KANFET ALACAKTIM

 

Sabahın alaca karanlığında anam uyandırdı :

 

“Tez ol oğul, Kadir ağa çağırıyor seni!” dedi. Kimdi bu ağa?.. Ben gözlerimi ovarken, anam coşkuyla sürdürdü, “ Kadir ağa, yabancımız sayılmaz. Adamın tırmıkçıya ihtiyacı var. Ücretini fazlası ile öder. Kendine kanfet (peynir şekeri) alırsın. İster yalayarak yersin, istersen kıtlama cay içersin!”

 

Ağzım sulandı, yutkundum. Kanfet gibisi var mıydı! Öyle bir tane, iki tane değil, çok alırdım, yalamazdım, ağzıma atar, kıtır kıtır yerdim!

 

Babam eli kıçında keyifle söyleniyordu:

 

“Çok şükür, oğlum adam oldu. Irgat olmak, adam olmak demektir!..”


Anam pekiştirdi:


“Öyle olmasa, Kadir ağa, Bankis köyünden Şeko’yu yollar da terkine al, getir der miydi?”


Tırmık çekmesini bilmiyordum, ama öğrenirdim. Elimi yüzümü yıkamadan, yalınayak, başı kabak atladım Şeko’nun terkisine. Acelesi vardı Şeko’nun. Biçilmiş otlar yanıyordu güneşte. Daha başka tırmıkçılar da bulacaktı. Göz açıp kapayınca değin kendimi uçsuz bucaksız çayırlar ortasında buldum. Kırk tırpancının biçtiği otlar toplanacaktı. Dirgenciler, tırmıkçılar üçer beşer geldiler kadın, kız, kızan. Bir iki de çocuk vardı, ama benden büyüktüler. Pantolonları vardı, çarık çorapları da da vardı. Benim bacaklarım, ayaklarım çıplaktı. Eteğim, önümü örtmeye yetmiyordu. Önce biraz utandım, sonra da salıverdim.


Şeko cüsseme göre bir tırmık buluverdi, sapı boyumun iki katı. Bıçakla kesti, kısalttı, verdi elime. Tırmığı kullanmayı beceremiyordum, tırmıkla birlikte ben de sallanıyordum. Irgatlar gülüyordu. Yaşlı bir kadın, Sato teyze, Şeko’ya çıkıştı:


“Sende hiç akıl yok, vicdan yok, bu körpeyi niye aldın da geldin?”


“Anası Kadir ağanın aşiretinden. Babası haber salmış ağama, ‘Benim tırmık çeken oğlum var’ diyerekten. Ben de aldım, getirdim.”
“Vah, vah!..” dedi Sato teyze, “Bunun aldığı pere(para) kandır, irindir!..”


Oysa ben halimden memnundum, para kazanarak kanfet alacaktım. Belki hepsini birden yemezdim, cebimde saklar, arada bir çıkarır yalardım. Kıtlama çay da içebilirdim.


Sato teyze tırmığı elimden aldı, nasıl kullanacağımı gösterdi, “Hedi hedi kuro, (yavaş yavaş oğul)!”dedi. O, ne derse desin, ben olanca gücümle dirgencilerin peşinde çırpınıp duruyordum. Tırmığın ağzında toplanan otları çekmeye çalışırken bazen, düşüyordum. Ötekiler, “Serçe nedir pız pızıki ne olsun(serçe nedir, götü ne olsun)!” diyerek) gülüyorlardı. Aldırmıyordum, kanfet alacaktım! Kardeşlerime de verirdim, onlar da yalar, ağızları tatlanırdı.

