Başaran'dan 


Bir güzel aydınlıktı; tüm Anadolu halkını,toprağını kucaklayan bir aydınlık.Cılavuz Köy Enstitüsünde, uygarlıklar beşiği

Anadolu ekiniyle yoğurulmuştu hamuru. Çılgın Türklerin yaktıkları ateş, bilinç aydınlığına dönüşmüştü. O aydınlığın sürdürümüydü Dursun Akçam. Sömürüye, gericiliğe bir Prometeus direnciyle karşı çıkıyordu. Türk yazınını varsıllaştıran bir büyük yazardı. Aramızdan ayrıldığında, ürünleri eylemiyle, “ansiklopediye geçmişti ama, medyaya geçememişti.” Cumhuriyet dışında, hiçbir gazetede ölüm haberi yoktu. O gazetelerde çalışanlarda yaşıyorlardı elbet ama, işte öyle…. Çağdaşlaşma savaşıymış, Anadolu aydınlanmacılığı, Akçam aydınlığıymış…

 

“Dursun Akçam, güzel bir insandı… Köy Enstitülerini kapatıp, Öğretim Birliği Devrimini, dinci okullar açarak yıkmaya çalışan gerici gücün zulümlerinden kendine düşen payı, başı dik,bir insan gibi göğüsledi…

 

“Dursun Akçam gibi yaşarsan, ne kadar eziyet çeksen de, insanlığının bilincini vicdanının damağında tatmak mutluluğunu duyumsarsın”

 

İlhan Selçuk

 

Aynı ananın oğulları gibiydik. İMECE dergisinde, Türkiye’yi eğitim alanına dönüştüren TÖS’te beraberdik. Yürüyüşlerde, boykotta yan yanaydı omuzlarımız. Doğu Anadolu kışları, Ardahan yöresindeki dağlar, çifte su vermişti çeliğine. Dağ şafağı rengindeydi yüzü. Dağ eğitimi oluşturmuştu özyapısını. Hiçbir çuvala sokulamayacak bir sivri demirdi. O sağ kaldıkça, kimseler onun insanlarının başına çuval geçiremezdi.

 

Ardahan’ın Ölçek köyünden çıkıp, okumaya gitmek, Kaf Dağını aşmaktan zordu onun çocukluğunda; Ama o, kayaları tırnaklaya tırnaklaya Kaf Dağını aştı. “Dayan Dursun” diyordu Tonguç yanıtında..”Hasan Ali Yücel’e gönderdiğin mektubu, okudum. Diren, Cılavuz’a gireceksin.

 

(Kaf  Dağının Ardı)

 

Yaşamı süresince Tonguç’un öğüdünü tuttu Dursun. Aydınlanma savaşında, kıyıldı,sürüldü, cezaevinde yattı. İşinden atıldı. Yurtdışına çıkmak zorunda kaldı. Ama yılmadan, adanmışlıkla eşiyle,çocuklarıyla; “Ölüm nereden gelirse gelsin” deyip, Cephane taşıdı kurtuluşçulara

 

Ölümünü haber bile yapmayanların, kimlerin değirmenlerine su taşıdıklarını biliyordu.İmece Dergisine, “Tezek” adlı bir yazı

 göndermişti. “Gelin, Anadolu’ya, Anadolu halkına sırtını dönenlerin, karşı devrimcilerin başlarını önce tezeğe sokalım.” diyordu. Dursun, tezeğe demişti ama, onlar çok sonra, lağım çukurlarına sokmuşlardı başlarını.

 

Şakayı severdi. “Koçero diyordum, mektuplarımda ona. Koçero, hala dağlarda mısın?”

 

“Hayır paşam, diyordu, Koçerolar düze indi; hem çoktan solladılar eşkiyaları. Banka hortumluyor, yurdu pazarlıyorlar, susurlukçuluk oynuyorlar şimdi.”

