| |
HODAKLIK
Babam bir gün keyifle girdi içeri, “Hazır ol dursun, seni Memet Ağaya hodak verdim!” dedi, “ Üç beş gün içinde (saban) tarlaya çıkar, ekin başlar. Sen de o zaman işe başlarsın!” Anam karşı çıktı:
“Sen deli misin herif? Çocuğun çarığı çorabı yok, sırtında gömleği yok. Baharın çamurunda, yağmurunda dayanamaz!..”
“Yemesi, içmesi, çarığı, çorabı bir Ağanın boynuna olacak! Ayrıca bir buçuk put (24 kğ) arpa ununu ekim biter bitmez teslim edeceğine söz verdi.”
Anam burun kıvırdı:
“Dün yanaşmacı olan Memo ne zaman ağa oldu, söyler misin?”
“Kazanım odur bugün kaynasın! Adamın iki çift öküzü, dört ineği, bir çift atı var. Yetmez mi?.. Anamın bir türlü usu almıyordu ama daha ileri giderse, yumrukla susturulacağını biliyordu. Yine de sormadan edemedi:
“Biz tohum ekmeyecek miyiz? Bizim hodağımız kim olacak? “
Babam sertleşti:
“Sersem sersem konuşma! Bir çift öküzle toprağı sürebilir miyiz? Önce bizim
gibi bir çift öküzlüyü bulacağım. Öküz iki çift olduktan sonra iki evin tarlasını ortaklaşa sürer, ortaklaşa tohumlarız tarlalarımızı!”
“Dursun giderse hodak kim olur?”
“Modgfamı (ortağı) bulduktan sonra onu düşünürüz. Eğer onun hodağı yoksa, mecburen bizim Durmuş’u!...”
“Aferim demişim sana, bir oğlunu Memo’ya yanaşmacı ver, öbürünü de ortağına hodak!.. Durmuş beş yaşını yeni tamamlamadı. Sonra kaza, tavuğa kim bakacak?..”
“Fazla dırladın!” dedi, üstüne yürüdü. Anam dışarı kaçarak kurtuldu.
Oysa ben bir çift çarık çoraba sahip olacağım için seviniyordum. Ayrıca bir buçuk put arpa kazanacaktım bir ayın içinde! Bu benim ilk hodaklığım olacaktı. Pratiğim yoktu ama yeterli bilgiye sahiptim. Hodaklık yapanları görüyordum, onların anlattıklarını dinliyordum. Çok zor bir işti, oddan gömlekti hodaklık! Olsun, sünnet olmak gibi eninde sonunda bu köprüden geçecektim. Zati adam
olmanın iki önemli koşulu vardı, sünnet olmak, öbürü askerlik askerlik yapmak!
Zorunlu katlanacaktım!
Geleneksel törenlerle ekim başladı, çift çubuk tarlaya çıkarıldı. Memo Ağa bu töreni daha bir görkemli yaptı. Davul zurna çaldırdı. Kapısı önünde toplananlara sıcak sac ekmeği dağıttı. Öküzleri boyunduruk üstünde sürecek hodakını(beni), maçkalını(sabanı tutmak ve yönlendirmekle görevli kişiyi) Dilikli Melo’yu özellikle gösterdi komşularına. Bu tören, ayni zamanda ağalığının da resmen ilanıydı Memo'’nun. Dört öküzün boynuzları arasında dört yumurta kırıldıktan sonra tohumu, sabanı kağnıya yükledikten sonra yollandık tarlaya. O gün öküzlün işe alıştırılması için iki, üç saat çalışmak yeterdi. Altı ay içerde hareketsiz kalan hayvanlar tez yorulurdu.
Hodaklık, çok zor bir işti,eziliyordum altında. Belki de Memo Ağa, eskiden kendi çektiklerini bize de çektirmek istiyordu? Yanaşmacı, ırgat, amele, çoban olarak yoksulluğun her aşamasından geçmişti. Bunu kendisi değil, köylüler söylerdi. Akşamları geç dönerdik tarladan. Çorba içtikten sonra öküzler ot verip karınlarını doyuracaktık. Horoz ötümünden önce yine ayni işi yapmak zorundaydık. Aç hayvan işlemezdi. Öğleyin öküzlere yetecek otu urganla bağlayarak arabaya yüklemek de ayrı bir görevdi. Şafakla birlikte öküz, araba yollanırdık tarlaya.