 

Önemli bir sorunum vardı yalnız, çıplak ayaklarıma çer çöp batıyor, çakıl taşlar, dikenler, kanatıyordu. Ama ben, sesimi çıkarmıyordum. Ancak keskin bir taşa çarpınca, ayağımın başparmağım yarıldı, kan olukladı, “Ana!” diyerek ağladım. Acıya dayanamıyordum. Dişlerim sıkılı direniyordum . Tırnağıma Bağa yaprağı(geniş yapraklı bir ot cinsi) sardım, kan yine durmuyordu. Belki güneşte kendiliğinden kururdu. Aldım tırmığı, yeniden başladım kaldığım yerden. Parmaklarımın arası vıcık vıcık kan oldu. Terimi silerken yüzüm gözüm, eteğim, tırmığım, her yanım kan oldu. Yaram bir sertliğe değende, sızısı içime akıyordu. Kanı durdurabilseydim, yine dayanırdım!


Sato teyze koştu, geldi, tırmığı elimden alarak attı. Entarisinden bir yama kopardı, yaktı, külünü yaramın üstüne bastırarak sıkıca bağladı. Tırmıkçılar başıma toplanmışlardı.

 

Şeko seslendi yukarıdan:


“Ne var orada?”


“Çocuğun parmağı...”

 

“Ben çocuk mocuk dinlemem, herkes işine!..”


Hemen tırmığa sarıldım. Kadir ağa çalışmayana para vermezdi. Kaç gün çalışacaktım, kaç kuruş alacaktım, bilmiyordum? Büyük tırmıkçıların günlüğü, on sekiz kuruştu. Belki benimki de on kuruş, on beş kuruş... Olsun, bir gün de çalışmış olsam, yine kanfet alabilirdim.

 

Alnımın teri, gözlerime giriyordu. Kara sinekler de aman vermiyordu. Herhalde fazla dayanamazdım. Üç beş kanfet parası kazanır, kazanmaz dönerdim. Kıtlama çay da içmezdim, kardeşlerime de veremezdim.

 

Şeko yanıma geldi, sargılı parmağımı gördü:


“Pınara git, elini, yüzünü yıka, dinlen.”dedi.


İçime kurt düştü, Şeko beni, işten uzaklaştırıyor olmalıydı! Çalışmayan adama para vermezlerdi. Eli boş mu dönecektim köye? Pınara gitmek istemedim:


“Çalışmasam Kadir ağa bana para verir mi?” diye sordum Şeko’ya.


“Orasını bilemem?” diyerek bıyıkaltı güldü. Bozulduğumu gördü, hemen ekledi, “Hiç merak etme,ağa senin hakkını yemez!”


Şeko,ağanın has adamıydı, ırgatlar onun buyruğundaydı. Şeko yalan söylemezdi. Bir de kaç kuruş alacağımı sorabilseydim! Ama ayıp olurdu. Tırpan ırgatları sürekli ot biçiyordu. Biçilen otların da toplanması gerekiyordu. Tırmıkçıların işi birkaç gün sürebilirdi. Kazandığım paradan önce kanfet alırdım, kalanı da babama... Çerme’de oynarken, mahalle çocuklarının gözleri önünde çıkarır, kanfetlerimi birer birer emerdim. Belki onlara da verir, yalatırdım. Yaşasın ırgatlık!..

 

Çalıştığım günlerin sayısı arttıkça keyfim de artıyordu. Kanfet için bol param olacaktı. İşin o denli zor yanı kalmamıştı. Sato teyzenin verdiği kibriti, yırtık kumaş parçalarını sürekli cebimde taşıyordum. Ayaklarımda bir kanama olduğu zaman, paçavranın birini yakıyor, külünü yaranın üstüne basıyordum. Tırmık ırgatlarıyla da aram iyiydi. Halolar, apolar, fateler (dayılar, dedeler, tezler) beni korurlardı. Yemeklerde, kim çabuk davranırsa o daha çok yerdi. Kova içinde yağlı ekmek geldiği zaman, yaman bir savaş başlardı. Bileğime değin ellerim yağ olurdu. Yine de büyüklerle aşık atamazdım. Aramızda bir de tırmıkçı Apo Cimşido vardı, çok yaşlıydı. Hızlı atıştırmada ötekilerle yarışamazdı. Çoğu kez yarı karın kalkardı sofradan. Bir gün boş kovayı çekti aldı önüne, ufak kırıkları bin bir zorlukla topladı, kovanın dibindeki yağa batırdı, tam ağzına götüreceği sıra, bir eşek arısı eline soktu, acıdan elini sallarken,lokması yere düştü. Cimşido çok öfkelendi, “Mıdı kulleyni!(götüne koyduğum)!” diyerek, arının peşine düştü, ama yakalayamadı. Öfkesinden havaya taş atıyordu! Cimşido, yalnız arıya değil, kendisini aç bırakanlara da kızındı Yumruğunu sallayarak küfretti. Sırtını dönerek, kimseyle konuşlmadı.