 

Gelin, oğlu Dr. Alper Akçam’ dan dinleyelim birde;

 

“On üç doğum yapıp, altısını yaşatabilmiş, Rus ordusundan, Ermeni çetelerinden kar altındaki dağlarda yalın ayak kaçarken, sırtındaki heybede bebeklerini taşımış bir köylü ananın çocuğuydu o. Cılavuz Köy Enstitüsünü kurmuş Kuvayı Milliye ve Anadolu Aydınlanması ışığında, yaşamsal güdülerini, tutkularını müthiş bir varoluş bilincine dönüştürmüştü. Mücadeleciydi,isyankardı,aykırıydı, yaşam sevinciyle doluydu Dursun Akçam ve o, benim babamdı…” (Cumhuriyet)

 

Onu haber bile yapmayanlar, şimdi Ardahan ‘da yükselen Dursun Akçam aydınlığını, nereden bilsinler. Hem zaten, o aydınlığa bakacak gözleri yoktur onların. Oğlu, Dr. Alper Akçam, babasının demirinden bir yiğit. Onun gibi aydınlanma savaşımcısı, onun gibi bir öykü ve roman yazarı. Ama onu da, yapıtlarını da görmezden geliyor kimi çevreler. Olsun, dirençle yürüyor yolunda o. Hele son ürünü,

 

“Karnaval ve Türk Romanı” adlı inceleme ve eleştiri yapıtı oylumuyla, içeriğiyle, yazınımız için büyük kazanç.Bir büyük emek ürünü…

 

Her kitaplıkta bulunmalı..

 

Çok ilginç bir evlat, ilginç bir aydın Alper: “Yükledi Günahını Sırtına” adlı öykü kitabını bakın kimlere, nasıl adamış:

 

“anneme, babama,

 tüm Köy Enstitülü, ateş yüreklilere…

öykülerimdeki yaşanmış tek gerçeklik,

yaşamıma onlardan düşmüş ışıktır.

 

Ardahan’da, bir Dursun Akçam Köy Enstitüsü kurar gibi çalışıyor şimdi Alper Akçam. Emekle, özveriyle güzel bir Dursun Akçam Kültür Evi gerçekleştirdi. Her yıl düzenlenen, Dursun Akçam Kültür Ve Sanat Günleri, Akçam aydınlığı yayıyor yöreye. Dursun Akçam Ormanı var bir de: 21 Haziran 2004’ te yayınlanmış şu habere bakın:

 

“Ardahanlı, Kağızmanlı, Damalı, Posoflu, Çıldırlı öğretmenler, köylüler, öğrenciler, 25 Haziran’da “Dursun Akçam Ormanı’nı  yeşertmek için, Ardahan- Kars yolu üzerindeki Çamlıçatak Ormanı’nda olacaklar. Çağrı bastırmışlar. Dursun Akçam’ı anıyor, yaşatıyoruz…” diye:

 

“Çam dallarının yeşilinde, karlı dağların akında, göğün sonsuz mavisinde, toprağın kara bereketinde, yağmurun ıslak ürpertisinde, güneşin yedi renginde…

 

Onun çarıklı ayak izlerinden, suya, havaya, toprağa, ateşe yürüyoruz. Adında, sorguluyoruz  kendimizi.; öğrencileri, köyleri, kardeşleri, çocuklarıyız..

 

Ardahan Ölçek köyünden evrensele, Cılavuz Köy Enstitüsünden Türkiye’ye yayılan Anadolu aydınlanmasıyız..”(Cumhuriyet 21/6/2004)

 

Akçam’ın, Anadoluyla, halkıyla  kucaklaşması sayılmaz mı bu…

 

Bu yılki  Kültür ve Sanat Günlerinin ana konusu:

 

ANADOLU  KÜLTÜRÜ VE KADIN

 

Katılımcı Kuruluşlar: Kars Kafkas Üniversitesi, Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği, Genel merkezi ve şubeleri,  Arkadaş Yayınevi, KIBATEK ( Kıbrıs Balkanlar Türk Edebiyatı Kurumu)

 

Ve birbirinden ilginç sanat, düşün etkinlikleri…

 

Köy Enstitüleri, bir ekin kirizmasıydı, toprağı derin işleyen eğitim… Orayı bitirenler, o kirizmanın kazmacılarıdır hala.

 

 ANALAR  adlı birincilik kazanmış (Milliyet yarışması) bir röportajla girdi yazınımıza Akçam. Ülkemizin en az bilinen yöresindeki “Anaların” yaşamını tüm gerçekliği, çarpıcılığıyla dile getirdi. Akçam’ ın tüm yapıtlarında, el attığı konuya eğiliyor  Kültür ve Sanat  Günleri de…

 

Sonra, ödül kazanan öyküler, romanlar… Ve destan gibi bir yaşam…

 

“Dursun Abi, Almanya’ da on iki yıl süren “sürgün dönemi” nde inançlarından bir tutam olsun ödün vermeden onuruyla, başını hep dik tutarak yaşadı, “Alaman Ocağı”, “Generaller Birleşin”, “Dağların Sultanı” ve “Sevdam Ürktü” yü o yıllarda üretti.”

