SORUNLAR YUMAĞI
Meydan savaşı kazanmış komutanlar gibi içeri girdim. Anamı evde görünce mutluluğum daha da büyüdü. Sağ kolu askıda, ocağın önünde oturuyordu. Beni gördü, ağlamaklı bir sesle sordu: “Sen, gün boyu nerelerdeydin ay oğul?”
“Sınavı kazandım ana, dördüncü sınıfta okuyacağım, hem de şehir okulunda!..”
Sözüm ağzımda kaldı:
Evde tatsız bir hava vardı, sevincimi kimse paylaşmıyordu. Sevincim kursağımda kalmıştı. Sınav kazanmakla işin bitmediğini iyice anladım. Önümde yığınla engeller vardı, okul harçlığı, okul giysileri, defter, kalem parası... Dahası, Allah’ın günü kasabaya gidip dönemezdim. Şehirde nerede, nasıl kalacaktım?.. Babamdan başka tutunacak dalım yoktu. Zamanım da yoktu, babamı inandırmak zorundaydım. Yeniden dikildim önüne, inanması için Kuran’a el basarak, yemin ettim, sonra da sınav sürecini ayrıntıları ile anlattım. İlkokulu bitir bitirmez, Cılavuz Köy Enstitüsünde parasız okuyacaktım. Üst baş, harçlık, yeme,içme, her şeyi devlet karşılayacaktı. Bitirir bitirmez de bizim köyde öğretmen, yani resmen devlet memuru olacaktım. Her ay başı aylık! Gazyağı, çay, şeker, Sümerbank’tan kumaş!.. Nazım efendi ne alıyorsa, ben de onu alacaktım.
“Kim aldatmışsa seni, iyi aldatmış!” dedi, ötesini dinlemedi. Kıvrandım, kaldım. Ama bir çaresini bulacaktım, ölmek var, dönmek yoktu!
Sözünü böldü dayım:
Horoz ötümünde yola çıktık babam, ben, öküzler. Babam, öküzleri satacak, onların yerine ucuz bir çift Şavşat maması(küçük öküz) alacaktı. Arta kalan parayı da benim okul giderlerime... Öküzler, bizim kolumuz kanadımız, aşımız, ekmeğimiz, her şeyimizdi. Bacaksız Şavşat mamaları, kavi toprağın öküzleri değildi. Ama babam karar vermişti bir kez, anamın, kardeşlerimin ağlamasına, dövünmesine bakmadan, Ceylan ile Cığal’ı çıkarmıştı ahırdan... Yol boyu ikircikli düşünceler içindeydim, bir yandan öküzlerin satılmasına acıyordum, öte yandan, bu mübarek hayvanları, kurtarıcım olarak görüyor, seviniyordum. İki de bir yaklaşarak burun deliklerinden, gözlerinden öpüyordum.
Kayıt için gerekli belgeleri hazırlarken, köy muhtarından,“İyi Hal İlmühaberi” almayı unuttuğumu anımsadım, çok kötü oldum. Yeniden köye gidip dönmekten doğan gecikme, bir sorun açabilirdi başıma. Bereket versin, muhtarın da o gün kasabada olduğunu öğrendim. Hemen kendisini bularak, yazdığım ilmühaberi mühürlettim. Sıra gelmişti kayıt işlemine. Allah’tan başöğretmen, o gün okulda yoktu, akşama değin de dönmeyecekti. Ama yardımcısı bayan öğretmene, “talimat” vermeyi unutmamıştı. Böylece kayıt işlemini kazasız belasız atlatmış oldum. Çıkarken Mustafa öğretmen gördü koridorda:
Sorduk, soruşturduk, öğrenci kıyafeti diken bir terziye gittik. Boz gabardinden bir bluz, bir de pantolon ölçüsü verdim. Devrisi gün okul saatinden önce teslim edecekti. İlk kez, terzi makasından çıkmış giysilerim olacaktı. Yemenilerimi(postal ayakkabı), ve orak biçimindeki ak yakayı, çift sarı sırmalı okul kepini de mağazalardan aldık. Böylece kılık kıyafetim tamamlanmış oldu.
