| |
DURSUN AKÇAM KİMDİR ?
Dursun Akçam, resmi kayıtlarda 1930 olarak geçmekle birlikte, yaşıtı olan ve kaydı zamanında yapılan memur çocuklarıyla karşılaştırıldığında, 1927 yılında, anasının bile tam anımsayamadığı bir günde yoksul bir köylü çocuğu olarak dünyaya gelmiş, 19 Eylül 2003 tarihinde akciğer kanseri nedeniyle yaşamdan ayrılmıştır.
Babası Ölçek köyünde Deli lakabıyla anılan Hasanların Eyüp'tür. Eyüp'ün dedesi Murat şimdi Gürcistan sınırları içerisinde bulunan Ahıska'nın Vale köyünden yöreye gelmiş, 19. yüzyıl ortalarında Ölçek köyü kurucuları arasında yer almıştır. Dursun Akçam'ın annesi Seyhat'ın babası Aslan da Ahıska kökenlidir, annesi Naze'yse, eski adı Bangis olan Taşlıtarla köyünün Kürtlerindendir.
Çocukluğunu yoksul bir köylü çocuğu olarak, açlık içinde, yörenin soğuk iklimi ve türlü zorluklara göğüs gererek geçiren Dursun Akçam, köyde açılmış halk dershanesinde okuma yazma öğrenmiştir. Daha sonra girdiği sınavda gösterdiği başarı ile 23 Şubat İlkokulu'na dördüncü sınıftan kayıt olmuştur.
İlkokuldan sonra, 1945 yılında girdiği Cilavuz Köy Enstitüsü'nü 1950 yılında bitirmiş, Cilavuz Köy Enstitüsü'nde iken tanıştığı, Dikan Köyü öğretmeni Perihan Akıncı ile yaşamını birleştirmiştir.
Dursun Akçam, Kağızman'ın Oluklu Köyü'nde, kendi köyü Ölçek'te öğretmenlik yaptıktan sonra 1956 yılında Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü'nü kazanarak burada eğitimini sürdürmüştür. Gazi Eğitim çıkışından sonra Ardahan Ortaokulu'nda Türkçe öğretmenliği yapmış, arkasından yedeksubay olarak askerliğini tamamlamıştır.
Dört çocuğundan Alper 1952, Taner 1953, Yasemin 1954, Tümer (Cahit) ise 1956 doğumludur.
1960 yılında Keskin Ortaokulu Türkçe öğretmenliği ve müdür yardımcılığına atanan Dursun Akçam daha sonra Kırıkkale Lisesi'nde Türkçe- Edebiyat öğretmeni ve müdür yardımcılığı görevlerine gelmiş, 1964 yılında da Ankara Demirlibahçe Ortaokulu Müdürlüğü'ne geçmiştir.
1963 yılında yazdığı "Analar ve Çocuklar" adlı röportajla Milliyet gazetesinin "En Önemli Yurt Gerçekleri" başlıklı yarışmasında birinci olmuş, Ali Naci Karacan Armağanı almıştır.
1964 yılında Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu yönetiminde görev almış, 1965 yılında Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) kurucusu olmuştur.
12 Mart 1971 darbesi sonrasında tutuklanmış, bir yıla yakın bir süre Mamak Muhabere Okulu ve 4. Kolordu Askeri Cezaevleri'nde tutuklu olarak kalmıştır.
Yetmişli yıllarda yazınsal çalışmalara ağırlık veren Dursun Akçam birçok kez öğretmenlikten açığa alınmış, Anadolu'nun çeşitli yerlerine sürgünlere gönderilmiştir.
Demokrat Gazetesi sahibi olarak politik savaşım ve gazetecilik uğraşı içinde de yer alan Akçam 12 Eylül 1980 darbesinin hemen ardından, Kuşadası'ndan gizlice bir gemiye binerek yurtdışına çıkmıştır.
On bir yıl Almanya'da sığınmacı olarak kalmış, Hamburg'da yaşamıştır. Bu arada Türkiye'de hakkında art arda davalar açılmıştır.
Ülkenin demokrasiye dönüş girişimleri içerisinde, hakkındaki davaların düştüğü yetkili ağızlarca kendisine bildirilmiş olmasına karşın 1991 yılı dönüşünde Ankara Esenboğa Havaalanı'nda gözaltına alınmış, Emniyet Sarayı Asayiş Şube'de zor koşullarda birkaç gün geçirmek zorunda kaldıktan sonra özgür kalabilmiştir.
Bir sonraki Almanya dönüşünde de gözaltına alınmaktan kurtulamayacaktır…
Türkiye'ye döndükten sonra Kuşadası'na yerleşen Dursun Akçam ömrünün kalan yıllarını burada tamamlamıştır.
20 Temmuz 2003 günü "Akciğer Kanseri" tanısı konmuş, 19 Eylül 2003 günü de yaşamdan ayrılmıştır.
Yayınlanmış Yapıtları:
"Analar ve Çocuklar" (Karacan Armağanı), "Maral",
"Haley" (1967 Altın Portakal Ödülü), "Kanlıderenin Kurtları" (1976 Türk Dil Kurumu Roman Ödülü), "Kan Çiçekleri" (Röportaj-Oyun), "Taş Çorbası", "Altta Kalanlar", "Ölü Ekmeği", "Kafkas Kızı", "Sevdam Ürktü", "Generaller Birleşin", "Öğretmeni Kim Öptü", "Ucu Ucuna Yaşam", "Alaman Ocağı", "Dağların Sultanı", "Kafdağı'nın Ardı"
KARS'IN KÖYLÜĞÜNDEN CILAVUZ'A, ÖĞRETMENLİĞE, YAZARLIĞA BİR ÇOCUK
Öner YAĞCI
Ardahan'ın Ölçek Köyü'nde 1930'da doğar Dursun Akçam (oğlu, onun doğumunun 1927 olduğunu söyler). İlk öğrenciliği Kuran kurslarında hocaların yanındadır. Dindar, sofudur. Köyde açılan geçici Halk Dershanesi'nde okuma yazma öğrenir. Sınavla Ardahan'da 4. sınıfa yazılır. 5. sınıftan sonra okumayı düşIeyemez bile. Ama Cılavuz'da açılan Köy Enstitüsü'ne köy çocuklarının ''dövlet'' tarafından okutulacağı söyIentisi dolaşmaya başlar ve önce düş, sonra gerçek olur orada okumak.
1945'te girdiği enstitüyü 1950'de bitirir. Önce Kars'ın Oluklu köyünde, bir yıl sonra kendi köyünde olmak üzere Kars yöresinde 1956'ya, Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümüne girinceye kadar öğretmenIik yapar. 1958'de Ardahan Ortaokuluna Türkçe öğretmeni olarak atanır ve orada bir yıl kalır, askerliğini yedeksubay öğretmen olarak Kuleli Askeri Lisesi'nde edebiyat öğretmeni olarak tamamlar . 1960-63 arasında Kırıkkale Lisesi ve Keskin Ortaokulunda öğretmendir.
1963'te '' Analar ve Çocuklar'' adlı röportajı, Milliyet gazetesinin açtığı ''En Önemli Yurt Gerçekleri'' konulu yarışmada ''Ali Naci Karacan Armağanı'' kazanır ve ertesi yıl kitap olarak yayımlanır. 1964'te Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu'nun (TÖDMF) yönetimindedir ve ertesi yıl Türkiye Öğretmenler Sendikası'nın (TÖS) kurucularından biri ve ilk saymanı olur. 1967'de yeniden TÖS yönetimine seçiIir ve Kayseri Kongresi'nde ikinci başkanlığa getirilir. ''Ölü Ekmeği'' adlı öykü kitabı 1969'da basılır.
12 Mart döneminde Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesince tutuklanır ve TÖS davasında yargılanır, 8 yıl 10 ay hapse mahkOm edilirse de Yargıtay sürecinde beraat eder ve bu süre içinde hep açığa alınmış durumda kalır. Daha sonra Ankara Atatürk Lisesi'ne atanır ve oradan İncesu Ortaokuluna sürgün edilir. ''Haley'' adlı öyküsü 1975 Antalya Film Şenliği'nde Birincilik Ödülü alır. Sürgünlerle, açığa alınmalarla, resen emekli edilmekle geçen günlerden sonra öğretmenlikten ayrılır.