 

(Deniz Kavukçuoğlu, Cumhuriyet 27/6/1997)

 

Toprağına derin kök salmış bir halk çocuğuydu o, kendisi Almanya ‘da olsa da, kafasıyla, yüreğiyle hep yurdundaydı.

 

Mektuplarında, hep yurt sevgisi, yurt özlemi..

 

“Türkiye ‘de, Uğur Mumcu ‘nun öldürülmesiyle yaşanan olayları, biz de buralarda yaşadık uzak-yakın. Çok üzüldüm Mumcu ‘ya Ankara’da 12 yıl birlikte büyümüştük politik kavgalar içinde. 12 yıl sonra, Türkiye ‘ye döndüğüm zaman, ilk ziyaretçim olmuştu sırtında çelik yeleği, belinde tabancası… Muammer Aksoy ‘da öyle gitti; acıyan bir yara yüreğimde hala-Daha niceleri… Birkaç yıl daha kalırsam bu ellerde dönünce kaç dostu bulabilirim oralarda- eğer bende gidenler arasında olmazsam-Yani sağ kalırsam… Gittikçe budanıyoruz bir kuşak…

 

Bazen kızıyorum kendime, ne bekliyorsun yaban elde ulan, ölmeni mi? O da kalmış ki sen buradasın, yüreğin beynin orada…Dahasına dayanamam, tezkeremi alacağım bahara, döneceğim. Ötesini düşünmüyorum şimdilik, sonralık da…aşam koşullarının, sağlık koşullarının iyi olması yetmiyor. Adamlar, eyalet parlamentosunun kararıyla, emekli oluncaya değin (65 yaşına değin) işimi bir kez daha uzattılar,işsizliğin her geçen ay büyümesine karşın. Ama, bu da yetmiyor.. Yaşam damarım, Türkiye’de… Hemen her iş için telefon ya da mektup… Yanıt gelmez, gelenler doyurucu olmaz…Bizimkisi, kaynağın dışında yalakta oyalanmak..

 

Kaynağa dönünce ne yaparsın, çok daha önemli, önemli değil de verimli işler mi? Bilemiyorum. Hiç değilse, sinir krizlerinden  kurtulursun… Huyum kurusun, tez canlıyım, aceleciyim, onun cezasını da çekiyorum.

 

Anadolu’nun toprağından, yoksul halkın alın terinden yaratılmışların ne işi var bu yerde? Veysel, ne güzel demiş:

 

“Benim sadık yarim, kara topraktır…”

 

Hepinize özlemle, sevgiyle…

 

Dursun  Akçam

 

Dönmesine döndü ülkesine Cılavuzlu yiğit, kavuşmasına kavuştu “sadık yarine”. Şimdi sesleniyorum ona,

 

Vecihi Timuroğlu ‘nun dizeleriyle:

 

Şimdi söyle Cılavuzlu yiğit,

 Üstüne ordular gelemezdi döğüşte

 Hiç yenildin mi söyle tanrı aşkına

Yitirdiğin savaş var mı yaşamında…

 

Gene yaşıyor Dursun Akçam ve sürdürüyor savaşımını. Oğlu Alper, bir dağ ateşi yaktı, Ardahan ‘da: Dursun Akçam

 

Kültür Evi… Her yıl yöreye, Anadolu’ya, giderek büyüyen bir Akçam aydınlığı yayıyor bu ev, bütünleşiyor Anadolu

 

Cumhuriyet aydınlanmacılığıyla…

 

Anısına  saygılar….

 

 

Gülfüz Sarıçam'ın hazırladığı gösterimi yayınlıyoruz...

 

İzlemek için lütfen tıklayınız !..

 

Gülfüz SARIÇAM

Ölçek Köyü / Ardahan

 

Yusuf Bulut'un gönderdiği bir anıyı  yayınlıyoruz...

 

Ankara'ya Ne Yandan Gidilir?

 

Umut uyanık adamın düşüdür. “Aristo”

 

Otele döndüğü zaman;
“Seni bir adam aradı hocam, yemeğe gitti tekrar gelecek” dedi otelci.
“Nasıl bir adamdı?”

