daha çok yerdi. Kova içinde yağlı ekmek geldiği zaman, yaman bir savaş
başlardı. Bileğime değin ellerim yağ olurdu. Yine de büyüklerle aşık
atamazdım. Aramızda bir de tırmıkçı Apo Cimşido vardı, çok yaşlıydı. Hızlı
atıştırmada ötekilerle yarışamazdı. Çoğu kez yarı karın kalkardı sofradan.
Bir gün boş kovayı çekti aldı önüne, ufak kırıkları bin bir zorlukla
topladı, kovanın dibindeki yağa batırdı, tam ağzına götüreceği sıra, bir
eşek arısı eline soktu, acıdan elini sallarken,lokması yere düştü. Cimşido
çok öfkelendi, “Mıdı kulleyni!(götüne koyduğum)!” diyerek, arının peşine
düştü, ama yakalayamadı. Öfkesinden havaya taş atıyordu! Cimşido, yalnız
arıya değil, kendisini aç bırakanlara da kızındı Yumruğunu sallayarak
küfretti. Sırtını dönerek, kimseyle konuşlmadı.
Beşinci günün akşamıydı, gök gürledi, şimşek çaktı. Karanlıkta ot yığınını
yararak içine girdim, yani her zamanki yatağıma... Yorgundum, tez uyudum.
Sabah ağarır ağarmaz fırladım yerimden, sudan çıkmış sıpalara dönmüştüm.
Yetmezmiş gibi yağmur, bu kez de doluya çevirmişti. Hışırtı kesildi, güneş
doğdu. Tırmıkçılar kanat dökmüşlerdi.. Toplayacağımız otlar, yağmur atında
bir güzel ıslanmıştı.
Şeko dört nala geldi çıplak atın sırtında. Irgatları çağırdı. İki gün güneş
altında kurumadan ota el sürülmezdi. Tırmıkçılar, evlerine dönmek
zorundaydılar. Herkesin ücretini teker teker öderken, ben sabırsızlıktan
çatlayacaktım! Beş gün çalışmıştım, benim de en azından eli, altmış kuruş
alacağım vardı. Az para değildi bu. Kırk kuruşunu babama verirdim, kalan
parayı da kendime ayırır, her gün kanfet yerdim.
Şeko ödeme işini bitirdi, yüzüme bile bakmadan, yerinden kalktı.Artık
dayanamadım:
“Ya benim param, Halo Şeko?” dedim.
“Senin alacağın yok, vereceğin var, yeğenim!” dedi, “Baban bir teneke
arpa, peşin almıştı Kadir ağadan!”
Yığıldım, kaldım! Beni diri getirmişti, şimdi ölü götürecekti köyüme!
Suçüstü Yakaladım
Düvenin üstündeydim. Gökten ateş yağıyor. Üstelik oruçluyum. Cehennemin
narından kurtulmak için, güneşin narında yanıyorum. Anam, kardeşlerim,
yengem, Kınalı’daki dolu dövmüş ekini yolmaya gitmişlerdi. Evde yalnız babam
kalmıştı. Yakıcı güneşte, harmana hiç çıkmazdı. Bahanesi de hazırdı,
yukarıdan güneş, aşağıdan harman tozları gözlerini kör ediyordu!
Saatler geçti, dilim damağım kurudu, soluğum alev gibi. Babam, bir türlü
dışarı çıkmıyordu. Düveni bırakıp yüzümü gözümü soğuk su ile olsun, yıkamaya
gidemiyorum. Boz öküz kuyruğunu kaldırdı, harmana pisledi, hiç aldırış
etmedim. Yukarıdan babamın sesi geldi:
“Hey hey, uyuma!”diyerek ünledi, “Öküzün altına tekneyi tut, sapların
üstüne sıçırma!” Kapıyı kapadı, yine eve girdi. Bu adam ne yapıyordu içerde?
Üç beş dakika düvene binseydi, herhalde gözleri kör olmazdı! Sabrım tükendi,
öküzleri başıboş bırakarak içeri seğirttim.
Babam ocağın önünde sigara içiyordu! Ayak sesimden kuşkulandı, dumanı
bacadan yukarı üfledi. Yakalamıştım! Hiç sesimi çıkarmadım. Başımı soğuk su
ile yıkadım, sözde serinlendim. Yüzümü eteğimle silerken gördü beni:
“Harmanı kime bıraktın da geldin?” diye çıkıştı.
“Sen oruç tutmuyorsun!..”
