TUTİ'NİN ETTİĞİ

 

Okuduğum şiirle “Moskof”u, ne denli korkuttuğumu bilemem ama ben kefeni yırtmış sayılırdım. Sınıf arkadaşlarımın tavırları değişmişti. Uzak durmak bir yana, benimle birlikte aynı sırada oturmak isteyenler vardı. Bir manifatura tüccarının oğlu olan Polat Öktem’in önerisini kabul ettim, onun yanına oturdum. Alçakgönüllü, sessiz bir öğrenciydi polat. Derslerine yardımcı olmaya çalışır, yazılı sınavlarda kopya verirdim. O da karşılıksız bırakmazdı, fındık fıstık, “kağıt arası şans” şekerleriyle beslerdi beni. Keyfim yerindeydi. Öğretmen de seviyordu beni, yeri geldikçe, şiirler okuturdu.

 

Bir sabah Polat’tan, kırmızı kalemini istedim. Parmaklarım arasındaki sivilceleri görürdü, ürktü. Bana hiçbir şey sormadan, parmak kaldırarak, öğretmene, beni gösterdi:

 

“Bu arkadaşta uyuz var öğretmenim!” dedi.

 

Şaşırdım. Ben uyuzun, yalnız adını duymuştum, kendisini görmemiştim. Ama çok çirkin, çok ayıp bir şey olduğunu biliyordum. Son günlerde şuramda buramda, özellikle parmaklarımın arasında kaşıntılı sivilceler çıkmaya başlamıştı. Ama önem vermiyordum, tırnaklarımla kaşırken, bazıların derisini koparırdım, kanardı. Ben daha nice acılı yaralar görmüştüm, çıban yarası, diken yarası, taş yarası... Nasıl olsa bu küçücük kaşıntılar da geçerdi. Tuti de kaşınırdı sürekli. Tırnakları yetmezse, dişleriyle yaman bir savaşım içindeydi. Bazen kucağıma alır, ben de kaşırdım, hazdan dört köşe olurdu. Tuti de, uyuz muydu yoksa? Belki de ondan bana geçmişti?

 

Öğretmen, sivilceleri görür görmez, okulun hademesi Abbas’ı çağırarak beni, “Hükümet Doktoruna” yolladı. Doktor gözlerini kısarak şöyle bir baktı:

“Evet,uyuz!” dedi. Bir hafta evde “istirahat” edeceğimi söyledi. Bir kutu da uyuz ilacı verdi. Sabah, öğle, akşam, banyo yaptıktan sonra, verdiği ilacı, günde üç kez, uyuzlu yerlerime sürecektim. Gözlerim karardı, sarsıldım. Kısırdağ’ın yücesinden, Helvan’ın çukuruna düşmüş gibiydim. “Moskof” kahramanı olarak, utancımdan sınıfa giremedim. Defter kalemimi Hademe Abbas aldı, getirdi. Ahıra yollandım.

 

“Bitli” den sonra bu kez de adım, “uyuzlu”ya çıkacaktı!.. Ya ben köye hangi yüzle gidecektim? “Memur” sınıfından sayılan adam, şişeler dolusu evine gazyağı götüren adam, şimdi pis bir uyuzlu olarak mı dönecekti?! Köyde uyuza, “ kotur” derlerdi, uyuzlular, “pis koturlu” olarak aşağılanırlardı!.. Tam bir hafta köyde, “koturlu” kişi olarak beklemek, ölümden de beterdi. Ayrıca derslerimden kalacaktım! Dahası evimiz, ahırımız bitişikti, özel bir yıkanma yeri yoktu. Kardeşlerim, ayda bir yıkanamazken, ben günde üç kez!.. Yalnız yengem, ağabeyim, anam, babam, geceleri belirsiz zamanlarda, bizler uyurken çimerlerdi!.. Çünkü onlar, yatakta ayıp şeyler yaparlardı, gusul aptesi almak zorundaydılar! Ya ben!.. Bu çileye nasıl katlanacaktım?.. Üstüne üstlük, okuldan da atabilirlerdi beni. Bitli, kirli, uyuzlu bir öğrenciyi sokmak istemezlerdi, tertemiz şehir çocukları arasına!.. O zaman, Cılavuz bir düş olurdu benim için! Ama buna inanmak istemiyordum.