“Buralı değil yabancıydı, Laz’a benziyordu.”
İsmet gülümsedi ama içine de bir kuşku düştü;
“İster misin babam gelsin, gelir mi gelir. Bekleyelim bakalım” diye düşündü ama, içi içine sığmamaya başladı.
Koridordaki soba harlı yanıyordu, odasına girdi, kapısını açık bıraktı. Maaş günü olduğu için köy öğretmenlerinden bir kısmı da oteldeydi. Böyle günlerde birisinin odasında toplanır muhabbet ederlerdi. O akşam İsmetin odasın da toplanacaklardı. Cumali, Hamza, Mevlüt ve Hikmet İsmeti görünce ona doğru yürüdüler.
“Başkan” dedi Hikmet “Bu akşam neler ikram edeceksin bakalım işte geldik.”
İsmet henüz on dokuz yaşında bir delikanlıydı ama, öğretmenler sendikasının da şube başkanıydı.
“Arkadaşlar bu akşam için çok özel bir konuğum olacak. Otelci söyledi. Laz’a benziyormuş. Gelen adam babam olabilir, buralara gelişimden hiçte memnun değildi.”
“O zaman elimizi çabuk tutalım odaya bir çeki düzen verelim.” dedi Hamza.

Dedikleri gibi de yaptılar. Aralara sandalyeleri koydular yatakların üzerini düzelttiler. Oda soğuk sayılmazdı, koridorda yanan sobanın sıcağı yeterli oluyordu.
Biraz sonra otelci sözünü ettiği adamla çıktı geldi.

“Hocam bu amca sizinle görüşmek istiyor” dedi İsmet’e. Göz göze geldiler, orta yaşlı bir adam. Başında köylü şapkası sırtında da aşınmış siyah bir palto vardı. Daha bir dikkatle baktı ona İsmet. Tanışmadıklarına karar verdi. Yerinden kalktı. Şaşkın, şaşkın adama doğru yürüdü. Hiç kimseye benzetemedi. Gelen adam İsmetin şaşkınlığını anladı elini uzattı ona tokalaştılar.
“Merhaba, ben Dursun Akçam” dedi.
İnanamadı, esas şaşkınlığı şimdi başladı.
“Doğrumu söylüyorsunuz?” diye sordu.
“İstersen kimlik göstereyim, ben buna alışığım.”
Dursun Akçam Türkiye öğretmenler sendikasının ikinci başkanıydı. Adını bilmeyen öğretmen yoktu ama yüz yüze tanıyanı çok fazla değildi. Oturan öğretmenler ayağa kalktılar. Hoşbeş ettiler geleni. İsmet çabuk toparladı. Yer gösterdi ona. Büyüklerine karşı çok saygılıydı ama bu gelen meslekten bir büyüktü. Üstelik mesleğinin zirvesinde bir insandı. Kitaplarından hiç okumamıştı ama bir kaç kitap yazdığını duymuştu.
“Hocam şaşkınlığımı hoş görün lütfen. Hayatımda sizin kadar ünlü bir kişi ile ilk kez karşılaşıyorum.”

“Yok canım o kadar da büyütmeyin.” dedi alaylı bir gülümseme ile. “Sizlerden daha ünlüsü olamaz. İnsanları büyük görme alışkanlığından vazgeçin.”

Hazırda bulunanlar ilk dersin başladığını anladılar.
Şapkasını çıkarırken, paltosunu çıkarmasına yardım ettiler.
“Hocam yatakların üzerinde oturuyoruz. Size bir sandalye vereyim mi?” dedi İsmet.

“Olur mu öyle şey. Ben yatağın üzerinde oturayım siz sandalyede oturun” dedi gülerek ve ilk yatağın üzerine oturdu. Son sözleri havayı yumuşattı. İsmet yastığı aldı, duvar kenarına koydu. Akçam da biraz geri çekildi yastığı kendine göre ayarladı. Şube başkanı ve genel sekreter yan yana oturdular. Biri birlerine dikkatle baktılar. Herkes gelen konuğa bakıyordu. Kırlaşmış ama birazı dökülmüş fakat taranmamış saçları yakışıyordu.