“Kim demiş?..”
“Gözlerimle gördüm, sigara içiyordun!”
“Senin gözlerin kamaşmıştır. Güneşten gölgeye giren, herkesin gözü kamaşır!”
“Hayır, sigaranın dumanını yukarı üflüyordun!” Üstüne basa basa sürdürdüm:
“Çocuklar oruç tutuyor, büyükler tutmuyor!..”
“Sersem sersem konuşma derim sana! Çok yorulmuşsun, belli. Gel otur, dinlen
biraz, ben sürerim düveni” dedi, çıkarken başını geri çevirdi,
“Sayıklıyorsun oğul, ağzını sıkı tut, bir başkası duymasın, sonra karışmam
ha!..”
Öcümü almıştım.
Babamın suçunu, anama söyledim, hiç şaşırmadı:
“ O, her zaman öyledir oğul, canı ne isterse onu yapar, hiç sıkıntıya
gelemez!”
Bu nasıl olurdu, babam, Allah’tan korkmuyor muydu? Oruç, Allah için
tutulurdu, namaz, Kuran hep onun içindi. İslam’ın beş şartını kusursuz
yerine getirmeyenleri cehennemde cızır cızır yakacaktı. Bunları bize
öğretenler de yaşlılardı, imamdı, anamdı, babamdı. Oysa ben çocuktum, oruç
bana farz değildi, ama korkumdan yine tutuyordum! Allah onlardan neden hesap
sormuyordu.
Anam sözümü kesti:
“Yeter, yeter, tövbe et oğul, günaha girersin!” dedi, “Her koyun kendi
bacağından asılır! Baban, günaha girmişse, kendi hesabını, kendisi verir
öbür dünyada.”
Kulağıma kar suyu kaçmıştı bir kez. Acaba mahallede oruçlarını yiyen
başkaları da var mıydı?.. Komşumuz Deli Rüştü’den kuşkulanıyordum, Rüştü
dayı ev yapıyordu bitişiğimizde. Evin önce derince çukuru kazılırdı, “Him
açmak” denirdi bunun adına. İki, üç metre derine inildikten sonra yalın kat
duvar örülürdü aşağıdan yukarıya doğru. Duvarın yüksekliği, toprak düzeyine
varır varmaz üstü kapatılırdı. İsteyen çatıyı çattıktan sonra da örebilirdi
duvarları. İçerde kalan toprak kitlesi de çatıdaki delikten damın üstüne
atılırdı. İmece yolu ile ancak gelinirdi bu zor işin üstesinden. Uzun kış
aylarında, ayazdan, fırtınadan korurdu bu evler. İçerde hiç soba yanmasa da
hayvanların soluğu ısıtmaya yeterdi.
Gel gelelim, Deli Rüştü’nün himi bir türlü bitmiyordu. Toprağı alttan
köstebekler gibi oymuştu. İçerde nasıl çalışırdı, ne yapardı, bilmiyordum?
Rüştü dayının hemen her gün gedikli ziyaretçileri vardı, Tosi amcam, Tat
Abit, Kadim dayı, Kara Yusuflar’ın Hamit, Kel Sadık... Bir de Celil dayı
gelirdi Bankis köyünden, onlara katılırdı. Kadim dayının eniştesiydi. Bir
ayağı bizim köyde olurdu. Gelir gelmez, soluğu Rüştü’nün tünelinde alırdı.
Cebinde her zaman kaçak tütün taşırdı. Çok da cömertti. Karşılaştığı
herkese, “Tütün!” diyerek torbasını uzatırdı. Torbanın içinde ince sigara
kağıdı, “kav çakmak” hazırdı. Ramazan ayı olmasına karşın, torbasını
yanından ayırmazdı! Bunlardan kuşkulandım. Celil dayının geldiği bir gün,
onun peşi sıra tünele daldım. İçerisi çok karanlıktı. El yordamı ile usul
usul ilerledim. Biri sağa, öbürü sola iki tünel çıktı karşıma. Bekledim
biraz. Sol yandan sesler geliyordu. Soluğumu tutarak birkaç adım daha attım.
Yıldız gibi ışıkların, biri yanıp biri sönüyordu. Biraz daha yaklaştım,
Sigara kokusu burnumu yaladı. Çok şaşırdım, bunlar ne biçim müslümandılar
böyle?..