1976'da gazeteciliğe başlar ve Cumhuriyet, Milliyet, Akşam, Vatan gazetelerinde yazılar yazar. Demokrat gazetesinin kurucularından ve yöneticilerinden olur; köşe yazılarını, dönemin kitlesel ve devrimci günlük gazetesi olan Demokrat'ta yayımlar ve öykücülüğünü sürdürür. 12 Eylül'de faşistlerin hedeflerindendir. Çünkü O, sözünü esirgemeyen bir yazar, örgütçü ve Demokrat'ın sorumlusudur. Yurtdışına çıkar ve yıllarca sürgün yaşamı sürdürür. 11 yıl ülkesine dönemez. Edebiyatçılar Derneği'nce Onur ÖdüIü'ne değer görülür (2003). 19 Eylül 2003'te, iki aydır tedavi gördüğü akciğer kanserinden ölür.
Varlık, Yeni Ufuklar, Demet, Köy ve Eğitim, İmece, Pazar Postası, Son Havadis, Dünya, Milliyet, Cumhuriyet, Akşam, Vatan, Yön, Devrim, Türk Dili, Forum, Milliyet Sanat, Yeni Toplum, Demokrat Dergi ve gazetelerinde yazıları ve öyküleri yayımlanan Dursun Akçam'ın kitaplarının yeni basımları ''Arkadaş Yayınevi''nce yapılmaktadır.
Köylü anaların ve çocukların sorunlarını iki ayrı bölümde aktardığı "Analar ve Çocuklar" (1964; 1963 Karacan Armağanı) ve Doğu Anadolu kırsal kesimi insanlarının sorunlarının ele alındığı röportajlardan oluşan "Doğu'nun Çilesi'' (1965) tam anlamıyla bir röportajlar dizisiyken; röportaj havası taşıyan ve 17 öykünün yer aldığı "Maral''daki öyküler (1964), daha önceki röportajların öyküleştirilmiş biçimi gibidir. Bu öykülerde insanın içini sızlatan ve insanı acı acı güldüren yaşam kesitleriyle karşı karşıya geliyoruz. insanın Iokmasını boğazında bırakan acı gerçekler, dayak yemiş duygusu veriyor insana. Araştırma ve inceleme şansı veren röportajla etkileyici olacağını düşündüğü için bu türü seçmiştir.
"Sanatı toplum hizmetinde bir araç olarak görenIerdendir.'' O.
Sanatının temeli olarak gördüğü dil konusunda şöyle düşünür:
''Yazar, genel kuralları içinde Türkçe'nin en güzeIini, en doğrusunu, hakçasını yazan, yapan kişidir. Sözcüklere işlev, içerik kazandırmak, yeni sözcüklerIe dilimizi zenginleştirmek de yazarlık fonksiyonunun bir gereğidir. Gerçek bu olunca yazar, halk dilinde yaşayan canlı, renkli sözcükleri bir kıyıya atamaz... Köy insanını en iyi anlatan onun dilidir.''
Öykü havasının egemen olmaya başladığı öyküIerden oluşan ''Ölü Ekmeğı.'nden (1969) sonraki, kırsal kesim insanlarının ve köyden göç eden köylülerin sorunlarının araştlrıldığı röportaj-öyküler olan ''Taş Çorbası'' (1970) ile ''iç göç'' olgusuna değinmeye başIayan Akçam; 9 öykünün yer aldığı "Köyden indim Şehire'' (1973) ile bu olguyu derinleştirir. Özellikle, kente gidip de oğlunun tutuklu olduğunu öğrenince tüm dünyası yıkılan tipik baba Derviş Dede'den (Akova'dan Irgatları Derviş); kente göçen iki köylü ailesinin geçimsizliğinin işlendiği (Kaz Eti), Yeter Teyze'nin kente uyum sorunlarının ele alındığı (Köyden indim Şehire); küçük insanların yozlaşmalarının anlatıldığı (Üç Silahşor Kanunu); bir köy çocuğunun Köy Enstitüsü'ne girme çabasının ve köylünün memura yaklaşımının anlatıldığı (Köyün Enisdosu) öyküleri Dursun Akçam öykücülüğünün özelliklerini taşır.
O, "...Köy edebiyatı hikaye ve romanıyla artık kendisini tekrarlamaktan, monotonluğa düşmekten kurtulmalıdır. Kuru saptamalar, duygusal dövünmeler aşılmalıdır.'' der ve bu düşüncesini yapıtlarında hayata geçirir.
Dursun Akçam'ın özgün ürünleri olan röportajları ile bunları öyküleştirdiği yapıtları uzun süre iç içe yolculuk yapmıştır.
''Dursun Akçam'ın öykülerini okurken, ağladığınız yerde güler, gülerken ağlarsınız.'' diyor, aynı damardan beslenen, aynı gelenekten gelen dostu Fakir Baykurt.
"Kanlıdere'nin Kurtlan'' (1975; 1976 Türk Dil Kurumu Roman Armağanı) romanında, köyün ve köy insanlarının, kasaba ve kentle, kasaba ve kentin çeşitli katmanlardan insanlarıyla, kurumlarıyla ilişkisi anlatıIırken toplumsal yapı eleştirel bir gözlemle aktarılır. Susuzluğun kuraklıkla birlikte daha da yoksullaştırdığı, aç bıraktığı Çeşmir Köyü'nde köyün ağası Bekir'le ilçedeki parti başkanı Feramuz ve ildeki Milletvekili Haşim Beyin işbirlikleri sonucu oluşan katmerli bir sömürü vardır. 1950'Ii yıllardır. Bu üçlü; satın aldıkları ve kullandıkları kimi kişilerin, bir eşkıya tetikçi Altındiş Kör Haydar, bir veteriner (Hüsamettin) ve gazetecinin (Bozkurt) yardımıyla din sömürüsü yaparak köylülere amansız baskı kurmakta, onları sömürmekte, ezmektedir. Şarbon hastalığı yayarak köylünün hayvanlarının ölmelerine yol açarlar. Ta Osmanlı döneminden başlayarak köylülerin başına bela ağalığın Cumhuriyet kurulduktan sonra da devam ettiğini; inönü döneminde köye okul açıldığı, o dönemde öğretmen Resul'ün öldürüldüğü, sonra DP döneminde de ağalığın baskı ve zulmünün sürdüğü çeşitli olaylarla ve geri dönüşlerle anlatılır romanda. Kentte işçilik yapıp konuşmayı ve yasaları öğrenmiş olan Koca Mürsel'in oğlu Merdan'ın gelişiyle bir şeyler değişmeye başlatır. Köylüler artık yağmur duasına çıkmazlar, derenin önündeki ağanın kurduğu bendi yıktılar mıydı tarlalara su gelmeye başlayacaktır. Ağa'nın adamIarıysa köylüleri döver , jandarmaya tutuklatır. Ama köylülerin gözü açılmıştlr artık. Doğanın acımasızlığına eklenen egemen güçlerin temsilcilerinin baskılarıyla dayanılmaz hale gelen yaşamda uç veren soylu bir direnişini destansı romanıdır Kanlıdere'nin Kurtları.
Günce, anı ve gezi notlarından oluşan "Altta KaIanlar'' (197 4) ile faşist saldırılarda ezilen insanları anlattığı söyleşilerden oluşan "Kan Çiçekleri'' (1977) Akçam'ın 12 Eylül öncesi yayımladığı kitaplardandır.
12 Eylül ertesindeki dönemde Almanya'da basılan "Alaman Ocağı'', "Dağların Sultanı" ve "Öğretmeni Kim Öptü?'' adlı kitaplarında, Almanya'daki çeşitli uluslardan siyasal göçmenleri gülmeceyle anlatır. Almanya'dan kara gülmece öyküleri denilebilir bunlara. Baskıcı düzenlerden kaçıp Almanya'ya iltica etmiş olan çeşitli uluslardan ve kültürlerden gelen insanların ironik anlatımıdır bu öykülerde okuduğumuz.
Dizi öykülerle bir gülmece romanı bütünlüğü gösteren ''Generaller Birleşin" (Alan Yayıncılık, 1988), "Almanya'nın Hababam Sınıfı" altbaşlığıyla yayınlanır ve kitap Rıfat Ilgaz'a adanmıştır. Kitabın başına koyduğu "Kısa Açıklama"da şunları söyler Dursun Akçam:
''Güldürü diyoruz ama okuyanları gerçekten güldürebilecek miyiz? Güldürü sanatı ayrı bir ustalık isteyen zor bir zanaat. Öyleyse neden soyundun bu işe diyenler olabilir? Zorunluluktan kısacası. Daha önce iki dilde (Almanca-Türkçe) yayınladığım Alaman Ocağı adlı kitabın Türkiye'ye sokulması yasaklandı. Yine F. Almanya'da baskısı yapılan bir başkasının da baş kişisi bir Kürt olduğundan ulusal sınırlarımız içinde yayımlanması sakıncalı görülmüştü. Eh ne yapaIım, bu kez de böyle bir yolu, yasaksız, sakıncasız bir yolu denemek istedik. Biraz da akıllandık galiba! Kusurumuz hoşgörüle.''
