YALAN SÖYLÜYORSUN
Yine öküz çobanlarının sesine uyandım. Ölü gibiydim, kımıldamak istemiyordum yerimden. Ama kurtuluş yoktu. Hiç beklemeden, selavat getirdim, “Lailaheillah!” dedim, ardından kolumu,bacağımı toparlayarak doğruldum. Nasıl olsa kurtuluş yoktu. Bari yiğitlik bende kalsın,derdim, hep böyle yapardım. O yüzden de her seferinde “bravo!” alırdım hem öküzcülerden, hem Şolla’dan. Beni öteki hodaklara örnek gösterirlerdi.
Bu hünerim babama değin ulaşmıştı. Babamdan da çok iyi haberler geliyordu, “Emdiği süt helal olsun, yüzümü kara çıkarmadı!” diyormuş.
Sabah soğuğu vardı, üşüyordum. Her sabah böyleydi,titrerdik boyunduruk üstünde. Güneşin doğmasını dört gözle beklerdik. Beklemekten öte kendimiz çağırırdık güneşi. “Yetim gömleği”di güneşin adı:
Tam on bir gün, on bir geceyi bırakmıştık geride. Bir günlük ara için köye dönmemize daha dört gün vardı. Bu dört günü tüketmek dile kolaydı. Haziran ayı. Günler uzun mu uzun, sabahın götü açılmadan, akşamın götü kapanıncaya değin boyundurukta hep o bir günü beklerdik. Pantolonumun dizleri yırtılmıştı, kıçımdaki yama da kopmuştu. Donum yoktu. Açık yerlerden sinekler sokuyordu. Buluzumun(mintan) da delik yeryler vardı ama bereket versin gömleğim vardı altında, sinekten, böcekten gömlerğim korurdu beni. Ama başım gözüm Allah’a emanet!Güneş kızdıranda “Pızankal” dediğimiz bıyıklı,mavi gözlü sineklerin saldırısına uğrardık. Nasıl da acılı okları vardı. Çoğunu öldürürdüm şamarımla soktukları yerde. Pızankallardan ayrı kara sinekler yumağı döner dururdu üstümüzde, ağımıza, burnumuza, kulağıma girerlerdi. Bulutlu havalarda, bir de akşamın gölgesinde daha bir kudurgan olurlardı. Avuçlarım içinde yumak yumak kara sinek ezerdim. Alnımdan, şakağımdan sokanları öldürmek isterken, yumruğumla suratımı döverdim.
Bir gün Çıhıstan Ormanında Yetim Cevri’nin tarlasını sürecektik. Akşam öküzü açtıktan sonra Kel Yusufla kuru odun toplamaya gittik. Ateş yakarak ısınacaktık. Yusuf elindeki keserle bulduğu kuru dalları kesiyor, ben kucaklıyordum. Topladığız dalları dalları, göğsümün üstünde kollarımla sıkıca kenetledim. Tam bu sırada “Kinkile” adı verilen o belalı kar sinek tam alnımın ortasına kondu. Ellerim boşta değildi, “Yetiş Yusuf!” dedim,imdada çağırdım. Yusuf keserin düğmesini alnıma birdirdi. Gözlerimden kıvılcım yağdı. Acıdan odunları attım kucağımdan.
Alnımdan kan akıyordu. Sinek kaçmış, kurtulmuştu. Şollo Yusuf’a iki belalı şamar attı. Sonra da bir paçavra yakarak alnıma bastı. Köye alnım yaralı, dudaklarım güneşten yarılmış dönecektim!
Birden zincir kaydı ayaklarım altından, tepe üstü yuvarlandım öküzlerin önüne. Dünya bir kalbur içinde elendi,kalbur ters döndü. Öküzün bacaklarına tutunarak doğrulmaya çalıştım. Şollı’nun azarını işitmeden yenden binmeye çalışacaktım. Bir de baktım, öküz adımlanmıyor. Önde, arkada öküzlerin hepsi duruyordu. Hodaklar inmişti yere. Şolla durmuştu. Eli belinde başını sağa sola sallıyordu. Hodaklar da oraya gidiyordu birer, ikişer. Ne olmuştu? Yana çıktım. İlk haberi İso getirdi:
Kotanın en önemli parçasıydı,kotanın dişi. Pelitten yapılan dayanıklı bir ağaçtı. Başına çelikten ucu sivri bir demir takılıydı. En altta toprağı yararak giderdi.
|