Beşinci günün akşamıydı, gök gürledi, şimşek çaktı. Karanlıkta ot yığınını yararak içine girdim, yani her zamanki yatağıma... Yorgundum, tez uyudum. Sabah ağarır ağarmaz fırladım yerimden, sudan çıkmış sıpalara dönmüştüm. Yetmezmiş gibi yağmur, bu kez de doluya çevirmişti. Hışırtı kesildi, güneş doğdu. Tırmıkçılar kanat dökmüşlerdi.. Toplayacağımız otlar, yağmur atında bir güzel ıslanmıştı.


Şeko dört nala geldi çıplak atın sırtında. Irgatları çağırdı. İki gün güneş altında kurumadan ota el sürülmezdi. Tırmıkçılar, evlerine dönmek zorundaydılar. Herkesin ücretini teker teker öderken, ben sabırsızlıktan çatlayacaktım! Beş gün çalışmıştım, benim de en azından eli, altmış kuruş alacağım vardı. Az para değildi bu. Kırk kuruşunu babama verirdim, kalan parayı da kendime ayırır, her gün kanfet yerdim.

 

Şeko ödeme işini bitirdi, yüzüme bile bakmadan, yerinden kalktı.Artık dayanamadım:

 

“Ya benim param, Halo Şeko?” dedim.

 

“Senin alacağın yok, vereceğin var, yeğenim!” dedi, “Baban bir teneke arpa, peşin almıştı Kadir ağadan!”


Yığıldım, kaldım! Beni diri getirmişti, şimdi ölü götürecekti köyüme!

 

Suçüstü Yakaladım.

 

Düvenin üstündeydim. Gökten ateş yağıyor. Üstelik oruçluyum. Cehennemin narından kurtulmak için, güneşin narında yanıyorum. Anam, kardeşlerim, yengem, Kınalı’daki dolu dövmüş ekini yolmaya gitmişlerdi. Evde yalnız babam kalmıştı. Yakıcı güneşte, harmana hiç çıkmazdı. Bahanesi de hazırdı, yukarıdan güneş, aşağıdan harman tozları gözlerini kör ediyordu!

 

Saatler geçti, dilim damağım kurudu, soluğum alev gibi. Babam, bir türlü dışarı çıkmıyordu. Düveni bırakıp yüzümü gözümü soğuk su ile olsun, yıkamaya gidemiyorum. Boz öküz kuyruğunu kaldırdı, harmana pisledi, hiç aldırış etmedim. Yukarıdan babamın sesi geldi:



“Hey hey, uyuma!”diyerek ünledi, “Öküzün altına tekneyi tut, sapların üstüne sıçırma!” Kapıyı kapadı, yine eve girdi. Bu adam ne yapıyordu içerde? Üç beş dakika düvene binseydi, herhalde gözleri kör olmazdı! Sabrım tükendi, öküzleri başıboş bırakarak içeri seğirttim.

 

Babam ocağın önünde sigara içiyordu! Ayak sesimden kuşkulandı, dumanı bacadan yukarı üfledi. Yakalamıştım! Hiç sesimi çıkarmadım. Başımı soğuk su ile yıkadım, sözde serinlendim. Yüzümü eteğimle silerken gördü beni:


“Harmanı kime bıraktın da geldin?” diye çıkıştı.