Kitapta, politik nedenlerle Almanya'da yaşamak zorunda olan yabancılar için sekiz aylık Almanca dil kurslarından bir kesit anlatılır. Bu kurslara katılanlara Alman İş ve İşçi Bulma Kurumu (Arbeitsamt) her ay bir ücret ödemektedir. Ama kursların amacı yabancıIara Almancayı öğretmekten çok başbelası yabancıları bir süre bir yerde oyalamaktır .Günde beş saati buIan derslerin nasıl doldurulacağı da sorundur elbette. Ve bu kurslarda çeşitli ülkelerden gelen çeşitli yaş ve mesleklerden, çeşitli ideolojilerden insanların birbirIeriyle okul yöneticileri ve öğretmenleriyle ilişkilerinde bin bir gülünçlükler, ilginçlikler yaşanmaktadır. Kitaptaki bir roman bütünlüğünde anlatılan 15 dizi öykü böyle bir kursta geçen olayları hicvetmektedir. Akçam'ın ''hafif çitlekler'' dediği bu öyküler de gerçekten de bir Hababam Sınıfı ile karşılaşırız. Tanışma işIe başlayan Dişi Jokey'le süren öyküler olağanüstü ince alayla dolu olan Generaller Birleşin adlı bölümde olduğu gibi dünyada ve ülkemizde yaşanan olaylarla bütünleşerek sürer gider .Bir toplumsal taşlama da diyebiliriz bu öyküler bütününe.
12 öykünün yer aldığı "Sevdam Ürktü''de (Simavi Yayınları, 1992) Akçam, her biri için gurbet ve sürgün olan Almanya'da yaşayan Türk ve başka birçok ulustan göçmenlerin birbirleriyle ilişkilerini, inançlar, dilIer, siyasetler, ideolojiler ve kültürler arası çatışmaları alaycı biçemle gülmece öyküleri olarak aktarıyor. PoIitik göçmenlerden entellik taslayanlara, uyumsuzluk ve hiçlikle yaşama boşvermiş gençkızlarla delikanlılara uzanarak yaşanan insanlık dramından çizdiği tipIerle toplumun her kesimine göz atıyor. Yabancılaşmayla ve kültür bombardımanıyla karşı karşıya gelen insanların yaşadıkları sıkıntıları, düştükleri sevgi açlığını, bunalımları anlatıyor. Farklı kültür ve yaşam biçimi anlayışlarıyla süren cinsler arası ilişkilerdeki çarpıklıkları ve yoğun sevgi arayışını gülünç öğelerle zenginleştirerek sunuyor.
"Haley'' (Seçilmiş Öyküler, Arkadaş Yayınevi, 2002), Akçam'ın seçilmiş öykülerinden oluşuyor. Adını Antalya Film Festivali'nde Birincilik Ödülü alan öyküden alan bu kitaptaki öyküler, onun gülerken düşündüren ve köyden kente göç olayının insanlar üzerindeki etkilerini işlediğr öyküleridir.
''Ucu Ucuna Yaşam''da (Arkadaş Yayınevi, 2002) Türkiye'ye dönüşünde Almanya yıllarını yazan Akçam, 12 Eylül dönemi Türkiyesini yurtiçinde ve yurtdışında yaşayanları anlatır. Almanya'daki politik göçmenler, onların ülkede kalan aileleriyle ilişkileri, olağanüstü değişimlerin yaşandığı dünyada ve Türkiye'de başgösteren yeni çelişkiler, yeni ilişkiler, yeni düş kırık!ıkları arasında elbette güzellikler de fışıkıracaktır. Fışkıran bu güzelliklerden biri de büyüyen bir aşktır...
''Kafdağı'nın Ardı'' (Arkadaş Yayınevi, 2002): Sade, çarpıcı ve ustalıklı bir destan roman; dahası özyaşamöyküsel içtenlikli bir anlatı. Simurg söylencesinden yola çıkarak Kaf Dağı ile Kafkas Dağları arasında bir özdeşlik kuran Akçam'a göre, çaresizliğe yazgılı çocuk aradığı ışığa ulaşmak için birçok engeli aşmak zorundadır. Kafdağı'nın ardında doğanın hırçınlığı ve acımasızlığı ile birtakım insanların zalimliği ve baskısı altında olan insanların yazgısıdır sanki yoksulluk, açlık, çaresizlik içinde yaşamak. Bu insanların içinde, bu acımasız koşullardan kurtulmak için didinip duran bir köylü çocuğu vardır. Didinir, çabalar, çaresizliğe düştüğü çokça an olur ama sonunda aradığı ışığa ulaşır. O ışık Cılavuz Köy Enstitüsü'nün ışığıdır ve çocuğun kurtuluşu olacaktır Cılavuz.
Oğlu Alper Akçam şöyle diyor roman için:
''Kafdağı'nın Ardı, onun son ve yaşam felsefesini çocuksu bir gözle anlattığı başyapıtıdır diyebiliriz. Yazın yaşamının en olgunluğa ermiş anında çocukluğuna dönüp memleketini, kendini, birlikte yaşadığı insanları bir kez daha sorgulamış, hayatla bir son el daha oynamıştır .''
Bireyci, bunalımcı, soyut değildir onun tüm öyküleri, romanları; toplumsalcı, iyimser ve somuttur. Alaycılık, gülmece, kara gülmece öğelerinin yoğun olduğu görülür tüm yazdıklarında. Anadolu aydınlanmasının simge adlarından biridir o; kaygılı, öfkeli, isyankar, boyun eğmeyen, küskün, çığlıklar atan bir çocuk...
Aydınlığı sonsuzluğa aksın Dursun Akçam'ın.
BİLDİK YAŞAMA AYKIRI BİR DURUŞ; DURSUN AKÇAM
Alper AKÇAM
Aykırılığı doğumuyla birlikte başlar sanki. Doğum kaydı, nüfus cüzdanı, kendisiyle ilgili bilgi veren kitap tanıtımları, ansiklopediler doğum tarihi olarak 1930 deseler de, kendi anlatımı ve yakınlarından alınan bilgilerle gerçek doğum tarihinin 1927 olduğu anlaşılabilir. Yerel ağızla "halaoğlu" dediği, tüm çocukluğu, gençlik yaşamı boyunca birlikte olduğu, sonraki yıllarda da hep sevgiyle söz ettiği, memur çocuğu olduğu için doğum kaydı zamanında yapılmış, yıllar önce Erciyes dağında çığ altında kalarak ölen teyzesinin oğlu Prof.Dr.Mecit Doğru'yla ve onun ağabeyi Abdülkerim Doğru'yla karşılaştırıldığında, 1927 olan doğru doğum tarihine varılır...
Dursun Akçam'ın aykırılığı, bebekliğinde, çocukluğunda, gençliğinde, olgunluğunda, yaşlılığında, hastalığında, ölümünde, hiç aksamadan, duraksamadan sürüp gider. Kundağa sarılı bir bebek iken, akşamları yanan isli kandile atılır, ışığı tutmaya çalışırdı diye anlatırlardı o dönemlerini anımsayan yaşlı insanlar. Havaya kaldırılıp ateşe ve ışığa her yaklaştırılışında şen çığlıklar atarmış. İnsanları idolleştirmeyi, birer kült haline getirmeyi pek seven halkımızdan, köylüsü kadınlardan böyle dinlemiştik Dursun Akçam'ı. Sonra ölü evlerinden sıcak ekmek kollayan bir çocuk olarak kendi belleğindeki yerini alır Dursun Akçam. Açlığın soluğunu duyumsar bir yandan, bir yandan yüksek yaylalarını çevreleyen dağların arkasına ulaşmayı, uzak ülkeleri bulmayı, yeni ufuklarda yaşamayı kafasına koyar.
İlk öğrenciliği köydeki kuran kurslarıyla başlar. Kuranı baştan sona hızlı bir şekilde okuyabilecek derecede başarılı bir öğrenci olduğunu anlatırdı kendisi. Daha sonra köyde açılan geçici halk dershanesinde okuma yazma öğrenir. Dilenci sanısı ile bahçesinden kovalandığı Ardahan 23 Şubat İlkokulu'na dördüncü sınıftan öğrenci olarak girmek, o karalık köyde kendini dördüncü sınıfta okuyabilecek olgunluğa ulaştırmış olmak, ona yakıştırılan efsanemsi kişiliğin gerçeğe çok yakın duran bir parçasıdır.