Heyecan içinde geri dönerken düştüm. Elimde olmadan, “Ana!..” diye
ünledim. Pat küt birisi arkamdan bağırdı:
“Ulan piç kurusu, sen ne ararsın buralarda?” Yakalamak istedi, karanlıkta
göremedi. Ama ben onu sesinden tanıdım, Kara Yusufların Hamit’ti. Bir süre
beni kovaladı. Tünelin ucunda ışığı görünce, geri döndü. Herhalde aydınlıkta
kendisini tanıyacağımdan korktu. Tünelden dışarı attım kendimi.
“Günahkarları” yakalamış olmanın çalımı içindeydim. Aptal mıydı bu insanlar,
bile bile cehennemde yanacaklardı. Ben onlara bakarak yolumdan
dönmeyecektim! Orucumu tutacak, günde beş vakit namazımı hataya
koymayacaktım.
Ne zaman ki Sılo’nun mandası, Deli Rüştü’nün tünelinden düştü, o zaman
mahalleli uyandı. Rüştü köy merasını alttan oyarak bir ev, bir ahır, bir de
samanlık yapmıştı! Mahalleli ayaklandı. Rüştü, Kuran’a el basarak yemin
etti, toprak tavanı kalın kirişler ve sağlam direklerle tutturacaktı. Eğer
bir daha, bir hayvanın burnu kanarsa, ceremesini iki kat ödeyecekti. Köy
muhtarı da karakol çavuşuna şikayet etmekten vazgeçti. Orucunu yiyenlerden
hiç hesap soran olmadı. Söyleşip gülüyorlardı, o kadar.
O denli din, imam nutku çekenler, zora gelende ne Allah tanıyorlardı, ne
peygamber!..
Daha nice benzer olayların tanığı odum. Bunlardan birisi de caminin
önünde yaşanmıştı. Akşamüstü, imamın iftar ezanı okumasını bekliyorlardı.
Kara bulutlar, güneşi kapatmıştı. Kara bir perde çökmüştü köyün üstüne.
İmamın saati yok, kul oğlu kulda bir saat yok. Köylüler, imamı sıkıştırmaya
başladılar, “İftar vaktidir imam, at elini kulağına, bekletme bizi!” İmam
ikircikliydi, gözlerini ikide bir güneşin battığı yere, Emirdağı’nın
tepesine uçuruyor, en küçük bir belirti göremiyordu. Yağmur başladı
yavaştan, zamanı kestirmek daha da zorlaşacaktı. Her telden bir ses
yükseldi, “Haydi imam!”, “Öt imam, gözüne kurban!”, “İmamın sesi karnına
düşmüş!” Daha da direnirse, yumruk zoruyla okutacaklardı! İmam ister istemez
merdivenden toprak çatıya çıktı. İleri geri adımlanarak zaman kazanmak
istiyordu. Bu kez aşağıdan bağırdılar, ıslık çaldılar. İmam, elini kulağına
attı, “Allah’u ekber!” der demez, herkes sigarasına davrandı. Hemen
ardından, bulutları aralayan güneşin muzip ışınları göz kırptı. İmam elinden
sigarayı attı:
“Sizin yüzünüzden günaha girdim iblisler!” dedi.
İblisler, gülüyordu:
“Okumasaydın!”
“Bizim günahımız da senin boynuna!”
İmam da güldü,başını sallayarak yürüdü gitti.
Sigara içmediğim için ben orucumu bozmamıştım! Yüz akıyla oturdum iftar
sofrasına. Köylülerin ikiyüzlü davranışına bir türlü akıl erdiremiyordum.
Yanaşmacı Ağa ile Yardımcıları
Babam beni, Memet ağaya, hodak (boyundurukta öküz sürücüsü) verdiğini
söyleyince, Anam bir tuhaf baktı babama:
“Ben böyle bir ağa tanımıyorum!” dedi.
“Nasıl tanımazsın(?), Çarkırtaşlar’dan Besi’nin oğlu Memo, Aşağı Mahallede
ağalığını resmen ilan etti!”
“Yanaşmacıdan ağa mı olurmuş?.. Benim bildiğim, o mahallenin tek ağası
vardır, Cibo ağa.”
“Sen öyle bil, Memo ağa, yandan pencereli misafir odası, iki çift öküzü,
altı ineği, bir arabası, bir atı ile Cibo’yu gölgede bıraktı.!”
Anam bir kez yoğurda kara demişti:
“Bir yanaşmacı nereden buldu bu malı, serveti, onu da söyler misin?”
“Sen üzümünü ye, bağını sorma!”