“Sayın hocam, hayallerimde olan insanlardansınız. Şimdi sizi yanımda görünce rüyada gibiyim. Ne iyi ettiniz de buralara kadar geldiniz” dedi İsmet ve tekrar elini uzattı ona. O da aynı hareketi yaptı.
“Mevlana’nın bir sözü var; Dünya bir meyve ağacına benzer. İnsanlar bu ağaçta yarı ham yarı olgun meyveler gibidir. Benim yaşıma geldiğiniz zaman sizde olgunlaşma ve meyve verme durumunuza göre örnek alınacak ve sevileceksiniz. Belki benden daha gayretli öğretmenler olacaksınız” dedi Akçam.
Dursun Akçam çok sakin konuşan bir adamdı. Sendikacıydı ama daha çok usta bir öğretmendi. Küçük sorular sorarak tanımak istedi karşısında oturanları. Eğitim üzerine söz açtı. Okul ve öğrencileriyle ilgili sorular sordu onlara.

“Öğrencileriniz arasından edebiyat, resim, müzik gibi dallarda sanatçı olarak yetiştirebilecekleriniz var mı?”
Cumali;
“Hocam öğrencilerimiz Türkçe konuşmasını bilmiyorlar.”
“Bu daha iyi, her şeyi ile sizin esriniz olacaklar.”
Bu kez cevap veren olmadı.
“Sanatçı; toplumda uzun uğraş ve çabalardan sonra alnında ışığı duyan ilk insandır. O bakımdan sordum. Alında ışık duyumsamanın ne olduğunu hissetmelisiniz. Öğretmen okullarımız sadece okur yazar yetiştiriyor. Konusunda uzman insanlar yetiştiremiyor. Bir marangoz elindeki ağaca, bir demirci demire nasıl ki dilediği şekli verebiliyorsa, öğretmenler de elindeki ham madde olan insan yavrusuna dilediği şekli verebilmelidir. Veremiyorsa usta değildir. Sanatçılar bilim adamları kendiliğinden yetişmez. Yetişse bile çok enderdir. Öğretmen o dur ki eline verilen, küçük yaştaki insan malzemesinden neler üretebileceğini bilebilsin. Ve o yavrulara ufuk açabilsin, yol gösterebilsin. Böylece onlar da kendi yollarını ve bağlı olarak toplumsal gelişimin yolunu belirlemekte zorluk çekmesinler. Ülkesine ve insanlığa yararlı, belki de topluma şekil verecek insanlar olabilsinler.”

Akçam muhabbete başlayınca İsmet koridora çıktı, otelcinin odasına gitti. Çay demlemesini istedi. Geri döndüğü zaman hoca ile arkadaşlarının muhabbeti yolculuk üzerine idi.
Öğretmenler, Akçamın bilge bir yurtsever, ama kültürel anlamda da evrensel boyutlara ulaşan biri olduğunu fark ettiler. Ne var ki aykırı düşünceleri, yoksulluk düşmanı olması nedeniyle “Komünist” damgasını yemişti. O yıllarda “Komünist” aşağılama veya hakaret anlamına gelen bir sözcüktü. Avrupa demokrasilerinde komünist partileri vardı, Türkiye’de yasaktı. Düzeni eleştiren aydınların hemen hepsi, komünist damgasını yemekten kurtulamadı. Akçam bu işten en çok payını alanlardandı.

Otelde kalan diğer öğretmenler de Akçamın geldiğini duydular. Nazım, Metin, Hazma, Ali, Burhan ve Cemil hepsi geldiler. Yatakların üstünde ve sandalyelerde boş yer kalmadı. Otelci çaydanlığı ve bardakları bir tepsinin üzerine koyarak getirdi Nazım’a teslim etti.

Cumali yeni müfredattan söz etti;
“1968 programı belki kentlerde uygulanabilir ama köylerde uygulanması olanaksız. eğitimle ilgili doküman yada materyal bulamıyoruz” dedi.
Aşağı yukarı başını sallayarak onayladı Akçam;
“Müfredatı tam olarak uygulamaya kalkarsanız başaramazsınız. Ders konularınız içinde öğrencilerinizi hiçte ilgilendirmeyen üniteler vardır. Onların üzerinde fazla durursanız sıkılır çocuklar. İlgilerine uygun bölümleri öğretiniz. Hayat boyu hiçbir işlerine yaramayacak kuru bilgileri verirseniz; zamanlarını ve imkanlarını manasız yere gasp edersiniz. Kendilerine göre düzenli olan hayatlarını karamsar bir hale döndürürsünüz. Bunun yerine hayatın güzel taraflarını gösterin. Bir fidanı kuru ve çorak bir yere dikerseniz büyüyüp de güzel meyveler vermesini bekleyebilir misiniz? Ama sulak ve toprağı bol yere dikilen fidan kendi kendine büyür gider.”
Nazım, Akçamın çayını verirken;
“Hocam dil sorunumuz olunca çocuklarla sıcak ilişkiler kuramıyoruz” dedi.
“Ben de onu söylemeye çalışıyorum. Elbette bu söylediğiniz başlı başına bir sorun. Sizlerle sıcak ilişki kuramazlarsa, hayat boyu her şeye karşı ilgisiz ve hissiz olurlar. Daha çok kuru bilgi yerine, mutlaka gerekli olan bilgileri verin ki sıcak ilişkiler kurabilesiniz. Anlayabilecekleri şekilde ama anlayabilecekleri kadar. Çok şey öğreteyim derken, hiçbir şey veremeyebilirsiniz.”