Geceleri bir hasıra sarınarak hayvanların yemliğine uzanırdım, üstüm başımla. “Bağa” adı verilen yemlikler, üstü açık bir oluk gibiydi. Bir de tehlikesi vardı benim açımdan. Gece ben uyurken hayvanlar, kokuyla üstümdeki hasırı bulur, kırt kırt kemirirlerdi. Bu arada sıcak solukları yüzümde dolaşır, saçlarım çekilirdi. Bereket versin, tez uyanır, hasırı da kendimi de kurtarırdım.
Delikli Melo da zorunlu durumlarda Memo Ağada sabahlamlak zorundaydı. Yeni evliydi Melo, sık sık karanlıkları yararak evine kaçardı. Memo Ağa duyanda önce azarlar, sonra da öğüt verirdi, “Rençper dediğin adamın uçkurunda tahıl çimlenir!” , “Ekim zamanı, biçim zamanı bir ay, iki ay cima (seks) yapılmaz!” Melo’nun gönlü istemişse eğer, kimse durduramazdı onu! O zaman çaresiz samanlıktan sepetle ot taşıyarak dört öküzü doyurmak benim görevim olurdu.
Aslında yalnız ekim ayı değil, herk (nadas) ayı, biçim ayı, harman ayı da köylülerin ölesiye çalıştığı aylardı. Beş aylık bir süreydi bu. Bu süre içinde elini çabuk tutmayanlar, yılın öteki yedi ayında bunun cezasını çekmek zorundaydılar. O nedenle karların erimesinden sonra toprağın kurumasını beklemeye bile zamanları olmazdı. Önce taraya tohum ekeceklerdi. Ardından nadas, nadası, hasat izleyecek, eylül bitmeden harmanlar da bitmiş olacaktı. Değilse yağmuru, çamuru, soğuğu, ayazı ile belalı günler bastıracaktı. Hiç belli olmazdı, belki de ekini dolu döver, kırağı yakar, kar yağar dondururdu!..
Delikli Melo sabanın peşinde hem toprakla boğuşmak, hem önündeki öküzleri sürmek zorundaydı. Ben yalnız ikinci çift öküzden sorumluydum, boyunduruktan yönetirdim. Benim öküzler zincirle bağlıydı sabana. Yerimde durabilmem için ayaklarımın birini alttan,öbürünü üstten gergin zincire dolamam gerekti. Gel gör ki zincir sürekli gerili kalmaz. Sabanın demiri topraktan çıkar ya da birden öküzler huysuzluk yapar, zincir gevşeyerek kayardı ayaklarımdan, boyunduruktan yuvarlanırdım toprağa, öküzlerin ayakları altına.
Daha da beteri vardı, sabanın demiri taşa değende tepem üstüne savrulurdum. t Melo öfkelenir, “Bok gibi çocuksun!” diye bağırırdı. Sonra da kendi kendine söylenirdi, “Bir karış çocuğu başıma bela ettiler. Daha boyundurukta tutunmasını bilmiyor!” Başımın yarılması, ağzımdan burnumdan kan akmış olması hiç önemli değildi. Kendiliğimden toparlanıp kalkamazsam, Melo kucaklayarak atardı boyunduruğun üstüne. Teselli etmeyi de unutmazdı, “Aldırma, yaran derin değil,biraz sonra geçer!..” Kanlı gömleğimi, yüzümü gözümü daha sonra gider, en yakın pınarda yıkardım.
Yakınımızda her zaman pınar ya da akan bir su bulunmazdı. Uzağa gidecek zamanımız da olmazdı. Elimizi, yüzümüzü yıkayamadığımız günler olurdu. Melo bu işin de pratiğini bulmuştu, kahvaltıdan önce toprakla yıkardı ellerini, “Maksat adet yerini bulsun!” derdi. Ben de öyle yapardım.
Melo, evine gittiği geceler, “cünup-cenabet” dönerdi. Evinde “Boy abdesti” alamazdı. Gece yarısı yıkanmaya yeltenirse, ev halkı uyanacak, Melo’nun karısı ile ayıp iş yaptığını öğreneceklerdi! Ayrıca buna zamanı da olmazdı Melo’nun. Horoz ötümünden önce dönmek zorundaydı. Melo, cünup da dolaşamazdı. Cünup bir kişinin ekmeğe, una, arpaya el sürmemesi gerekirdi, hayvanların yemine de... Hem günaha girerdi, hem de elini sürdüğü her nimetin bini bereketi kaçardı!