“Ben onun bağına da, bostanına da demiştim! Ne zaman ki oğlu Ramazan,
kaçakçıları soyarak evine döndü, O zaman Memo’nun biti kanlandı.
“Yeter, kes sesini!.. Kazanım odur bugün kaynaya!..”
Anam sustu, babam sürdürdü:
“Adam ekin sonuna değin, senin oğluna, bir put arpa(16 Kg.), iki buçuk lira
da sağlam para verecek! O parayla sırtına bir gömlek alır oğlan!”
“Ya bizim öküzleri kim sürecek herif?”
“Durmuş ne güne duruyor. Yaşı biraz küçük ama şimdiden alışsın velet!”
Gömlek işine çok sevindim. Bluzumla yatıp kalkmaktan kurtulurdum. Bit, sirke
gömleğime geçeceği için çamaşır günlerinde bluzumu giyer, çıplak çıplak
dolaşmazdım. Hodaklık o denli zor değildi, ufak tefek pratiğim de vardı ama
bu kez hem sürekli, hem ücretli hodak olacaktım. Öküzü boyunduruğa koşan,
kağnı süren adam, hodaklığın da gelirdi. Her çocuk, eninde sonunda bu
köprüden geçmek zorundaydı. Ne ki elime yine para geçmeyecekti, kanfet, yine
almayacaktım, ama ağanın evinde salma çay (iki şekerli tatlı çay)
içebilirdim.
Hazırlığa başladım.
Memet ağa, geleneksel töreni, alışılmışın dışında bir gösteriye
dönüştürmenin çabası içindeydi. Cümle alem görecek ve anlayacaktı, Aşağı
Mahallenin gerçek ağası kimdi, Cibo mu, Memo mu?.. Yakın, uzak demeden tüm
komşuları bu töreni çağırdı. Konuklara salma çay, pişi, kete sundu. Akşamdan
kalan bulaşıklar, özellikle yıkanmamıştı. Komşular, Memet ağanın evinde etli
mantı yenildiğini gözleriyle görecek, parmak ısıracaklardı! Karısı Tello da
eteklerini yukarı toplamış, dizlerine değin inen ak gömleğini, mor pazenden
büzgülü tumanını(şalvar) göstererek çalımla hizmet ediyordu. Arada bir söze
karışmadan da edemiyordu:
“Ankara’dakiler, kuş bokunu peynir sanırlarmış! Allah’a şükür, bizim her
şeyimiz var, bir elimiz yağda, bir elimiz balda!..”
Memet ağa hodakını(beni), maçkalını( sabanı yönetecek Melo’yu) konuklarına
tanıttı. Melo, sabanı ve önündeki öküzleri yönetecek, ben de boyundurukta
ikinci çift öküzü sürecektim. Ancak Memo ağa,tohumu yanaşmacılara
bırakamazdı, kendisi serpecekti tarlaya. Yani başka ağalar gibi her işi
yanaşmacılarına bırakmayacaktı.
Yemekler yenildi, salma çaylar içildi. Çifti çubuğu hazırladık, öküzleri
dışarı saldık. Tello, Derviş Mollaya okuttuğu yufkaları lokma lokma dağıttı
komşulara. Ağamız da dört öküzün alnında dört yumurta kırdıktan sonra en
yakın tarlaya, Kilise tarlasına yollandık. Altı ay ahırda bağlı kalmış
hayvanları, hamlatmadan yavaş yavaş işe alıştırmamız gerekirdi. Öyle yaptık,
üç beş evlek attıktan sonra geri döndük Akşam oldu. Evde ne pişi, kete
vardı, ne de salma çay!.. Bulgur çorbasını kaşıkladık. Memo ağa paltosu
omzunda, sallana sallana geldi, karşımızda oturdu:
“Beni dinleyin uşaklar,” dedi, “ ağzımdan çıkan her kelamı bir buyruk bilin,
öyle dinleyin!” Buyruklarına benden başladı. Hodak olmak demek, asker olmak
demekti. Ben de silah altına alınmış acemi eratlara benzerdim. Ekin bitene
değin, tam bir ay talim yapacaktım. Ağayı temsilen takım komutanım Melo’ydu.
Onun yat dediği yerde yatacak, kalk dediği yerde kalkacaktım. Emre itaat
etmezsem, katıksız hapis cezası ile kurtulamazdım, kovulurdum! Geceleri
bağada (sığır yemliğinde) yatıp kalkacaktım. Horoz ötümünde, öküzlerin
karnını doyurmak, su içirmek de benim görevimdi. Harmana giren kirpi dirgene
dayanmak zorundaydı.