Hamza’nın sorusu daha kapsamlıydı;
“Tarih dersleri konusunda düşüncelerinizi öğrenmek isterim hocam” dedi.
“Bu sorunuzun cevabı çok çetin” dedi. “Tarih derslerinde dikkat etmeniz gereken şey, ölüm, kin, öç alma gibi kötü duyguları genç ruhlara aşılamayınız. Daha çok barış ve birlik içinde yaşamanın en güzel yol olduğunu anlatmaya çalışınız.”
“Kitapta neler yazıyorsa biz de onları öğretiyoruz.”
“Kitapta beş bin yıl önce yaşayan Sümerlerden ve Türk olduklarından söz ediliyor. Sonra da Orta Asya’dan geldik deniyor. Burada karar vermek sizlere düşer. Beş bin yıl önce Mezopotamya’da mıydık, yoksa bin yetmiş birde Malazgirt’e Asya’dan mı geldik. Hangisinin doğru olduğuna karar verin. Kitaplar her zaman doğruyu yazmayabilir.”
Bu kez Cumali el kaldırdı, Akçam gülümsedi;
“Burası sınıf değil, el kaldırmanız gerekmez.”

“Bu söylediklerinizi başarmamız çok zor hocam.”
Biraz düşündü sonra da muhatabının gözlerine bakarak;

“Cinsi iyi olan her meyve ağacı iyi meyveler verir. Cinsi kötü olan meyve ağaçlarının da meyveleri kötü olur. Bazı ağaçlar hiç meyve vermezler. İyi meyve veren ağaçları tanımak için meyvelerine bakmak gerekir. Meyveleri kötü olan ağaçlar kesilerek odun yapılır. Odun olmayı ister misiniz? Öğrencileriniz yıllar sonra sizin meyveleriniz olarak sizden söz edecekler. Nasıl anılmanızı isterseniz öyle hareket edin.”
Muhabbet uzadı saat gecenin ikisine geldi. İsmete döndü;

“Sendika başkanı sen misin.”
Evet anlamında başımı salladı.
“Bu akşam neden buraya geldiğimi sormayacak mısın?”
“Hayır hocam sormayacağım, bu akşam hep sizi dinleyeceğim.”
“Beni dinlemek seni sıkıntıya sokabilir” dedi gülerek ve devam etti. “Bütün bu konuşmalarımızın gereği olarak yıl başından önce grev’e gideceğiz başkan. Katılmak zorunda değilsiniz. İstiyorum ki sorunları bilesiniz. Eğitim ve eğitimcilerimizin sorunlarının farkında olasınız.”
Herkes birbirine baktı.
“Yasaya göre memurun, grev hakkı yoktur hocam” dedi İsmet.
“Evet ama yasa uygulayıcıları da yasaları hiç’e sayıyor. Onların böyle bir hakkı var mı?”
Cebinden bir anayasa kitapçığı çıkardı, ellinci maddeyi okumaya başladı.
“Halkın öğrenim ve eğitim ihtiyaçlarını sağlama Devletin başta gelen ödevlerindendir. İlköğrenim, kız ve erkek bütün vatandaşlar için mecburidir ve Devlet okullarında parasızdır. Devlet, maddî imkânlardan yoksun başarılı öğrencilerin, en yüksek öğrenim derecelerine kadar çıkmalarını sağlama amacıyla burslar ve başka yollarla gerekli yardımları yapar. Devlet, durumları sebebiyle özel eğitime ihtiyacı olanları, topluma yararlı kılacak tedbirleri alır.”
Okudu ve kitapçığı cebine koydu;
“Öğrencilerinizin kırtasiye masraflarını karşılıyorsunuz. Bu yurdun insanı için sadece öğretmenler mi özveride bulunacak. Bunu nasıl ifade etmemiz gerekir. Zorunlu ve parasız sözcüklerinden ne anlıyorsunuz?”