1945 yılında girdiği Cilavuz Köy Enstitüsünü 1950'de bitirir. Cilavuz Köy Enstitüsü ve Enstitülük tini, binlerce yıldır tefeci bezirganlığın yalan dolan çıkar ilişkilerine bulanmış Anadolu için nasıl aykırı ve yakıcı bir ışık olduğunu, DursunAkçam'ı kucaklayarak, alıp iyice yükseğe, aydınlığa ulaştırarak kanıtlamış olmalı.
Işığa ve aşka pervane kimliği onu daha uzaklara sürüklemekte de gecikmeyecektir.
Kağızman Oluklu Köyü, kendi köyü olan Ölçek Köyü İlkokulu öğretmenliklerinden sonra 1956 yılında girdiği Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü'nü bitirir.
1958 yılında Ardahan Ortaokulu'na Edebiyat öğretmeni olarak atanır. Bir yıl sonra askerlik görevi başlar. Yedeksubay eğitimi için Ankara Etimesgut'ta bulunur. Daha sonra da önce Edirne Saray'da ve Kuleli Askeri Lisesi'nde edebiyat öğretmeni olarak askerlik görevini tamamlar.
1960 yılı güzünde Keskin Ortaokulu'na öğretmen olmuştur. Sonra Kırıkkale Lisesi'nde Müdür Yardımcısı ve edebiyat öğretmeni olarak görev yapar.
Kırıkkale yılları yazarlık için önemli ilk adımların atıldığı yıllardır aynı zamanda. 1963 yılında "Analar ve Çocuklar" adlı röportajla Milliyet Gazetesinin açtığı "En Önemli Yurt Gerçekleri" konulu yarışmada "Ali Naci Karacan Armağanı"nı kazanır.
1964 yılında bir adım daha atar Dursun Akçam. Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu'nun (TÖDMF) yönetim kurulundadır. 1965 yılında da Türkiye Öğretmen Sendikası (TÖS) kurucuları arasında yer alır. TÖS'ün yöneticisi ve ilk saymanıdır aynı zamanda. 1967 Kayseri Kongresi'nde ikinci başkanlığa seçilir.
Yetmiş bin üyeli TÖS, 1968 Öğretmen Boykotu'nda, yüz yirmi bin öğretmeni ülke çapında greve götürürken, Dursun Akçam en ön planda militan bir öğretmen olarak mücadele etmektedir.
O curcuna ve boykot yargılanması içinde, 1969 yılında "Ölü Ekmeği" adlı öykü kitabı yayınlanır.
12 Mart 1970 darbesinin ardından tutuklanır Dursun Akçam. Yedi ay kadar tutuklu kalır. Önce Mamak Muhabere Okulu'nda, daha sonra Mamak Askeri Cezaevi'nin "Vitrinlikler" denilen kısmında Fakir Baykurt, İlhami Soysal, Mümtaz Soysal, Osman Akol gibi döneminin önde gelen aydınlarıyla birliktedir. Muhtıra öncesi çalkantılarda, olası sol bir darbe içinde, adının Milli Eğitim Bakanı olarak geçtiği söylenir. 12 Mart sonrası sekiz yıl on ay hüküm giyer, ancak, Askeri Yargıtay tarafından aklanır.
Ankara Atatürk Lisesi edebiyat öğretmenliğiyle yeniden öğretmenliğe başlar, arkasından İncesu Ortaokulu'na sürülür. Arada açığa alınmalar, Ankara Olgunlaşma Enstitüsü öğretmenlikleri gelir.
1975 yılında "Haley" adlı öyküsüyle Antalya Film Şenliği'nde öykü ödülü dalında birincilik alır.
1976 yılından başlayarak Cumhuriyet, Milliyet, Akşam, Vatan gazetelerinde art arda yazılar yazar. Arkasından yayına başlayan Demokrat Gazetesi'nin sahipliğini ve yazarlığını üstlenir.
Aydınların, gazetecilerin art arda katledildiği günün siyasi karmaşasında Dursun Akçam'ın adı da sağ basında sıkça geçmekte, açıkça hedef gösterilmektedir. Art arda cenaze törenleri, faili meçhul cinayetler yaşanmaktadır. Demokrat kapatılmakta, zaman zaman yasaklanmakta, muhabir ve yazarları öldürülmektedir.Tedirginlikler, kuşkular, kaygılar egemendir yaşama. Her şeye karşın, yılgınlık, geri adım atmak söz konusu bile edilmez...
12 Eylül'den hemen sonraki günlerde bir yolunu bularak yurt dışına gider, Almanya'da yaşamaya başlar. Orada da Demokrat Türkiye yayını ile ülkesindeki cuntaya karşı demokrasiden, halktan yana mücadelesini sürdürür.
Tam on bir yıl ülkesinden uzakta yaşamak zorunda kalır. Almanya'da da art arda kitapları yayınlanır, çeşitli kentlerde söyleşilere, edebiyat toplantılarına katılır.
1991 yılında, hakkında açılan davaların tamamı düşmüş olmasına karşın ülkesine döndüğü gün yeniden tutuklanır. Artık ilerlemiş yaşına karşın, birkaç gününü emniyet sarayının kuru banklarında geçirmek zorunda kalır. Özgür kalıp yeniden Almanya'ya çıktıktan sonra, geri dönüşte yeniden gözaltına alınır. Dursun Akçam'ın yakasını bir türlü bırakmamaktadır birileri...
Çok yakın zamanlara kadar memleketi Ardahan'dan istediği tüm belgelerde, nüfus kayıtlarında aranan kişi olduğuna dair notlar düşülmeye devam edilmiştir.
|
|
Büyük bir karmaşa içinde geçmiş yaşamı boyunca kalemini de hiç elinden düşürmemiştir Dursun Akçam. Binlerce kilometre ötelere savrulurken, gözaltılar, yargılanmalar yaşarken kitapları yayınlanmakta, ödüller almaktadır bir yandan. Politik mücadele adamı Dursun Akçam, öğretmen Dursun Akçam, yazın adamı Dursun Akçam, gazeteci Dursun Akçam, öğretmen örgütçüsü Dursun Akçam'ın kimlikleri birbirine girmiştir.
Kitaplarının yayın tarihini hayatından ayrı bir sıraya koymak daha uygun olabilir:
1964 Analar Ve Çocuklar (Röportaj) - 1963 Karacan Armağanı
1964 Maral (Öykü)
1965 Doğu'nun Çilesi (Röportaj)
1969 Ölü Ekmeği (Öykü)
1970 Taş Çorbası (Röportaj, Öykü)
1973 Köyden İndim Şehire (Öykü)
1975 Haley (Öykü) / Antalya Altın Portakal Ödülü
1975 Kanlıdere'nin Kurtları (Roman) - 1976 Türk Dil Kurumu Roman Armağanı
1974 Altta Kalanlar (Günce, Anı, Gezi notları)
1977 Kan Çiçekleri (Röportaj, Gezi notu, Söyleşi) - Oyunlaştırılmıştır
Almanya Yılları / Alaman Ocağı (Röportaj, Öykü)
1988 Generaller Birleşin - Öğretmeni Kim Öptü (Gülmece)
Almanya Yılları / Dağların Sultanı (Roman)
1992 Sevdam Ürktü (Öykü)
2000 Ucu Ucuna Yaşam (Roman)
2002 Kafdağı'nın Ardı (Anı roman)
Son yapıtı Kafdağı'nın Ardı'yla hayat yolunun sonundan yeniden başına dönme gereği duyar sanki Dursun Akçam. Daha çok yazacağını söylemektedir çevresine, tasarılarından söz etmektedir ama içerde bir yerde yaşam onun için öyle bir acı oynamaktadır ki, kendine bir türlü itiraf etmek istemediği ama Kafdağı'nın Ardı'ndaki biçemiyle sezer gibi olduğu bu gerçek, gün yüzüne çıkmakta gecikmeyecektir. Kafdağı'nın Ardı, onun son ve yaşam felsefesini çocuksu bir gözle, en yalın dille anlattığı başyapıtıdır diyebiliriz. Yolculuk sondan yeniden başa dönmüştür ama yaşam bir kez daha şans vermeyecektir ona. Yazın yaşamının en olgunluğa ermiş ânında, çocukluğuna dönüp memleketini, kendini, birlikte yaşadığı insanları bir kez daha sorgulamış, hayatla, oyun olduğunu bilirce, bir son el daha oynamak gereği duymuştur. Oyun gerçekten de bitmiştir. Çarıklı çocuk, geldiği yere Kafdağı'nın ardına geri dönecektir.