Öküzü koşup tarlaya yollandığımız zaman Melo’yu bir sancı alırdı, nerede, nasıl boy abdesti alacaktı? Ben anlardım, Melo yine cenabetti. Zaten ilk bakışta tavrından anlaşılırdı. Utangaç bakışlarıyla kendini ele verirdi. Nerede bir göl, dere, birikmiş kar suyu görürse, oraya koşar, boy abdesti alırdı. Yıkandıktan sonra titrerdi. Isınmak için deli danalar gibi koşardı bir ileri, bir geri. Bir sefer de Batak Köprü’den geçerken buzları kırarak kuyu gibi açtığı çukurda yıkanmak zorunda kalmıştı. Bereket versin öğleden sonra güneş geldi, hava ısındı, Melo da kucakladığı taşları direne direne taşımaktan kurtuldu.
Tohumu tarlaya Memo Ağa serperdi. Ama o gelinceye değin süreceğimiz yerin
tohumunu ekme sorumluluğunu Melo’ya vermişti. Belki buna gönlü razı değildi ama koskoca ağa(!) sabahın götü açılmadan yanaşmacılarla birlikte tarlanın başında olamazdı! Ağalık “gıradotu” sarsılırdı. Gün kuşluğa yükselende atını biner, kasıla kasıla gelirdi. İşimizi beğenmezdi. Bir kez tembeldik, işimiz hiç ilerlemiyordu. İkincisi Melo sabanı tutmayı beceremiyordu. Çünkü tarla temiz sürülmüyordu. Akozlar(sabanın kirizma izler) arasında ham toprak kalıyordu. Melo gibileri bir daha tutmalık almayacaktı! Ben de iyi bir hodak değildim. Boyundurukta oturmaktan korkuyordum. Öküzler de tanımışlardı beni, güçlerini boyunduruğa vererek sabanı çekmiyordu. Öküzün sopası üstünden inmemeliydi. Oysa çubukladığım zaman öfkeleniyordu, “Dövme hayvanları!” diye bağırıyordu. Ardında da küçümser bakışlarla alay ederdi, “Baban kapısında var mı böyle öküzler!”
Melo dayanamadı bir gün:
“Ağam, bu çocuk öküzü dövüyor, ‘Dövme!’ diyorsun. Dövmüyor, yine kınıyorsun, ‘Öküzleri tembelleştirdin!’ diye. Çocuk ne halt etsin?”
Gözleri büyüdü, kasları fırladı yukarı Memo Ağanın. Bir yanaşmacının teki nasıl olur da o biçim dillenirdi ağası karşısında? Köyde çıkarılan dedikodunun etkisinde kalmış olmalıydı, “ Cıbıl Memo, yıllarca el kapısında sürten yanaşmacı Memo, hiçbir zaman sahici ağa olamaz!” diyorlardı. Oğlu Hemo teskere alıp döndükten sonra yıldızı parlamıştı birden bire! Hemo jandarmaydı Güneyde. Kaçakçı kovalamıştı teskere alıncaya değin.. Günahı söyleyenlerin boynuna, Hemo’nun getirdiği paralarla Memo, bir çift öküzünü iki etmiş, inek sayısını birden, beşe çıkarmıştı. Ahırına bir de yağız at çekmişti! Yandan pencereli konuk odası yaptırır yaptırmaz da ağalığını resmen ilan etmişti! Lakin bunların hepsi düşman sözüydü. İt ürür, kervan yürürdü. Ama kapısında ekmek yiyen bir tutmanın saygısızlığına ne denmeliyidi! İşte buna dayanamazdı.
“Bana bak Delikli Melo, benim adıma, Memo Ağa demişler! Sen çizmeden yukarı çıkıyorsun. Sen bir tutmasın! Senin tohumuna para mı verdim? Kulağından tutar, bussaat atarım seni!” dedi, öfkeyle Kulüp paketinden bir sigara yaktı. Memo ağa sigara içmezdi. Gösteriş olsun diye pahalı Yenice paketini cebimde taşırdı.. Bunu da Melo söylemişti bana.
Melo,nun rengi sapsarı oldu. Ağzını açtığına bin pişmandı. Ağanın vereceği beş
lira ile karısı Nazo’ya bir çift lastik, kokulu bir sabun, biraz da incir öte beri alacaktı. İki teneke arpa ununu da evde ailesine teslim edecekti. İşten atılırsa
hali dulandı!
“Bağışla Ağam, bir it idim ayağını ısırdım!” dedi, eğildi elini öptü. Ağa yumuşadı. Babacan bir tavırla:
“Bu sefer cahilliğine bağışlıyorum. Bir daha çizmeden yukarı çıkarsan, karışmam ha!..” dedi, atladı yağız atına yollandı.