Melo’ya döndü:
“Sana gelince delikanlı,” diyerek sürdürdü, “Takım komutanı dedimse, bir
yanaşmacı olduğunu unutma! Bana danışmadan, yani ağandan izin
almadan, bir adım bile atamazsın! Yeni evlendiğini biliyorum. Karınla
cima(seks) yaparken de benden izin alırsın demek istemiyorum. Zati işin en
zor yanı da bu. Gece yatakta kimin ne alt ettiğini bilmek benim vazifem
değil. Atın önüne arpa koyarsan, durmaz, sen de duramazsın! O avrat, senin
helal malın, keyfine göre kullanmak senin hakkın. Buna ben değil,
cumhurreyisi bile karışamaz. Lakin işin bir ucu bana dokunmakta. Nasıl mı
diyeceksin? Geceleri cima yapacaksın, boy aptesti alamayacaksın! Çünkü
baban, anan, kardeşlerin, gelinler, hepiniz bir arada yatmaktasınız. Sen
utanacaksın, onların gözü önünde gusul aptesti almaktan çekineceksin ve de
cünüp olaraktan buraya geleceksin! Cenabet bir insanın, her adımda lanet
yağar başına. Onun ektiği ekin bitmez, el sürdüğü nimetin bini bereketi
olmaz. Ben böyle bir adama çifti çubuğu teslim edemem. Bu haltı yediğin
gece, yüzde yüz boy aptesti aldıktan sonra gelirsin işine. Nerede çimersen
çim,orası beni ırgalamaz.”
Memet ağa, sözlerini Melo’ya da onaylatmak istedi:
“Anladın mı dediklerimi?”
Melo başını sallamakla yetindi. Ağa kızdı:
“Öyle baş göt sallamakla olmaz, adam gibi cuvap ver!”
Melo süklüm püklüm zorlandı:
“Ben ne diyem ağam, dinimizin ve de ağamızın buyruklarını yerine getirmek
boynumuzun borcu!”
“Aferin, işte senden bu cevabı beklemekteydim!” Eski alışkanlıkla koltuk
altını kaşıdı, ağalığını anımsayarak birden elini çekti. Daha yumuşak bir
tonla başladı:
“Beni insafsız ağa belleme. Senin cima işine bir ay yasak koyuyorum sanma!
Akşamları, evine gidebilirsin. Lakin Davalı, Çakmaklı, Taş Oluk, Eğri Yol
gibi tarlaları sürerken, gitmeyeceksin, burada ahırda yatacaksın. Hem
karanlıkta her gece gidip gelmekten kurtulursun, hem de cima yapmak, çimmek
belasından...” Sigarasını dumanlattı, “Rençperlik ağır bir zanaattır.
Rençper dediğin adam, ekin bitene dek bir ay, lazım gelirse bir buçuk ay
urbasını üstünden hiç çıkarmaz, rençper dediğin adamın uçkurunda tahıl
çimlenir, tahıl, anladın mı?..”
Buyruklar bitti, ben ahıra, Melo evine gitti.
...
Zorlu bir savaşın içindeydik. Melo, hem sabanı tutar, hem de öküzlerin ilk
çiftini sürerdi. Saban taşa saplanır, çime saplanır, boşa çıkar , Melo
sürekli çırpınır dururdu. Alnından buram buram ter akardı. Benim de
boyunduruk üstünde pek başarılı olduğum söylenemezdi. Öküzlerin gözünde de
çocuktum, çubuklardım, sinek ısırması gibi gelir, hiç aldırış etmezlerdi.
Melo bana değil, öküzlere kızardı, arada bir sabanı bırakarak, elindeki
kamçıyla benim öcümü alırdı. Boyunduruktan düştüğüm zaman, koşar gelir,
düştüğüm yerden alır, yeniden boyunduruğa bindirirdi. Yüzümün yarasını
beresini, karısı Dudu’nun işlemeli mendille silerdi. Soğuk havalarda
ceketini çıkarır, sırtıma verirdi.
Horoz ötümünde, bazen uyanamazdım. O yüzden öküzler aç kalırdı. Melo Bundan
dolayı ne beni azarlar, ne de ağaya haber verirdi. Arabaya fazladan ot
koyar, tarlada doyururdu öküzleri. Uzun yollarda, kağnıyı kendisi sürerdi
Melo. Benim de üstüme öte beri örterek, tohum çuvallarının üstünde uyuturdu.