Muhabbetin boyutu değişti. İlköğretim konusunda anayasa maddesi olduğunu da öğrendiler. Aslında Akçamın söyledikleri hep yaşadıkları işlerdendi. Ama olup bitenleri kanıksamışlardı. Akçam uyardı, öğretmenler sorunlarını fark ettiler.
İsmet;
“Sayın hocam” dedi. “İzin verirseniz bir fıkra anlatayım. Belki sinirler yatışır.”
“Anlat” dedi “Lazlarda fıkra çoktur.”
“Bu Laz fıkrası değil hocam. Vaktiyle Osmanlıda uzun sakal moda olmuş. Vezir vüzera uzun sakal konusunda gizliden gizliye yarışırlarmış. Frenk elçisi İstanbul’a gelmiş. Baş Vezir ile görüşmüş. Görüşmeden sonra demiş ki;
-Vezir hazretleri, sakalınız çok uzun ve güzel. Beni bağışlayın ama aklıma takıldı; gece uyurken sakalınız yorganın altında mı yoksa üstünde mi saklıyorsunuz?
Vezir gülümsemiş, cevap vermemiş. Akşam evine gidince, yatağına uzanmış. Gel gör ki bir türlü uyuyamamış. Acaba daha önce, sakal yorganın altında mı yoksa üstünde miymiş diye düşünmüş. Altına almış rahat edememiş, üstüne çıkarmış rahat edememiş.
-Lanet olası Frenk elçisi öylede soru sorulmaz ki” demiş.
İsmet arkadaşlarına döndü.
“Sayın Akçamı Frenk elçisi yerine koymuyorum arkadaşlar. Her gün yaşadığımız sorunları dile getirdi. Bu gece uykularınıza dikkat edin.”

Katılarak güldü Akçam, durup, durup yine güldü;

“Şu Frenk elçisi akıllı adammış” dedi gülme arasında.

Vakit gece yarısını aştı. Yüksekova öğretmenleri ünlü bir öğretmenle yapılan söyleşiden hem keyif aldılar hem de çok şeyler öğrendiler.

İsmet sabah kahvaltısından sonra hocayı Van’a gidecek arabaya bindirmek üzere eşlik etti. Arabanın hareket saatine biraz daha vardı.
“Uzun yolculuklar sağlığınıza iyi gelmez hocam, dikkatli olun.”
“Endişe etme bana bir şey olmaz. Ankara’ya gelirsen ara beni, muhabbetini sevdim.”
“Ankara’ya hiç gitmedim ki hocam. Gitsem de sizi bulabilir miyim bilmem ki?”
“O zaman sana bir ödev vereyim.”
“Olur hocam verin.”
“Çıkar defter kalemini; Ankara’ya ne yandan gidilir, diye yaz. Soru bu, öğren cevabını da bana bildir.”

Bastılar kahkahayı, yolcular ne olduğunu anlayamadılar dikkatle baktılar adamlara.

 

Yusuf BULUT

Ankara, 2006

Dostlarının gönderdiği iki şiiri  yayınlıyoruz...

 

GÖZLERİ YÜREĞİYDİ

 

Asıl yaşam,

yüreğimde saklı benim.

Yüreğimin bir yarısı gece,

bir yarısı gündüz.

Ayrılık ve ölümler gecem,

sevgi ve dostluklarım gündüzüm diyordu,

gülümseyerek kadehini kaldırırken.

 

Belli ki yaşamı,

olduğu gibi yaşamaya çalışıyor,

yüreğini açmak istemiyordu en yakın dostlarına bile.

Kim bilir belki de dostlarını,

gecelerim dediği ölüm ve ayrılıkların acısıyla üzmek istemiyordu.

Oysa,

bakışlarından belliydi,

gündüzleri de vardı

yüreğinde.

 

Deli deli

fırtınalarla bir o yana, bir bu yana savrulan

sevdaları, dostlukları da…

Nedense onlardan da söz etmiyordu.

Sımsıkı

kapatmıştı yüreğini,

bir daha hiç açmamacasına.

 

Günlerden bir gündü işte...

Deniz kıyısında bir yerlerde karşılıklı

oturmuş,

yine içkilerimizi yudumluyorduk.

Yaşamda en çok neyi seviyorum biliyor musun?

Dedi bana.

Yaşamın, her anını dolu dolu yaşamayı.