“Sen oruç tutmuyorsun!..”


“Kim demiş?..”


“Gözlerimle gördüm, sigara içiyordun!”


“Senin gözlerin kamaşmıştır. Güneşten gölgeye giren, herkesin gözü kamaşır!”


“Hayır, sigaranın dumanını yukarı üflüyordun!” Üstüne basa basa sürdürdüm:


“Çocuklar oruç tutuyor, büyükler tutmuyor!..”


“Sersem sersem konuşma derim sana! Çok yorulmuşsun, belli. Gel otur, dinlen biraz, ben sürerim düveni” dedi, çıkarken başını geri çevirdi, “Sayıklıyorsun oğul, ağzını sıkı tut, bir başkası duymasın, sonra karışmam ha!..”


Öcümü almıştım.


Babamın suçunu, anama söyledim, hiç şaşırmadı:


“ O, her zaman öyledir oğul, canı ne isterse onu yapar, hiç sıkıntıya gelemez!”


Bu nasıl olurdu, babam, Allah’tan korkmuyor muydu? Oruç, Allah için tutulurdu, namaz, Kuran hep onun içindi. İslam’ın beş şartını kusursuz yerine getirmeyenleri cehennemde cızır cızır yakacaktı. Bunları bize öğretenler de yaşlılardı, imamdı, anamdı, babamdı. Oysa ben çocuktum, oruç bana farz değildi, ama korkumdan yine tutuyordum! Allah onlardan neden hesap sormuyordu.
Anam sözümü kesti:


“Yeter, yeter, tövbe et oğul, günaha girersin!” dedi, “Her koyun kendi bacağından asılır! Baban, günaha girmişse, kendi hesabını, kendisi verir öbür dünyada.”


Kulağıma kar suyu kaçmıştı bir kez. Acaba mahallede oruçlarını yiyen başkaları da var mıydı?.. Komşumuz Deli Rüştü’den kuşkulanıyordum, Rüştü dayı ev yapıyordu bitişiğimizde. Evin önce derince çukuru kazılırdı, “Him açmak” denirdi bunun adına. İki, üç metre derine inildikten sonra yalın kat duvar örülürdü aşağıdan yukarıya doğru. Duvarın yüksekliği, toprak düzeyine varır varmaz üstü kapatılırdı. İsteyen çatıyı çattıktan sonra da örebilirdi duvarları. İçerde kalan toprak kitlesi de çatıdaki delikten damın üstüne atılırdı. İmece yolu ile ancak gelinirdi bu zor işin üstesinden. Uzun kış aylarında, ayazdan, fırtınadan korurdu bu evler. İçerde hiç soba yanmasa da hayvanların soluğu ısıtmaya yeterdi.


Gel gelelim, Deli Rüştü’nün himi bir türlü bitmiyordu. Toprağı alttan köstebekler gibi oymuştu. İçerde nasıl çalışırdı, ne yapardı, bilmiyordum? Rüştü dayının hemen her gün gedikli ziyaretçileri vardı, Tosi amcam, Tat Abit, Kadim dayı, Kara Yusuflar’ın Hamit, Kel Sadık... Bir de Celil dayı gelirdi Bankis köyünden, onlara katılırdı. Kadim dayının eniştesiydi. Bir ayağı bizim köyde olurdu. Gelir gelmez, soluğu Rüştü’nün tünelinde alırdı. Cebinde her zaman kaçak tütün taşırdı. Çok da cömertti. Karşılaştığı herkese, “Tütün!” diyerek torbasını uzatırdı. Torbanın içinde ince sigara kağıdı, “kav çakmak” hazırdı. Ramazan ayı olmasına karşın, torbasını yanından ayırmazdı! Bunlardan kuşkulandım. Celil dayının geldiği bir gün, onun peşi sıra tünele daldım. İçerisi çok karanlıktı. El yordamı ile usul usul ilerledim. Biri sağa, öbürü sola iki tünel çıktı karşıma. Bekledim biraz. Sol yandan sesler geliyordu. Soluğumu tutarak birkaç adım daha attım. Yıldız gibi ışıkların, biri yanıp biri sönüyordu. Biraz daha yaklaştım, Sigara kokusu burnumu yaladı. Çok şaşırdım, bunlar ne biçim müslümandılar böyle?..