Melo’nun en belalı sorunu, gusul aptesti almaktı. Memet ağanın yasaklarını
yararak, hemen her gece Dudu’ya ulaşırdı. Ben de onun işlerini üstlenir,
ağaya haber vermezdim. Melo’nun cima yapmadığı gece yok gibiydi. Her sabah
cünüp gelirdi! Ağanın dediği gibi ailesi yanında çimemezdi. Cenabet dolaşmak
da istemezdi. Tek seçeneği vardı, yolda giderken yolda gusul aptesti almak,
ya da tarlayı sürmeye başlamadan önce nerede su varsa oraya koşmak!.. En
büyük korkusu, yıkanırken başkalarının görmüş olmasıydı. Bir sabah küçücük
bir su birikintisinde çimerken, Kel Yusuf gördü yukarıdan, önce ıslık çaldı,
sonra da öteki sürücülere ünledi:
“Melo, bu gece Dudu’yu yine ...miş!” Melo, anadan üryan, eli belinde
dikilerek,Yusuf’a karşılık verdi:
“ Dediğin doğrudur, şimdi sıra senin avradında!..”
Kısacası, Melo dışarıda da rahat boy aptesti alamazdı. Sabahın soğuğunda
karlı buzlu sularda çimmek, her babayiğidin harcı değildi. Bir kez de
Burdosan dağında buzları baltayla kırarak boy aptesi aldı. Hemen her boy
aptesinden sonra, ısınmak için deli danalar gibi koşardı. Bazen de toprağa
yüzüstü yatarak sırtını bana çiğnetirdi. Sık sık nezle olurdu. Neyse ki
karasabanla boğuşurken, terler, tez kurtulurdu.
Tarlaya tohumu Memet ağa serperdi. Bizden yarım saat, bir saat sonra kır
atın üstünde çalımla gelirdi. Önce Melo’nun, “Kelime-i şahadet” getirmesini
ister, cünüp olup olmadığını öğrenirdi! Melo, cenabet de olsa, “Eşhedü en
lailahe illallah!” diye başlayarak bir çırpıda sonlardı! Giderek Melo bu
görevi, otomatik olarak yapmaya başladı. Memo ağa tarlaya gelir gelmez, Melo
koşarak önünde dikilir, “Eşhedü lailehe...” ile selamlardı. ağayı.
Ne yaparsak yapalım, Memo ağayı hoşnut etmek çok zordu. Tembeldik, işin
ehli değildik. Tarla temiz sürülmüyordu. Özellikle benim için aşağılayıcı
sözler etmekten çekinmezdi, “Babam gibi” dalgacıydım, “çocuğu yolla bok
yemeye, peşine git çok yemeye!” derdi her fırsatta. Ağzımı açamazdım. Bir
gün dayanamadım, Memo’ya olan öfkemi, öküzleri kırbaçlayarak almak istedim.
Bağırarak üstüme geldi:
“Dövme ulan hayvanları, dövme, piç! Baban kapısında var mı böyle bir çift
öküz?..”
Melo tutamadı kendini:
“Ağam,” dedi, “ bu çocuk, öküzü dövüyor, dövme diyorsun, dövmüyor, elin
kırık mı, diye azarlıyorsun! Çocuk ne halt etsin?”
Memo ağada şafak attı:
“Bana bak Delikli Melo, çizmeden yukarı çıkıyorsun! Sen, benim tutmamsın. O
dilini çıkarır, götüne sokarım! Bussaat kovuyorum seni, defolgit!
Melo’nun rengi sapsarı oldu. Ağanın vereceği para ile karısı Dudu’ya bir
çift lastik, bir kokulu sabun alacaktı, kalanı da babasına... Kovulmayı göze
alamazdı:
“Bağışla ağam, bir it idim, ayağını dişledim!”
Ağa yumuşadı, babacan bir tavırla:
“Bu sefer bağışladım. Lakin bir daha ayni boku yersen, karışmam ha!..” dedi,
atına binerek yollandı.
Melo peşinden yumruğunu salladı:
“Senin ağa gibi ben ananı avradını!..” dedi, yere tükürdü, “Kendi
çektiklerini, şimdi de bize çektirmek istiyor dürzü!..”
Askerliğine bir yıl vardı Melo’nun. “Vatan borcunu ödedikten sonra” Dudu’yu
alarak Zonguldak madenlerinde çalışacaktı.