Melo tehlikeyi ucuz atlatmıştı ama rahat değildi. Öğle olmuştu. Çifti durdurduk. Öküzler otunu yerken biz de peynir,ekmeğimizi yemeye oturduk. Yağsız deri peyniri, sertleşmiş arpa ekmeği!.. Lokmalarımıza su katarak yutuyorduk.. Melo başını salladı, bana döndü:
“İşte görüyorsun, her gün yediğimiz bu!” dedi, “Adam köy içinde bir de övünüyormuş, her gün bizi kete,pişi, mafişle beslermiş (hamur işi yağlı ekmek çeşitleri). Biz yine de doğru dürüst çalışmaz mışız!.. Sonradan görme insanlar hep böyle olur!..” Dizlerine dayandı, kalkarken ekledi, “Mecburuz, köprüyü geçene kadar eşeğe dayı demeye!”
Sıra Kalecikteki tarlaya gelmişti. Hemo Ağa yine tohumu tarlaya serpti. Kısa kısa sert buyruklar verdikten sonra çekti gitti. İki üç günden beri hep böyleydi, Melo’yu azarladığı günden beri. Melo da her buyruğa, “Baş üstüne!” der,susardı. Ama ikimizin arası iyiydi. Melo’nun dert ortağı sayılırdım. Karısı Nazo’yu çok seviyordu. Evinde olduğu zaman Nazo ile karşılıklı bir güzel söyleşemiyordu. Elini eline alamıyordu bile. Kaynatası, kaynanası yanında ağzını açıp tek söz edemezdi Nazo. Ayıp olurdu, töreyi bozardı sonra. Onun görevi gelinlik etmekti, yani hiç ağzını açmadan verilen her buyruğu yerine getirecekti. Yalnız büyükler değil, küçükler de ona buyururdu. Oturamazdı da onların yanında. Sabahtan akşama değin tepesi üstüne dönerdi. Ayrılmak istiyordu ama bunun olanağı yoktu. Yedi can insan tek gözlü bir evde yaşamak zorundayken Melo bağımsız bir ev nasıl bulacaktı? Zora gelende toprağı oyar, bir ev yapabilirdi kendisine. Ancak buna izin vermezlerdi. Sonra nasıl geçinirdi?
Gurbete gitmeyi düşünüyordu. Bir baltaya sap oluncaya değin Nazo ailesiyle birlikte yaşardı. Sonrasına da Allah kerimdi. Hava güneşliydi, güzeldi o gün. Nere de var, nerede yok Çerçi Şavkı çıkageldi. Taşıdığı kovada ayna, kokulu sabun, incir, c incik boncuk vardı. Anlattığına göre tarlaları dolaşıyor, arpa karşılığı öte beri satıyordu. Bize uğramadan önce dört tarlada ayrı ayrı satış yapmıştı. Malın çoğunu elden çıkarmıştı. Kalanı da üç beş tarlaya uğradıktkan sonra bitirecekti. Topladığı arpayı oğlu Hasan köye götürmüştü.satış olursa onu da kendisi götürecekti. En çok kokulu sabun, ayna satmıştı!
Melo imrenerek kokulu sabunlara, aynaya, küçük incir paketlerine:
“Tahılım olsaydı bir kokulu sabun, bir pakette incir alırdım karıma!..”
“Burada hiç tahıl yok mu?” diye sordu Şavkı.
“Tohumdan artan yarım çuval arpa var ama Memo Ağanın malı!”
Şavkı gülümsedi, dünyanın en doğru adamı sen misin?.. Sen bırak Memo’nun şimdiki ağalığını, ben onun yanaşmacılığını bilirim. Refik Ağanın tutmasıydı. Hangi tarlaya giderse peşinden çağırırdı beni. Canı ne isterse alırdı,gözgi,kokulu sabun, paket paket incir... Bir çuval tahıldan iki üç ölçek arpa vearirsen kıyamet kopmaz. Zaten farkına varan olmaz. Ben nice yıllardan beri bu ticareti yaparım. Hiç kimsenin ruhu duymamıştır!
Melo gevşemişti:
“Ya Ağa duyarsa? “ Şavkı öfkelendi:
“Dedirtme şimdi senin ağana!.. Yirmi yıldan beri ben bu işi yaparım. Komşu köylere Gölebert, Duduna, Bangis,Hopal’ın tarlalarına da giderim ekim zamanı. Sabanın peşinde hep tutmalar, marabacılar. Ağa ortada yok. Onlar eker, biçer, taşırlar. Ağalar da elini soğuktan sıcağa vurmadan hazırın başına konarlar. Memo essahtan sağa olmayanlar, daha zalım olurlar. Sen de bir avuç tahıl için korkarsın, karına bir kokulu sabun alamazsın! Dedim ya yirmi yıl olur tarla tarla dolaşırım. Senin gibi bir korkağına rastlamadım. Ben nicelerine neler sattım neler, daha bugüne çen hiç kimsenin ruhu duymadı. Eğer ağzımı sıkı tutmazsam iflas ederim!” Beni gösterdi, “Aramızda bir çocuk var. Onun da gönlünü bir iki kanfetle (peynir şekeri) alırsın,olur biter!”