Hastalığının tanısı konduğunda, o, artık çok fazla yaşayamayacağını biliyordu. Hasta bir insanın yapması, uyması gereken hiçbir kuralı, hiçbir içe çekilişi yaşamak istemedi. Hasta Dursun Akçam'a bu dünyada yer yoktu. O bir isyancı olarak doğmuştu, öyle ölmek istiyordu. Pek gören olmadı hasta yüzünü, hasta kimliğini. İki ay gibi kısa bir sürede, tüm dünyaya, onu yaşam sevincinden uzak tutan bedenine öfkeler savurarak ayrıldı aramızdan.
Işıklı göklerden, yıldızların arasından göz kırpıyor şimdi bize, adaletsiz her şeye ve herkese ta yürekten haykırışlarla sövmemizi istiyor. Işığın bol olsun sevgili babam...
KAF DAĞININ ARDINDAKİ DEV: DURSUN AKÇAM
İbrahim DİZDAR
19 Eylül 2003'te, güneşli, sıcak bir Ankara öğlesinde bir tabutun çevresinde toplananlar az sonra toprağa verecekleri kişinin yalnızca soğuk, cansız bir beden olmadığının bilinciyle bekliyorlardı. Toprağın sonsuz karanlığına armağan edecekleri, bir simgeydi; yaşamlarından bir büyük parçayı, coşkulu, heyecanlı, umutlu, iyimser, dövüşken bir parçayı da alıp götürecekti o simge. O toprakta yeniden yeşerir miydi geçmiş zamanları artık? Bu sorunun yanıtı yoktu; herkes tekti ve bir daha yeşermiyordu. Belki filiz sürerdi bir yerlerden; bir ışkın parlayıp geliverirdi güneşli bir ilkbahar sabahı… Ama giden gidiyordu şimdi. Bu kez gidenin adı Dursun Akçam'dı; coşkunun, heyecanın, umudun, iyimserliğin ve dövüşkenliğin adıydı. O gün cami avlusunda konuşmadan, Anadolu'nun o bilinen suskunluğuyla birbirlerine bakan yaşlıların neden sustuklarını kaç kişi anlayabilirdi?
Susuyorlardı; çünkü içlerinde haykırışlar vardı. Bir miting vardı içlerinde. Bu cenaze töreni de neydi ki? Onlar 1969 yılında, büyük öğretmen mitingindeydiler. On binlerce eğitim emekçisi, kürsüden yükselen o haykırışa, Fakir Baykurt'un seslenişine bütün yürekleriyle katılıyorlardı. Şimdi duydukları o sesti:
"En gür sesimizle bağıracağız. İşitmezlerse, bizi işiten halkımız, onlara işittirmesini bilecek. Çünkü gelecek yakın günler, o mutlu günlerdir(…) Gerçek ihtiyaçlarımız dururken istihdam edemeyeceğimiz kadar çok imam ve hatip yetiştiren eğitim düzenini istemiyoruz(…)Eğitimi halk için devrim için bağımsızlık için uygulayacağız. Atatürk'ün gösterdiği yönde ileri, tam bağımsız ve gerçekten demokratik ve devrimci bir Türkiye için uygulayacağız(…)Atatürk ve anayasa rehberimiz, Türk halkı desteğimizdir."
Soğuk, bulutların birikip birikip yağmura dönüştüğü o şubat günü, Ankara'nın zemheri soğuğunu ciğerlerinde ateşe dönüştüren anda bırakacaklardı kendilerini:
"Devrimci Türk öğretmeni olarak ulusumuzu geri kalmışlıktan kurtarmak için hep birlikte var gücümüzle çalışacağız. Halkımızı iç ve dış sömürüden kurtaracağız. Ülkemizi, Atatürk'ün gösterdiği yönde, ileri üretim ve yönetim aşamalarına ulaştıracağız. Bütün karşı güçlere rağmen, tarihsel görevimizi başarıyla yapacağımıza ant içeriz!"
Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) İkinci Başkanı Dursun Akçam'ı da kürsüde, bu anda var gücüyle katılırken görmüşlerdi.
* * *
O gün 42 yaşında olan Dursun Akçam, şimdi bu sonbahar öğlesinde yaşamının devingenliğine hiç yakışmayan bir sessizlikle öylece yatıyordu. Başkentin göğünde bulutlar birikiyordu. O gün de bulutlar biriktikçe birikiyor, yağmura, kara hazırlanıyordu. Türkiye'nin dört bir yanından gelmiş alanı doldurmuş on binlerce öğretmene bu başarıda payının olduğunu kimselere itiraf edemeden övünçle bakmıştı. Türkiye ayaktaydı. Öğretmenler ayaktaydı. "Ölü Ekmeği" adını verdiği öyküler toplamı yayımlandı yayımlanacaktı. Yalnızca devrimci bir öğretmen değil yazardı o; birkaç yıl önce 1963'te Milliyet gazetesinin Ali Naci Karacan Ödülünü almamış mıydı röportaj dalında? Geç başladığı okuryazarlık serüveninde araya kapatmak için ne çok yazmıştı.
7 yaşında Kuran-ı Kerim'i ezberlemişti. Bu başarısından ötürü müezzinlik yapıyor, mukabele okuyordu. Ama okuryazar bile değildi. Açtı da. Dağdan bayırdan ot toplayıp kaynatıp yiyorlardı. Öğrenmişti ki cennette her bir yiyecek vardır. Yine duymuştu ki birilerinden, çocuklar ölürse melek olurlar ve doğrudan cennete giderler. Bu çıkarsamayla ölmeye yatmıştı. Yemiyor içmiyor ölümü bekliyordu. Ama tutkuyla bağlandığı Allah nedense ona cennetin kapılarını açmamakta direniyordu; ot kaynatıp yemeğe mahkûm ediyordu.
Türkiye, cumhuriyetle birlikte büyük adımlar atıyordu o çocukken. Yazısını, dilini, yaşam biçimini değiştiriyordu. Millet Mektepleri açılmıştı her yerde; koca koca insanlar akşamları halk dersanelerine gidiyor, "a" yazmayı "b" yazmayı öğreniyorlar, öğrendikçe seviniyorlardı. Kalpaksız Kuvayımilliyeciler en ücra köşelere kadar aydınlanmayı taşımaya ant içmişlerdi. Kars'ın unutulmuş bir köyünde, sabahtan akşama hafızlık yapan Dursun'a da ulaşacaktı o ışık; halk dershanesinin penceresinden bakacak ve gördüğü harflere, sözcüklere şaşıracaktı.
Okuma yazmayı öğrenince Ardahan'daki ilkokula gitmek istemişti. Ama öylesine perişan bir haldeydi ki onu "dilenci" sanıp okulun bahçesinden dışarı atmışlardı. Ama o vazgeçmemiş, kabul ettirmişti, köyünden Ardahan'a 14 km'lik yolu çarıklı ayaklarla teperek, dördüncü gidişinde kendini okula; hem de 4. sınıfa! Ardından, binlerce köylü çocuğunun yazgısını değiştiren Köy Enstitüsüne gitmişti. Edebiyatın büyüsüne kapılmıştı burada. Dünyayı, yaşamı tanımıştı. 1956'da da Gazi Eğitim Enstitüsünün Türkçe Bölümüne girmişti. Cumhuriyetin başkentinden yeniden Anadolu'ya giderken artık devrimci bir öğretmendi.
Milliyet gazetesi 1963'te, kurucusu Ali Naci Karacan için "En önemli yurt gerçekleri" başlıklı bir yarışma açmıştı. Bu yarışmaya "Analar ve Çocuklar" başlıklı bir röportajla katılıp birinci olmuştu. Yurt gerçeklerini dile getirdiği bu röportajın ardından yazmaya hız vermişti. Bu röportajını da içeren ilk kitabı, 1964'te, aynı adla yayımlanacaktı. Ancak aynı zamanda devrimci bir öğretmen olduğunu, onca yokluk içinde ona okuma olanağı veren halkına karşı sorumlu olduğunu da unutmamıştı. O yıl Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonunda yönetim kurulu üyeliğine seçilmişti. Bir yıl sonra kurulacak Türkiye Öğretmen Sendikası (TÖS) yaşamının akışını da belirleyecek bir örgütlenmeydi.
1969 yılındaki baskılar, yıldırmalar, sürgünler, tehditler canlarına tak demişti. Büyük bir eğitim ordusuydular; aydınlığın gücüydüler. TÖS Yürütme Kurulu toplanmış, tarihsel bir bildiri yayımlayarak bütün öğretmenleri 15-18 Aralık tarihleri arasında boykota çağırmıştı. Kendisinin de yazımına katkıda bulunduğu o bildirinin en can acılı noktalarını hiç unutmamıştı yaşam boyu: "Bundan sonra öğretmenlerimize düşen, başlarını kaldırmak, tarihin ve Türk milletinin önünde son sözünü söylemektir."