Ekinin sonuna yaklaşmıştık, ekilecek iki tarlamız vardı. Memo ağa, iki
çuval tohumdan birini serpti, ikincisini yarılamadan gitti, kalanı da
devrisi gün... Ardından Çerçi Şavkı geldi. Tahılla incik boncuk satıyordu.
Bize uğramdan önce öteki tarlalarda epeyce satış yapmıştı. Kovanın içinde
yine de çok şey vardı, kokulu sabun, ayna, kanfet, kişmiş(kuru üzüm), incir,
iğne, iplik...Melo’nun gözleri kokulu sabundaydı. Birkaç kez aldı, kokladı.
Kendi kendine söylendi:
“Bunun almak isterdim ama...”
Çerçi sözünü kesti:
“Alacaksan, al işte! Zati bir tane kaldı, onu da sana vereyim.”
“Söylemesi dile kolay!” dedi Melo içini çekerek.
“Çuvalda hiç tahıl yok mu?”
“Var ama benim değil, Memet ağanın...”
Şavkı dudaklarını çarpıtarak güldü:
“ Ağa mı dedin? Onun adı, Hizmetkar Memo’dur! Mihrali ağanın tutmasıydı uzun
yıllar. Hangi tarlaya giderse, beni de peşinden çağırırdı. Canı ne isterse
onu alırdı... Ben yirmi yıldan beri bu ticareti yaparım aslanım. Benim en
iyi müşterilerim tutmalar, azaplardır. Neler sattım onlara, neler...
İçlerinde senin gibi bir kork göremedim!”
“Yani ne demek istersin?”
“Anlamıyorsan, ben ne diyeyim?..” Elini uzattı, “Bak şu tarlalara, yolumu
bekleyen daha kaç kişi var!..”
“Tahıl sattığımı yarın Memo ağa duyarsa?..”
Şavkı’nın dudakları yine kaydı:
“Bana bak delikanlı, dedim ya ben yirmi yıldır bu ticareti yaparım. Bugüne
bugün, hiçbir müşterimin burnu kanamadı. Bu benim ticaretim, bindiğim dalı
kesemem! Ağzımı sıkı tutmak zorundayım. Bunu yapmazsam aç kalırım!”
Melo yumuşadı, gözüme baktı benim. Herhalde benim de onayımı alacaktı.
Çerçi bana fırsat vermedi:
“Bu çocuğa da iki üç adet kanfet alırsın, ağzı bağlanır, hem de Allah’ın da
hoşuna gider. Bir yoksul çocuğu sevindirmek, büyük sevaptır!”
Kanfet dediğimiz, kırmızı çizgili o peynir şekerlerine baktıkça içim
eriyordu. Onun için ırgatlık yapmıştım ama yine tadamamıştım. Melo kulağıma
eğildi:
“Sana da kenfet alacağım, ağzını sıkı tut, ikimizin arasında kalsın!” dedi.
“Ekmek gözümü tutsun, Kuran çarpsın, kimseye söylemem!”
Çerçi kovayı önüne çekti:
“Çabuk karar ver delikanlı, ben gideceğim!”
Pazarlık başladı. Şavkı’nın özel yaptırdığı bir urupluk( beş kg) ölçeğin iki
dolusu arpaya, bir kokulu sabun, beş kanfet aldı Melo. Kanfetin dördünü bana
verdi. Şavkı, tahılı yüklendi, aşağıda çuvalla kendisini bekleyen oğluna
doğru yollandı.
Melo sabunu koklarken, ben de ağzıma attığım kanfeti hazla emiyordum. Bu
meret gibisi yoktu dünyada!
Memo ağa her zamanki gibi evinin önünde karşıladı. Biz öküzleri açarken,
ağanın gözü çuvala takılmıştı. Hopladı, kağnıya çıktı, çuvalı iki eliyle
indirdi, kaldırdı. Suratı allak bullak oldu. Atladı, indi aşağı, Melo’yu
çağırdı:
“Çerçi Şavkı bugün bizim tarlaya da geldi mi?” diye sordu.
Melo’nun esmer yüzü kıpkırmızı oldu. Yutkundu, zorlandı:
“Oralarda dolaşıyordu.”
“Dolaştığını ben de gördüm, yanınıza geldi mi, gelmedi mi?”
“Uğradı, gitti.”
“Yani Şavkı’ya tahıl satmadın, öyle mi?”
“Hayır!”
Ağa yüzünü bana çevirdi, yumrukları sıkılı:
“Sen söyle kara böcek, Şavkı’dan bir şey almadınız mı?”