 

Heyecan içinde geri dönerken düştüm. Elimde olmadan, “Ana!..” diye ünledim. Pat küt birisi arkamdan bağırdı:
“Ulan piç kurusu, sen ne ararsın buralarda?” Yakalamak istedi, karanlıkta göremedi. Ama ben onu sesinden tanıdım, Kara Yusufların Hamit’ti. Bir süre beni kovaladı. Tünelin ucunda ışığı görünce, geri döndü. Herhalde aydınlıkta kendisini tanıyacağımdan korktu. Tünelden dışarı attım kendimi. “Günahkarları” yakalamış olmanın çalımı içindeydim. Aptal mıydı bu insanlar, bile bile cehennemde yanacaklardı. Ben onlara bakarak yolumdan dönmeyecektim! Orucumu tutacak, günde beş vakit namazımı hataya koymayacaktım.

Ne zaman ki Sılo’nun mandası, Deli Rüştü’nün tünelinden düştü, o zaman mahalleli uyandı. Rüştü köy merasını alttan oyarak bir ev, bir ahır, bir de samanlık yapmıştı! Mahalleli ayaklandı. Rüştü, Kuran’a el basarak yemin etti, toprak tavanı kalın kirişler ve sağlam direklerle tutturacaktı. Eğer bir daha, bir hayvanın burnu kanarsa, ceremesini iki kat ödeyecekti. Köy muhtarı da karakol çavuşuna şikayet etmekten vazgeçti. Orucunu yiyenlerden hiç hesap soran olmadı. Söyleşip gülüyorlardı, o kadar.

O denli din, imam nutku çekenler, zora gelende ne Allah tanıyorlardı, ne peygamber!..

 

Daha nice benzer olayların tanığı odum. Bunlardan birisi de caminin önünde yaşanmıştı. Akşamüstü, imamın iftar ezanı okumasını bekliyorlardı. Kara bulutlar, güneşi kapatmıştı. Kara bir perde çökmüştü köyün üstüne. İmamın saati yok, kul oğlu kulda bir saat yok. Köylüler, imamı sıkıştırmaya başladılar, “İftar vaktidir imam, at elini kulağına, bekletme bizi!” İmam ikircikliydi, gözlerini ikide bir güneşin battığı yere, Emirdağı’nın tepesine uçuruyor, en küçük bir belirti göremiyordu. Yağmur başladı yavaştan, zamanı kestirmek daha da zorlaşacaktı. Her telden bir ses yükseldi, “Haydi imam!”, “Öt imam, gözüne kurban!”, “İmamın sesi karnına düşmüş!” Daha da direnirse, yumruk zoruyla okutacaklardı! İmam ister istemez merdivenden toprak çatıya çıktı. İleri geri adımlanarak zaman kazanmak istiyordu. Bu kez aşağıdan bağırdılar, ıslık çaldılar. İmam, elini kulağına attı, “Allah’u ekber!” der demez, herkes sigarasına davrandı. Hemen ardından, bulutları aralayan güneşin muzip ışınları göz kırptı. İmam elinden sigarayı attı:

“Sizin yüzünüzden günaha girdim iblisler!” dedi.

 

İblisler, gülüyordu:


“Okumasaydın!”


“Bizim günahımız da senin boynuna!”


İmam da güldü,başını sallayarak yürüdü gitti.


Sigara içmediğim için ben orucumu bozmamıştım! Yüz akıyla oturdum iftar sofrasına. Köylülerin ikiyüzlü davranışına bir türlü akıl erdiremiyordum.

 

 

 

 

 

 

geri dön