Bedenini hızla tüketen hastalığı döneminde bile bu tümceleri anımsadığında ruhundan bedenine bir güç akardı sanki. "Çünkü öğretmen yalvarmaz. Öğretmen boyun eğmez. Öğretmen el açmaz. Öğretmen Almanya'ya, Hollanda'ya işçi çöpçü gitmez. Öğretmen dövülmez. Öğretmen yakılmaz. Öğretmene kıyılmaz. Öğretmen sürülmez. Öğretmen DERS verir."
110.000 öğretmen katılmıştı bu boykota. Bu Türkiye tarihinde bir ilkti. İktidar gecikmesizin harekete geçmiş ve 50.000 öğretmen hakkında soruşturma başlatmıştı. Binlerce eğitimci türlü cezalara çarptırılmışlardı. Kendisi de yargılanmış ve aklanmıştı ama bu büyük boykotu örgütleyen, ülkeyi sarsan örgütün öncü kadrosu için de elbette işaret konmuştu; zamanı gelince gereği yapılacaktı(!)
O zaman, çok değil bir buçuk yıl sonra gelecekti: 12 Mart darbesi…
Darbe ve işkenceler
Türkiye'nin önde gelen devrimci aydın, düşünür, bilim adamı ve sanatçıları 12 Mart Darbesinin ardından gözaltına alındı, tutuklandı ve sudan gerekçelerle yargılanmaya başlandı.
Dursun Akçam da 5 Temmuz 1971'de gözaltına alınmıştı. Önce Mamak Muhabere Okulu'nda, sonra Mamak Askeri Cezaevi'nde kalmıştı. Burada TÖS Davası'ndan yargılanmış, 17 Aralık 1971'e kadar tutuklu kalmıştı. İddianameyi adı çok bilinen bir savcı hazırlamıştı: Baki Tuğ. İddianameye göre TÖS'lüler Marksist Leninisttiler; Türkiye'ye Komünizmi getirmek için örgütlenmişlerdi. Sıkıyönetim Komutanlığı 2 Numaralı Askeri Mahkemesi'nde yargılanmışlardı. Yargılama 1972'de sonuçlanmıştı.
"Gerekçeli Hüküm Kararı"nda kendisine ilişkin bilgiler okunurken elinde olmadan gülümsemişti. Böyle uzak, yabancıydı kendine:"Dursun Akçam. Eyüp oğlu, 1930'da Seyehat'tan doğma, Ankara, İçcebeci, Uzun Gemiciler Sokak'ta mukim. Evli, çocuklu"
Davada böyle tanımlanmış ve altında imzasının olmadığı bir bildiriyi yazmakla ve TÖS'ü Marksist Leninist bir örgüt haline getirme suçlanmıştı. 8 yıl 10 ay ceza verildiğinde içinde bir dal kırılmış, üzünce boğulmuş ama yurdunu sevmenin, inandığı doğrular için savaşım vermenin bir bedeli olduğunu da düşünmüştü.
Altında imzasının olmadığı bir bildiriyle ve aslı, kanıtı olmayan bir suçla yargılanıp ceza alması hukuksal açıdan gülünçtü. Nitekim, Askeri Yargıtay bu cezayı bozmuş ve şu yargıya varmıştı.: "Sanığın, TÖS örgütünü illegal hale getirip sevk ve idare ettiğine dair dava dosyalarında aleyhinde yeterli delil bulunmadığından müsnet suçu delil yetersizliği nedeniyle teşekkül etmediğinden BERAATİNE karar verilmesi icap ederken TCK'nin 141/1 maddesi uyarınca tecziyesine karar verilmesi yasaya uygun görülmediğinden çoğunluk kararına uyulmamıştır"
Bu karar bile, hukukun ve yasaların zorlanarak mahkûm edilmek istendiğini açıkça gözler önüne seriyordu. Yine de özgürdü işte artık.
Cezaevinde kaldığı sürece yaşadıkları, gözlemledikleri, yaşamının en acılı dönemini oluşturmuştu.
Cezaevinde "Vitrinlikler" denilen koğuşta ülkenin önde gelen aydınlarıyla kalmıştı. Burası bir cezaevi koğuşundan çok bir okulu andırıyordu. Ama okulun öte yüzünde acılar vardı. Tam bağımsızlığı isteyen, Atatürk'ün devrimciliğini savunan ve yaşama uygulamaya çalışan biri olarak işkencelerden de geçirilmişti.
Yeni dönem yeni görevler
Dursun Akçam aklandıktan sonra Ankara Atatürk Lisesi'nde göreve başlamıştı. Ancak Milliyetçi Cephe Hükümeti, onu çalıştığı yerden almış ve İncesu Ortaokulu'na sürmüştü. Burada da rahat vermemiş, açığa almıştı. Bir süre sonra da Ankara Olgunlaşma Enstitüsü'ne atanmıştı. Mesleğinden kopartılmak, bıktırılmak istenmesine karşın o ısrarla sürdürmekteydi eğitimciliğini.
Öte yandan edebiyatın büyülü evreninden de uzakta durmamış, "Haley" adlı öyküsüyle Antalya Film Şenliği'nde öykü dalında birincilik ödülünü kazanmıştı. Bu ödülden iki yıl önce, 1973'te de "Köyden İndim Şehre" adlı yapıtı yayımlanmıştı. 1975'te de bir romanı yayımlanacaktı: Kanlıdere'nin Kurtları… Kanlıderenin Kurtları'da 1976 Türk Dil Kurumu Roman Ödülü'nü alacaktı.
Türkiye de bu dönemde kanlı bir dereye dönüşüyor, ortalığı kurtlar kaplıyordu. Devrimci yükseliş sürerken, bu yükselişi durdurmanın yolu olarak faşist şiddet seçilmişti. Ülke bir kargaşanın içine sürüklenmekteydi.. Dursun Akçam, bu dönemde Cumhuriyet, Milliyet, Akşam ve Vatan gazetelerinde yazılar yazmaktaydı.
Devrimci bir gazete yönetmek
1978'de yayın yaşamına başlayan devrimci günlük gazete Demokrat'ın künyesinde "Sahibi: Dursun Akçam" okunur. Bu elbette ki bugünkü anlamda bir gazete sahipliği değildir; o yasal bir zorunluluktur. Kurucularına göre bu gazetenin asıl sahipleri devrimcilerdir, halktır. O günleri yıllar sonra kendisi şöyle anlatacaktır:
"12 Eylül 80 öncesinin hareketli günleri yaşanıyordu ülkemizde. 12 Mart 71 kıyımından geçen aydınlık kesim, yeniden toparlanabilmişti. Kitlelerin bilinç düzeyi yüksekti (…) Çelişkiler çok sertti. İnsanca, uygarca bir düzen uğruna canlarını ortaya koyan 'devrimci gençlik'le, onlara, 'komünist!' diyerek saldıran 'devletin yardımcısı' ülkücü-milliyetçi örgütlenmeler arasında kıyasıya bir hesaplaşma vardı. Doğal ki devlet de yardımcılarından yanaydı. İşte böyle bir ortamda, 70 ortak bir araya gelerek, kurduğumuz bir yayın şirketi ile 'Demokrat' gazetesini yaşama geçirdik. Şirket adına, bu gazetenin sahibi ve yönetmeniydim. Kurucular arasında Aslan Başer Kafaoğlu, Emil Galip Sandalcı, Gülten Akın gibi daha birçok yazar, sanatçı aydınlar da vardı. Gazete, İstanbul'da ofset basılır, Türkiye'nin her yanına dağıtımı yapılırdı. Ortalık toz dumandı. Yaratılan birtakım provokasyonlarla olayların içine itilen, gözü kara gençler toplanır, gözaltı hücrelerinde işkence tezgâhından geçirilirlerdi. Giderek, 'Anarşi ve terörü durdurmak amacı ile' bazı illerde sıkıyönetim ilan edildi. Ankara Sıkıyönetim Komutanı Recep Paşa, Demokrat gazetesinin yayınından çok rahatsızdı. Solcuların, yurtsever aydınların üstünde estirilen devlet terörünün, işkencenin üstüne üstüne gidiyorduk."