Sevgileri, dostlukları

paylaşmayı ve sonra da deniz kıyısında bir kayanın

üstüne tek başıma oturup

doyasıya ağlamayı.

Ve akan göz yaşlarımı ıslak ıslak

dalgalara bırakmayı

diye devam etti sözlerine.

Ve ardından;

Hadi bakalım sevgili dost, güzel

dostlukların hiç bitmemesi

şerefine!

Kaldırdı kadehini.

Dudakları gülümsüyordu, biraz acı, biraz tatlı.

Bakışları hüzünlüydü.

Yağmur bulutlarıydı gözleri.

Bir şeyler söylesen

ayrılıktan, ölümden, sevdadan yada dostluktan yana;

belki de ılık ılık,

ıslak ıslak süzülüp akacaktı gözyaşları yanaklarına.

Gülümsedim;

Şerefine dostum, gece ve gündüzlerin,

dostlukların şerefine.

Yaşam,

gece ve gündüz değil mi ki zaten.

Öyleyse, hadi bakalım bir yudum da

Yaşamın şerefine…

 

Bir yudum içti ve yavaşça masaya bıraktı

kadehini.

Bir şeyler

söyleyecekmiş gibi

uzun uzun baktı gözlerime.

Gözleri

gece ve gündüz gibiydi.

Bir yanda hüzün, bir yanda sevdalar.

Ve birden

çekti aldı gözlerini benden,

başını çevirdi denizden yana,

hiç bir şey söylemeden.

 

Bilemiyorum, dakikalar mıydı, saatler mi

aradan geçip giden zaman.

Dalgalar çıkmıştı denizde ansızın,

delicesine, köpük

köpük kayalara savrulan.

 

İşte, unutamadığım an o andı.

Yani, dostumun

başını çevirip, bana

yeniden baktığı an. İki damla gözyaşı vardı

yanaklarında;

iki damla gözyaşı

ılık ılık, ıslak ıslak,

dalgalara doğru süzülüp giden.

Gözleri miydi ağlayan, yoksa yüreği mi?

Kim bilir, belki de gözleri yüreğiydi.

 

H. Hidayet TUNCER

Kuşadası, 2005

 

SOHBET

 

“Arkadaşım Dursun Akçam’a”

 

Anımsa; biz beş yıl aynı havayı

Soluyarak dirsek çürüttük Akçam.

Amaç edinilen kutsal dünyayı,

Sabırla, inatla yürüttük AKÇAM.

 

Cilavuz’da iken her şeye fittik,

Okulu bitirdik, köylere gittik.

Öğrenci okuttuk, halkı eğittik,

Çok eski tezleri çürüttük AKÇAM.

 

Köy Enstitülüler her “hal”de vardık,

Sıra tamir ettik, çatı aktardık.

Dargın barıştırdık, yaralar sardık,

Postu deldirmeden sürüttük, AKÇAM.

 

Engeller çıkınca azm ile yıktık,

Çok kere haklıyken biz haksız çıktık.

Görevini seven birer âşıktık,

Kâh alevli yandık, kâh tüttük AKÇAM.

 

Korkmadık ne hapis, ne de sürgünden,

Her zorluğu göze almıştık dünden.

Nasip almasak da şereften, ünden,

“Net”tik sanmasınlar, “bürüt”tük AKÇAM.

 

Bir ömür halk için savaşım verdik,

Diyemeyiz ki, tam sonuca erdik.

Bize taş atana biz gül gönderdik,

Arkamızdan itler ürüttük AKÇAM.

 

Atatürkçü diye çektik çileyi,

Göreve katmadık asla hileyi.

Evimiz görmedi dolu fileyi,

Biz ne haram yedik, ne üttük AKÇAM.

 

Her zaman gerçeği yaşadık, yazdık,

Kendi kuyumuzu kendimiz kazdık (?)

Böyle yapmasaydık biz olamazdık,

Şahsen ne küstük, ne kin güttük AKÇAM.

 

Dört yavrum var, baştan üçü kız oldu,

Onlardan da eve üç torun doldu.

Dostlar dışında ne arkamız oldu,

Ne dayıyla bir iş yürüttük AKÇAM.

 

Senin ölmez sözün: “Noktalı Virgül

Gibi Yatıyoruz.” Anımsa ve gül.

Sana yetimî’den şiirli bir gül,

Sunup bu mektupta yürüttük AKÇAM.

 

MEHMET ALPTEKİN

26.11. 1999, Cuma, BURSA

 

 


geri dön