Okuduğum şiirle, kahramanlığımı kanıtlamış bir öğrenciydim ben, kötümserliğe yer yoktu:

 

Süngümü demir gibi ellerimle kavradım

Şanlara zaferlere yürüdüm adım adım

 

Ahırın kapısını açtım, Tuti, yine eşiğin ardında beni bekliyordu. Paçalarıma sarıldı, sonra hopladı, benden önce ranzaya çıktı. Öfkemi sakladım, kırmak istemedim Tuti’yi. Nasıl olsa, bir hafta yalnız kalarak cezasını çekmiş olacaktı. Birlikte bir şeyler yedik. Hüzünlü bir sofraydı bu. Tuti de üzgündü, benim tavrımdan bir şeyler sezinlemiş olmalıydı. Gözlerini açıp kaparken, gözlerini gözlerimden ayırmıyordu. Gönlüm hiç istemiyordu ama gitmek zorundaydım. Öte berimi toplamaya başladım.

 

Hava soğuk, boz bulanıktı, suratsız mı suratsız. Bozo yola çıkmama izin vermiyordu:

“Yollarda donarsın Kurro, ölünü tilkiler yer!!”diyordu. Söz dinletemeyeceğini anlayınca, “Hele sen bekle, ben bir bakayım.”dedi, çıktı. Bakacağı işin, ne olduğunu bilmiyordum.

 

Ahırda bir hafta bekleyemezdim! Günde üç kez nerede, nasıl çimerdim, Elimi yüzümü yıkamaya bir maşrapa soğuk su bulamazken?... İş çimmekle de bitmezdi, her Allah’ın günü üç kez de ilaç sürülecek, üstüm başım yıkanacaktı. Anamdan gayri kimse derdimi çekmezdi. Kendimi bir an önce anamın kucağına atmalıydım.

 

Bozo tekmeyle açtı kapıyı:

“Sana iyi bir haber Kurro!” dedi, “Cezo ağa, at kızağı ile Hoçvan’a gitmekte. Ben ona dedim, ağam bir fakir, tutma var bizim ahırda, kendisi talebe. Uyuz olmuşsun diyerek bir hafta mektepten atmışlar. Kendisi Ölçeklidir, nenesi Gelturan aşiretinden olur. Dedim, ağam sen olasın, bu çocuğu kızağına alasın, Gölebert köyünde indiresin. Dedi, yolla gelsin!” Tez hazırlan!

 

Bozo’nun haberine hem sevindim, hem üzüldüm. Beni çok zavallı birisi olarak tanıtmıştı Cezo ağaya. Kahramanlık gününde herkes kutlamıştı beni. Yağ Tüccarı Cemil bey bile,“Aferin, sen hakiki bir Türk kahramansın!”demişti. Cezo ağa da kim oluyordu? Tarih bilmezdi, coğrafya bilmezdi, “Türkler ne zaman müslüman oldu?” diye sorsalar, o yine, “Kalübeladan beri!..” derdi. Ama kendisinin iyi yürekli bir Kürt ağası olduğu su götürmezdi. Onun yerinde bir başka ağa olsaydı, yanına bile yaklaştırmazdı.

 

“Davran Kurro, kızağı kaçırırsın!” diye yineledi Bozo.

Davrandım ama bir korkum vardı, at kızağı hızlı gider, ikinci bir fırtına estirirdi, donar kalırdım. Oysa yürüyerek gidersem...

“Ben o hususu da ağaya söyledim. Dedi ki, sen hiç merak etme. Ben onu keçe, kilim içinde civcivler gibi korurum. Lakin Gölebert’ten ötesine karışmam,dedi.”

 

...