“Almadık!”
“İkiniz de yalancı, ikiniz de hırsız!”diye bağırdı, “Tohumluk arpayı cinler
mi yedi, çuvalı dibine indirdi?..” Ceplerimi aradı, sakladığım iki kanfeti
çıkardı, “Bunlar nedir sıpa” diye gösterdi, bir şamar attı, gözlerimden
kıvılcımlar aktı.
Sıra Melo’ya gelmişti. Ceplerini, göğsünü aradı, bulamadı. Ellerini apuş
arasında indirdi. Melo karşı koyuyordu, “Taşaklarımı sıkma yahu!” diyerek
bağırdı. Memo ağa okulu sabunu almıştı bile:
“Bu nedir, eşek oğlu eşek!” dedi. Melo birden atıldı, kokulu sabunu çekti,
aldı elinden. Karşılıklı itiş kakışta Memo ağa güç yetiremeyeceğini
anlayınca geri çekildi:
“İkinizi de kovuyorum, defolun kapımdan!” dedi. Gürültüye toplanan komşulara
döndü, “Tarlada tohumu satmışlar, biri kokulu sabun, öbürü kanfet!..”
Bu kez komşular arasında tartışma başladı. Çoğunluğu Memo ağayı kınıyordu.
Gerçek ağa, bir kokulu sabun, iki kanfet için yanaşmacılarıyla boğuşmazdı.
Cıbo, mahallede yılların ağasıydı, böyle bir rezillik çıkarmamıştı! Memo’nun
yandaşları karşı çıkınca, iki grup arasında kavga başladı, gerçek ağası
Cibo’ydu, hayır, Memo’ydu diye.
Melo sabunu aldıktan kaçmıştı. Ya ben hangi yüzle gidecektim eve?..
Beterin Beteri
Ekim ayından sonra herk(nadas) ayı geldi. Bu kez de kendi öküzlerimizin
sürücüsü olarak kotan hodaklığı yapacaktım. İlk hodaklığımda kötü bir kötü
bir sınav vermiş, ailemi de el aleme karşı utandırmıştım, hem de bir şeker
yalamak için! Pis boğazın böylesi görülmemişti. Kız olsaydım, kendimi bir
kanfete satardım. Zati hiçbir işi başa götüremiyordum. Kaz çobanlığı
yaparken, bir kazın başını yemiş, ev halkını, Eco ile boğaz boğaza
getirmiştim! Bu benim son sansımdı. Aklımı başıma toplayıp Ona göre
davranmalıydım.
Nadas denince bizim oralarda kotan akla gelir. Topraklar kavidir, bitkiler
kök salmıştır toprağın böğrüne. Karasaban derinlere inemez, bir çift, iki
çift öküz, toprağı derinden yırta yırta sürükleyemez karasabanı. Kuirizma
dediğin ancak kotanla yapılır. Kotanın üstten bıçağı, ortada demir kılıcı,
altta çelikten dişi, yandan kanadı, kolları vardır, oku pelitten...
İmece yoluyla bir kotana en az sekiz, en çok on iki çift öküz koşulur. Her
aile öküzü ile birlikte bir de hodak vermek zorundadır. Bir aylık nadas
süresi içinde bir çift öküze karşılık yalnız iki gün nadas yapılır. Artan
kalan günler kotan sahibi, öküzcüler(gece öküzü otlatanlar), maçkal(kotanı
tutan ve yöneten kişi) arasında bölüştürülür.
Hazırlıklar tamamlandı, kotan kervanı yollandı tarlalara doğru. Bir ay gece
gündüz, nadas bitinceye değin köye dönülmeyecekti. Korku ve heyecan
yüreğimde düğümlü, ben bu işi yüz akıyla başarabilecek miydim?.. Haziran’ın
uzun günleri hiç de kolay geçmiyordu. Güneş batanda da bir tarladan
ötekine...Belalı bir dünyanın içinde bulmuştum kendimi. Dayanmak
zorundaydım.
Altıncı günümüzdü. Akşamın karanlığında Kekeme Halil’in harosuna(nadasa
bırakılmış yoz tarla) vardık. Hava bulutlu, kapkara, gözüne parmağını soksan
göremezsin! Halil’in getirdiği bir kova çorbayı el yordamı ile kaşıkladık.
Hasır örtüleri çektik başımıza, sıra sıra uzandık toprağa. Üstümüz orman,
altımız Helevan’ın deresi. Böcekler cirit atıyor, yanımızda yöremi |