Kapı açıldı, iri kıyım, palabıyık bir adam girdi içeri. Oturanlar ayaklandı, tanıyanlar, tanımayanlara, gelen adamı tanıttı, “Han’ın sahibi Harun Ağa”ydı. Adını çok duymuştum ama yüzünü görmemiştim. Han onun adı ile birlikte anılırdı, “Harun’un Hanı.” Ağa, kalın kara paltosu omuzlarında, sallanarak geziniyordu. Yanaşmalar çevresinde el pençe! Bir baştan öbür başa çark etti. Önümden geçerken gözleri bana ilişti. Yolcular arasında tek başına bir çocuktum. Yalnızlığım, çekingenliğim ilgisi çekmiş olmalıydı. Öğrenmek istedi, kimdim, nereden gelmiş, nereye gidiyordum? Anlattım, biraz da kasılarak anlattım; köyden gelerek sınav kazanmıştım, dördüncü sınıfta okuyacaktım. Kasabada kalacağım bir yer olmadığı için geceyi handa geçirecektim.
“Her gün köyüme gidip döneceğim...”
“Senin işin zor yeğenim!” dedi, “Yarın kış bastıranda bir yana adım atamazsın. Yollarda götün donar, götün!” “O zamana değin belki bir yer bulurum.” “Nasıl bulacaksın? Baban bir çift mama için vurmuş Şavşat’a gitmiş! Bir çift değil, iki çift mama parası bile seni bahara atmaz!..”
Bu adam bir kör şeytandı. Eğer babamla konuşmuş olsaydı, onu mutlaka caydırırdı: “Elbet Allah bir kapı açar!” dedim. Başını tavana kaldırdı, gülümsedi: “Sen Allah’ın kapı açmasını beklerken, tipi gelir, tüm kapıları kapatır!”dedi. Bir iki adım attı, geri döndü: “Eğer aklına yatarsa, ben bu handa sana bir kapı açabilirim. Nasıl mı? Aşağıda ahır var, yolcuların hayvanları...” “Biliyorum.” “Ahırda kalmak ister misin?..” Yanıtımı beklemeden sürdürdü, “Sabah, akşam günde iki kez hayvanların alını temizlersin, bir de teskere ile bokun dışarı atılmasına yardım edersin!..”
“Tamam.”dedim.
“İyi öyleyse, bu akşamdan işe başlıyorsun!” dedi, otel katibini çağırdı: “Bu çocuğu ahıra götür, ranzayı göster, kendisine yorgan, yastık, bir de fener ver...”
Katip önde, ben peşinden ahıra indik. Yerimi hiç yadırgamadım. Sığır sıpa ile iç içe yaşayagelmiştim. Hepsi benim dostlarımdı. Kendime bir sığınak bulabilmiş olanın rahatlığı içinde, hayvanlar daha da sevimliydi. Gözlerime uyku girmiyordu sevincimden. Kovulduğum okulda okuyacaktım. Sonra Cılavuz, sonra memurluk!..Düş görmüyordum her halde. Yaşadığımı kanıtlamak için, İki de bir fenerin fitilini yukarı veriyor, yemenilerimi, ak yakalığımı ve çift şeritli kepimi koklayarak öpüyordum. Gözlerim ahırın küçük penceresindeydi, ne zaman sabah olacaktı? Gece tükenmiyordu bir türlü!
Tan atanda ayaklandım. Ahırı süpürdükten sonra merdivenden yukarı kata çıktım. Yolcuların çoğu uyanmamıştı. Teneke maşrapa ile elimi yüzümü yıkadım, kendimi sokağa atım. Terziden giysilerimi alarak hazırlanacaktım. Güneşin doğmuş olmasına karşın, terzinin dükkanı kapalıydı, “Daha eken, bir saat sonra...” dedi komşusu bakkal. Geri döndüm. Genç bir adam, teskerenin başında bekliyordu. Beni gördü, gülümsedi: “Harun ağanın mektepli tutması sen misin kurro?” diye sordu.
“Ben tutma değil, öğrenciyim!”dedim. “Ahırı süpürdüm, biraz sonra da okula gideceğim.”
Adı, “Bozo”ydu, Hoçvan’ın Panik köyünden. İşinin adı belli değildi. Hancı Harun ne derse onu yapardı, “lakin” her sabah hayvanların bokunu birlikte dışarı atacaktık.
Pis pis güldü: “Adama bak, bokun içinde ak halta takıyor! Baban mı halta ile büyüdü lo?”
Çaycıya gösterdim, üstünkörü baktı:
Terzi yukarıdan aşağı süzdü: “Kirlettim!..”
|