Melo gevşemişti. Bana döndü, “Sana kanfet alırsam kimseyle söylemezsin, değil mi?” diye sordu. Kanfeti duyunca benim de ağzım sulandı:
“Söylemem, Kuran çarpsın söylemem!” dedim.
Şavkı koavsını çekti önüne:
“Çabuk kararını ver, ben gideceğim!” diyerek hareketlendi.
“Bir kokulu sabuna ne kadar arpa alıyorsun?”
Şavkı özel olarak yaptırdığı teneke kutuyu gösterdi:
“Bu ölçeğin iki dolusu!.. Çocuğun üç kanfeti de benden olsun!”
Çuvaldan iki ölçek tahıl verdi, kokulu sabunu aldı, kokladı,seviçle gömleğin iç cebine indirdi. Ben de büyük bir özlemle kanfetleri yalamaya başladım!
Melo, günü zor tüketti. İki de bir sabunuçıkararıp kokluyordu,özenle yeniden cebine sokuyordu.Gece yarısı Nazo’yu uyandıracak, hiç ses etmeden kokulu sabunu burnuna tutacaktı! Ne zaman akşam olaçcaktı? Gözlerini güneşten ayırmıyordu. Beni de uyarıyordu, ağzımı sıkı tutkacaktım. Şekerlerin üçünü de tekmil emmiş bitirmiş miydim? Bir başka gün dea incir alacaktı Şavkı’dan, birlikte yiyecektik!
Emirdağ’ın tepesinden güneş devrildi, öküzleri kağnıya koştuk, yollandık. Memo Ağa her zamanki gibi evin önünde karşıladı bizi. Biraz erken dönmüştük, neden? Melo’nun gerekçesi hazırdı. Tarlanın üçte ikisini sürmüştük. Devrisi gün tapanla birlikte ikindiye kalmaz bitirirdik. Tapan, kirizması tamamlanmış ham toprağı yeniden düzleme,tesviye etme işiydi. Buna tapanlamak denirdi.
Melo, artık tohumu çuvalla kağnıdan indirirken, Memo Ağanın gözü takıldı. Yetişti, bir de kendisi indirdi, kaldırdı ağılığını ölçtü arpanın. Yere koydu, bir de karşıdan baktı:
“Yarım çuval arpa vardı bu çuvalda, yarıdan yarıya yok olmuş! Bu arpa nereye gitti?” diyerek karşısına dikildi Melo’nun.Melo’nun dizleri titremeye başlamıştı. Bozuntuya vermemeye çalıştı:
“Ekmek değildi ki yemiş olalım ağam! Ellemedik, koklamadık, kalan neyse onu aldık getirdik!”
“Yalan söylüyorsun!”
Melo beni gösterdi:
“İşte bu çocuk Allah’ın şahidi!”
“Hırsızın şahidi de birlikte olur!” Eli kıçında döndü, bir adım daha yaklaştı Melo’ya, “Çerçi Şavkı bugün oralarda dolaşıyordu. Arpayı ona sattınız değil mi?” diye sordu. Melonun yanıtını beklemeden ceplerini karıştırmaya başladı, kokulu sabunu çıkardı, gözüne sokarcasına, “Bunu kimden aldın it oğlu it?” dedi, hışımla bana döndü, “ulan piç sana ne aldı, bir göreyim?” Ceplerimi aradı,
bir şey bulamadı. Ancak peynir şekerinden kalan küçük bir yapışkanlığın ayırdına vardı, “ Sen de kanfet yedin değilmi sıpa?” Bir şamar atı, gözlerimden ateş yağdı. Utku kazanmış komutanların çalımı içinde kapı komşularına ünledi:
“Tarlada tohumu Çerçi Şavkıya satmışlar!” Bize döndü yeniden, “İkinizi de kovuyorum, defolun gidin kapımdan!” diye bağırdı.
Alaca karanlıkta evin yolunu tuttum. Kavazlar’ın sürmeli’nin sesi geliyordu damın üstünden:
“Tarlada tohum satmak, Memo’nun eski mesleğidir. Hiç gözünden kaçar mı?”
Anamın, babamın yanına hangi yüzle dönecektim, ne diyecektim? Ya Melo?
Hınzır adam hiç değilse kokulu sabunu almasaydı elinden!
geri dön
|