Demokrat gazetesi faşizmin tuzaklarını, oyunlarını halka duyuran, devrimsi seslenişi yükselten bir gazete olmuştu. Ülkenin önde gelen aydınları, düşünürleri, bilim adamları bu gazetede yer almışlardı. Elbette ki bu iktidarın dikkatini çekiyordu. Gazete sıkıyönetim komutanlıklarınca yasaklanıyordu. Dursun Akçam da ölüm tehditleri almaya başlamıştı.. Akçam için armağan kitap hazırlayan Vecihi Timuroğlu o dönemi şöyle anlatır:
"Aydınların, gazetecilerin art arda katledildiği günün siyasi karmaşasında Dursun Akçam'ın adı da sağ basında sıkça geçmekte, açıkça hedef gösterilmektedir. Art arda cenaze törenleri, faili meçhul cinayetler yaşanmaktadır. Demokrat kapatılmakta, zaman zaman yasaklanmakta, muhabir ve yazarları öldürülmektedir. Tedirginlik, kuşkular, kaygılar egemendir yaşama."
Bu tedirginlik, kuşku ve kaygılar içinde Dursun Akçam darbenin ayak seslerini işitmektedir bunca yılın deneyimiyle:
"Bir ayağım üzengideydi. Ülkeyi kurtarmak bir yana, paçayı kurtarmanın derdine düşmüştüm. 27 Mayıs 1960 hareketini güle oynaya karşılamıştık. O zaman T.Ö.D.M.F( Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu) merkez yönetim kurulundaydım. Özellikle Köy Enstitüsü çıkışlı öğretmenler, DP. İktidarının on yıllık zulmünden kurtulmuş olmanın sevincini yaşıyorlardı. Çünkü onlar, Köy Enstitülerini yıkmakla kalmayarak, bu enstitülerde yetişen öğretmenleri de yok etmek istiyorlardı. On yıl aradan sonra gelen 12 Mart 1971 darbesinde ise bizim aile payına düşeni fazlasıyla almıştı. Ben TÖS'ün(Türkiye Öğretmenler Sendikası) ikinci başkanıydım. Mamak Sıkıyönetim Askeri Mahkemesinde sekiz yıl, on ay, yirmi gün hüküm giymiştim. Yeni darbenin daha bir beter geleceği ayak sesinden belliydi. İşkence görmek, bir daha zindanlara düşmek istemiyordum. Ancak birinci derecede sorumlusu olduğum demokrat gazetesini, tüm çalışanlarıyla bırakıp bir yana ayrılamazdım."
12 Eylül Darbesinin beklenen de çabuk geldiğini bir gün önce öğrenecektir. Hemen gazetenin İstanbul bürosunu arar ve durumu bildirir. Peki kendisi ne yapacaktır? 12 Mart'taki gibi cezaevine kapatılmasına, işkencelerden geçirilmesine izin mi verecektir? Bunu düşünür uzun uzun. Ve kararını verir: Hayır, teslim olmayacaktır!
" Yeşil pasaportum hazırdı. Yurtdışına çıkabilmem için Merkez Bankasına yüz dolar yatırıp pasaportuma işletmem gerekiyordu(…)Valizi hazırladım, soluksuz Esenboğa Havaalanına vardım, saat, 19.30. Bilet için dış hatlarda boşuna zorlandım durdum. Yurtdışı seferleri durdurulmuştu! Döndüm, dolaştım, 21.00 İzmir uçağında ancak bir yer bulabildim. Orada bir gurup gazeteci, Bülent Ecevit'i bekliyordu, bir yerlere gideceklerdi. Nedense, Ecevit bir türlü gelmiyordu. Belki de göz hapsine alınmıştı. Basın danışmanı Turhan'ın canı çok sıkkındı. 'Yarın darbe var!' dedim, öfkelendi, 'Her Allah'ın günü ayni tevatür uçurulur!' dedi. Onu inandırmak zorunda değildim. Ben kendi başımın çaresine bakmalıydım.
Uçak biraz gecikmeli kalktı. İzmir havaalanı, oradan otobüs garajı derken, saat 23.00'ü geçiyordu. Amacım, darbeye yakalanmadan Kuşadası'na, ulaşmaktı. Eşim Perihan'ın emeklilik ikramiyesi üstüne, benim de haksız tutuklanmaktan dolayı yargı kararı ile aldığım kırk bin lira 'tazminat'ı ekleyerek bir yazlık alabilmiştik. Arta kalan borcumuzu da taksitle ödeyecektik. Gel gör ki adaya hiçbir vasıta yoktu. Basmahane'de otel işletmecisi dostum Selahattin'i buldum belki bir yardımı olurdu? Tüm zorlamasına karşın, gece orada sabahlamak istemedim. Otel benim için tehlikeliydi. Yine Selahattin'in çabası ile Aydın'a giden bir otobüse binebildim. Selçuk'ta inecektim, oradan Kuşadası'na...
Gecenin ikisi, Selçuk kapkaranlık. 25-30 km.'lik yolu, taksi ile gitmekten öte çarem yoktu. Sağa sola seğirttim, bir taksi bulabildim. Şoför mahallinde iki genç yan yana oturuyordu. Bakışları bir tuhaftı. Çengel bıyıklarından ikisinin de ülkücü kahramanlardan oldukları anlaşılıyordu. Onlardan, Ankara'da yalnız olduğum bir gece, 'Polis!' diyerek evin kapısını tekmelerken, ben dördüncü kat balkondan, urganla sarkarak kendimi zor kurtarabilmiştim. Darbeden kaçayım derken, canımdan da olabilirdim. Tabana kuvvet uzaklaştım. Bir çaresizlik içinde gözlerimi çevrede dolaştırırken, bir dükkânda ışık gördüm. Çekinerek yaklaştım, Orta yaşın üstünde badem bıyıklı bir kişi aptes alıyordu. Kuşkusuz MSP'liydi(Milli Selamet Partisi)! Çocukluğumda sofuluğum vardı, camide müezzinlik yapmıştım. İçeri girerek MSP selamı verdim. Onların dili ve kültürleriyle kolayca diyalog kurabildim. Adam oturmamı söyledi. Namazını kılar kılmaz, motoru hırlayan eski arabasıyla beni Kuşadası'nda evimin önüne bıraktı. Ücret ödemek istedim, almadı, 'Biz din karındaşıyız' dedi, o, para yerine sevap kazanmıştı. Kimi kez, 'gerici' denilerek suçlanan bu insanların, böyle güzel yanları da vardı. Umulmadık bir saatte evdekileri uyandırdım. İzmir Milletvekili Ferhat Aslantaş'ın eşi Rabia da bizdeydi, 'Ferhat'a niye haber vermedin!' diyerek dövünmeye başladı. O, milletvekiliydi, bir şey olmazdı gibilerden sözler ettim. Yorgundum, sırtüstü uyuklarken, Perihan uyandırdı, 'Haydi gözün aydın, seninkiler geldi!' dedi. Radyodan marşlar okunuyordu. Saat dört dolayında falan olmalıydı. Sokağa çıkma yasağını konmuştu. İkinci bir emre kadar kimse evinden dışarı çıkmayacaktı. Neyse ki yeni tamamlanan yazlığımızda, fırsat bularak kalamadığım için meskenimiz henüz mimlenmiş sayılmazdı. Yasak kaç gün sürdü, şimdi anımsayamıyorum. Ya sabır çekerek yasaklı günleri tükettikten sonra İzmir'e giderek Ferhat'ın akrabalarında birkaç gün saklandım. TÖS'ün yıllarca Ege bölgesi temsilciliğini yapmış, değerli bir arkadaşımdı Ferhat. Orda sıkıyönetim bildirilerinden, yurtdışına çıkış izni verildiğini duydum. Ancak kolluk kuvvetlerince arananlar, anarşistler, teröristler bu haktan yararlanamayacaklardı. Benim iş yine yaş sayılırdı, çıkışta enselenebilirdim. Tekrar Kuşadası'na döndüm. Bir yolunu bularak limandan bir gemi ile kaçmayı düşünüyordum. Bindiğim otobüs, yolda bir iki kez denetlendi, ama askerler yaşını başını almış kravatlı bir bürokrattan pasaport sormadılar. Onlar daha çok gençleri sıkıştırıyorlardı. O günlerde komşumuzun oğlu Necdet, son model bir mersedesle anasını, babasını, iki yaşında oğlunu Almanya'ya götürmek içir gelmişti. Ben Necdet'i Frankfurt'ta katıldığım, 'Türkiye'de Bozkurtlar Almanya'da Dazlaklar' konulu bir toplantıda, 'devrimci' kardeşi Bayram nedeni ile tanımıştım. Necdet, Almanya'da bir benzin istasyonu çalıştırıyor, bir yandan da firmaların yeni arabalarını pazarlıyordu. Onun öyle devrimcilikle falan bir ilgisi yoktu. Yeni arabasıyla beni adada dolaştırırken sıkıntımı anlamıştı Necdet: 'Ben seni Almanya'ya götürebilirim amca!' dedi. Napoli'ye değin Feribotla gideceklerdi. Üç kişilik biletleri hazırdı, 'Sen benim oğlanın kamarasında yatarsın, ötesini ben şey ederim...'