 

Sürücü Cemilo, kolumdan çekerek, keçenin altından çıkardı beni, “Burada ineceksin, tez ol!” dedi. Cemilo kardan bir adamdı. Başına geçirdiği tiftikten yalnız gözleri görünüyordu. Hava durulmuştu. Ağır ağır adımlandım. Amacım, el ayak çekildikten sonra köye varmaktı. Uyuzlu halimle kimseye görünmek istemiyordum. Ne ki, beklediğim karanlık bir türlü gelmiyordu. Akşam olmasına karşın, karın aklığında her yan gündüz gibiydi. Mahalleye girerken, yolumu değiştirdim, Tamam teyzenin köpeksiz samanlığını dolaşarak bizim kapıyı tekmeledim. Evde sevinçten çok bir şaşkınlık!.. Uyuz olduğumu sıcağı sıcağına söyleyemedim. Bir haftalık tatil vardı, onun için gelmiştim, dönecektim. Yatmadan önce anama gizlice anlattım, ağzını sıkı tutması için uyardım. Anamın neşesi kaçmıştı. Cık cık etti, başını salladı:

 

“Sen söylemesen de, ben,‘oğlum kotur olmuştur!’ diyerekten el aleme ilanat yapar mıyım oğul” dedi. Ancak evdekilerden saklamanın olanağı yoktu. Her gün üç kez çimerken, ilaç sürünürken, görenler eşek değildi! Onları da ayrı ayrı uyarmalıydım.

 

Sağaltım(tedavi) o akşamdan başladı. Anam tencerede ısıttığı suyu sığırların arasına götürdü. Soyunurken ayaklarım boklandı, söylenmeye başladım, anam azarladı:

“Kes sesini!” dedi, şehirde, saraylarda mı yaşarsın?”

 

Karanlıkta el yordamı ile yıkadı. Ocağın önüne götürdü, idare lambasının solgun ışığında, uyuz kabarcıklarını görmek zor olduğundan, derimin her yerine rasgele sürdü. Ateşin sıcağında pis bir kükürt kokusu yayıldı. Anam hapşırdı, burnunu tuttu:

 

“Ah oğul ah, mektep dedin tutturdun, gittin, kotur oldun da geldin!”diye söylendi.

 

Bir gün değil, iki gün değil, tam bir hafta bitmeyen bir çile!.. Bir donum, bir de gömleğim vardı, hep onları giyerdim. Ocağın önüne oturanda, sıcaktan kükürt kokusu yayılır, herkes benden kaçardı. Kış aylarında çamaşır yıkamak kolay değildi. Kimsenin sırtındakinden başka giyeceği yoktu. Çamaşır günü çocuklar çırılçıplak dolaşırdı evin içinde. Babam yorganın altına girerdi. Anam, Aslı yengem, ayıp yerlerini etekleriyle kapatırlardı. Soğuk havalarda çamaşırların kuruması çok uzun sürerdi. Donar, demir gibi olurdu her biri. İçeri alınca da buzlar çözülür, yeniden ıslanırdı. En kestirme yol, tezek ateşinde kurutmaktı. O zaman da tezek kokar, is kokardı ama o denli önemli değildi. Anam, benim çamaşırları, sağaltım süresi bittikten sonra yıkayacaktı. “Temiz temiz” gidecektim şehir çocuklarının içine.

 

Haftayı yarılamıştım, kalan günleri iple çekiyordum. Halime yengem hışımla girdi içeri, anama sordu:

 

“Dursun efendi, gerçekten kotur(uyuz) mu olmuş Seyhat abla?”

“Onu da nereden çıkardın Halime?”
“Kulağını kes, ardına at, işitirsin!..”

“Okunu attın, yayını saklama Halime, neyi işitecekmişim?”

“ Diyorlar ki,Dursun efendi kotur olmuş, o yüzden mektepten atmışlar!..”

“Düşman sözüdür, inanma Halime, oğlanın mektebi tatil oldu, evine geldi, yine gidecek.”

“Sen öyle bil! Tatıl matil yokmuş, şeher çocukları tekmil mekteplerine giderlermiş!..”

 

Ben saklandığım yerden çıkmak istemiyordum. Anam kesti attı:

 

“Sen, üç gün sonra görürsün, benim oğlum okuyor mu, okumuyor mu?”

“İnşallah öyle olur, ben de onların dilini götlerine sokarım!” dedi.

 

Halime yengem gitti, anam bana ünledi:

 

“Diplerde saklanma oğul, Halime’nin sözlerini kulaklarınla işittin değil mi?”

“Aldırma ana, çoğu gitti, azı kaldı!” dedim.

Yedi gün, yedi bitirdi beni. Zindandan kaçarcasına yola düştüm.

 

 

 

geri dön