İnansa mıydım? Benim zanlı durumum, pasaport kontrolü falan! Tüm bunlar Necdet için hiç de önemli değildi: 'Olmazsa, babamın pasaportunu sana veririm. Sınırı geçtikten sonra da kendi pasaportunu kullanırsın. Ben babamın işini şey ederim!' Nasıl şey edecekti? Babası ile aynı yaşlarda olsak bile adamın pasaportundaki fotoğraf bana hiç benzemezdi. Kendi elimle yakayı ele vermez miydim? Necdet'in canı sıkıldı: 'Gıcık yapma amca, benim liman gümrüğünde tanıdıklarım var, anladın mı?' diye çıkıştı, 'Sen hiç merak etme, ben her şeyi, şey ederim!' Ekledi: 'Hazırlan, yarın yola çıkıyoruz!' Bir fırsat ayağıma gelmişti. Ne olursa olsun denemeliydim. Kaygı, korku, biraz da kurtuluş umudu içinde İzmir Limanına geldik. Necdet kısa bir süre için yanımızdan ayrıldı, uzun sürmedi, döndü geldi. Çıkış kapısı birden aralandı. Limanda bekleyen feribotu gösterdi: 'Sen çık orada bekle, ben öteki işleri şey edeyim!' dedi. Ben gemiye doğru adımlandım, kapı arkamdan çat diye kapandı. Perihan da birlikte gelmiş, beni uzaktan izliyordu. Feribotun içinde personelden başka kimseler yoktu. Gözler üstüme çevrilince, kendime sivil polis süsü vererek gemide çalımla kaçak aramaya başladım. Onlar sessizce, biraz da çekinerek beni izliyorlardı. Denetimim epeyce uzun sürdü. Neden sonra kapılar açıldı, yolcular akın etti, tomsonlu askerler de birlikte... Askerlerin gözleri, kuşbakışı geçiyordu üstümden. Onların derdi gençlerdi. Kuşkulandıklarını, iğnenin deliğinden geçiriyorlardı. Bıyıklı esmer bir delikanlıyı yakalayıp, karga tulumba götürdüler. Gemi hareket etti, Necdet kulağıma eğildi: 'Köşeyi döndün amca!' dedi, sigara verdi.
Feribotta günler, geceler geçmek bilmiyordu. Zamanı saniye saniye tüketiyordum. Giderek yaptığım işten utanç duymaya başlamıştım. Gazetede çoğu ücretsiz çalışan o yiğit insanları, evde karımı, gencecik militan iki oğlumu Alper'i, Cahit'i ateş çemberi içinde bırakmış da ben nereye kaçıyordum! Zaman zaman bağırasım geliyordu, Ben buradayım hey, gelin yakalayın! Âmâ olduğundan kuşkulandığım kara gözlüklü kişinin o garip bakışları üstüme çevrilende korkuyordum. Türk feribotundaydık. Yolcular arasında dedektiflerin dolaştığı söyleniyordu. Ben barda Necdet'in zengin içkili sofrasından hiç kalkmak istemiyordum. Solcular, 'bölücü ve yıkıcılar' öylesine çok paralı olamazlardı! Tek avuntum, ortalık yatıştıktan sonra, taş çatlasa bir, bir buçuk ay içinde ülkeme gerisin geri gelirdim."
Oysa tam 12 yıl boyunca ülkeye ayak basamayacaktı. Almanya'daki yaşamının yakın tanıklarından Deniz Kavukçoğlu, o günlerini şöyle yazacaktı sonradan:
"Almanya'daki ilk yılları büyük bir koşuşturma içinde geçti. Bir kentten diğerine, izleyicilerin çoğunluğunu yurttaşlarımızın oluşturduğu siyasal konferanslara, açık oturumlara, yürüyüşlere katıldı. Demir Özlü, Ömer Polat, Şanar Yurdatapan gibi aydınlarla birlikte 'Demokrat Türkiye' adlı bir gazetenin yayımlanmasına öncülük etti, yazılar yazdı."
Bir şarkının ardı sıra
Akçam, yurtdışında da devrimci savaşımın içindedir ama içinde büyüyen yurt özlemi, gurbette olma duygusu da çok ağırdır. Bir an önce yurda dönebilme düşlerinden güç almaktadır. Ama zaman uzadıkça uzamakta, bir türlü dönememektedir. Yurt özlemini biraz olsun gidermenin, kendini avutmanın bir yolunu bulur, kendisi gibi sürgün yaşamı içindeki Deniz Kavukçuoğlu ve Faruk Çiftçi'yle birlikte: Yunanistan'ın Türkiye'ye en yakın adasına gitmek…
Giderler… Uzaktan uzağa Türkiye'yi izlerler:
"Tuhaftı ama sanki sözleşmişçesine hiçbirimiz Türkiye'nin sözünü etmiyorduk. Bu durum birkaç gün sürdü. Sanırım dördüncü günün akşamıydı. Dışarıya yemeğe çıktık(…) Bilenler bilir, yurt özlemini hep en akla gelmedik zamanlarda en akla gelmedik rastlantılar çağrıştırır. O akşam da öyle oldu(…)Üçüncü dördüncü kadehlerden sonra günlerdir içimizde bastırdığımız özlemlerimiz de boşalmaya, taşmaya başladı. Nerede olduğumuzu unutmak, kendimizi başka bir yere, hep gitmek istediğimiz ama hiç gidemediğimiz başka yerlere götürmek istiyorduk sanki. 'Ah, orada olsaydık şimdi!' dedikçe boşalıveriyordu kadehlerimiz(…) Lokantanın patronu bir de ada zeybeği koymuştu kasetçalara. Kökenimde Egelilik var ya, kalkıp 'sarhoş zeybeği' oynadım. Oynarken gözlerimden niçin yaşlar süzüldüğünü bilemedim(…)Duygularımız boşalmış, vidalarımız yerinden oynamıştı bir kez, artık durmak olur muydu(…)Türk olduğumuzu ama uzun süredir Türkiye'ye gidemediğimizi söylediğimiz bir bara gittik(…)Barmen bir şişe Yunan kanyağı Metaxa ile üç kadeh getirdi. Sonra gidip kasetçalara bir kaset yerleştirdi ve tekrar yanımıza geldi. Eliyle, mehtap vurmuş denizin ötesindeki ışıkları gösterdi: 'Orası Bodrum, Akyarlar. Sizin toprağınız' dedi. Aynı anda kasetçalardan Zeki Müren'in 'Gün batar kuşlar döner / Dönmez bu yoldan beklenen' şarkısı duyuldu. Donup kaldık. Sanırım, önce ben ağlamaya başladım."
***
12 Eylül darbesinden 23 yıl sonra, sıcak bir eylül günü, Ankara'da bir tabutun çevresinde toplananlar; sessizce akan zamanı düşünürken aynı zamanda bu ülkenin yaşadığı acıları; ezilen devrimcileri, bağımsızlıkçı öğretmenleri düşünüyorlar ve gökyüzünün duru maviliğine bakarken geçmişten heyecan veren sesler duyuyorlardı. Ya gelecek?
ÖLÇEK KÖYÜ TARİHİNDEN BİRKAÇ SAYFA...
Son günlerde internet ortamında gezinen bazı iletilerde Dursun Akçam’ın babası Eyüp’e kadar uzanan iğrenç iftiralar ve tarih tahrifatları gözlenmektedir...
Yüzlerce yıl önce bilimin çöp sepetine atılmış soy hikâyeleri ile tarih çözümlemesi yapmaya çalışanların gülünç zavallılığı somut tarih verileri ile de yıkılıp gidiyor.
Dursun Akçam’ın babası Eyüp’ün Gürcü asıllı olduğunu savlayan, adını Agop olarak değiştiren bu zavallı bok böceklerine en güzel yanıt, Dağcılık Federasyonu eski başkanı, genel cerrahi uzmanı Prof. Dr. Mecit Doğru ve eski Sanayi Teknoloji Bakanı Abdulkerim Doğru'nun babaları Mehmet Doğru Prof. Dr. Mecit Doğru’nun babası Mehmet Doğru’nun “Ölçek Köyü Tarihi” adlı yapıtında yer alıyor.
Mehmet Doğru 1972 baskı tarihli kitabında döneme ait canlı tanıklıkları, fotoğrafları, krokileri aktarıyor…
devamı
geri dön |