|
Metin Turan KIBATEK [Kıbrıs Balkanlar Avrasya Türk Edebiyatları Kurumu]Genel Başkanı Edebiyatta tavır, edebi tavır ve Dursun Akçam* * Bu metin, 16-18 Haziran 2006 tarihlerinde, Ardahan’da gerçekleştirilen ‘2. Dursun Akçam Kültür-Sanat Günleri’nde yapılan konuşmadır. I. En başından bir belirlemede bulunmak, belki de bilineni yinelemek gerekecek. Dursun Akçam’ı, dolayısıyla kuşağını,değerlendirirken edebiyatın toplumsal işlevine, edebiyatçının da toplumsal konumuna dikkat etmek gerekiğini vugulamıştır.. Çünkü bu kuşak edebiyatçılarının gerçekleştirmiş oldukları yazınsal yeniliği anlamak için buna gerek vardır. Onlar hem geçimlerini sağladıkları mesleklerini yaparlarken gösterdikleri özen ve sorumlulukla kişiliklerini bütünleştirmişler hem de toplumsallaşmış yazar kimliklerinin kendilerine yüklediği bilincin farkında olarak bu kimliğin gereklerini yerine getirmeye çalışmışlardır. Yazıp, konuştukları kadar farklı konumlarda yaptıklarını da doğru algılayabilmek için eylemlerini üzerine oturttukları düzlemi de kavramak gerekir. Arayışçıdılar. Yazdıklarının işlevine inananlardandırlar. Bu bakımdan da edebiyat adamlığını toplumsal bilinçle yerine getirmenin, topluma karşı sorumluluk duygusunun bir gereği olduğu bilincini taşımışlardır. Dursun Akçam kuşağını ele alırken, esasında bir dönemin edebiyat sürecini de ele aldığımızı unutmamak gerekir. Çünkü, onunla birlikte aşağı-yukarı aynı tarihlerde yazmaya başlayıp, yazdıklarını yayınlayanların adları anımsanırsa, varettikleri edebiyat kalıtıyla beraber edebiyatçı tavırları da görülebilir olur. Yazma ve yayımlama dönemlerinin önemli bir bölümünün 1950 sonrası ve 1980 öncesi bir süreci içerdiği de akla getirilir; bu tarihsel dönemin Türkiye’nin kültürel olarak en derinlikli dönüşüm sürecini oluşturduğu da anımsanırsa, bu kuşak edebiyatçıların tarihsel rolleri de kavranmış olur. Türkiye’nin kültürel olarak, –siyasal olarak demiyorum, çünkü Türkiye siyaseten tarihin hemen her döneminde, özellikle de cumhuriyet dönemi içerisinde sürekli devingenlik yaşamış bir ülkedir– en yoğun derinleşmeyi yukarıda da vurguladığım gibi, bütün kuşatmalara karşın, 1950-80 arasında yaşamış; kırılmalar ve sığlıkla ise daha yoğun biçimde 1980’lerden sonra tanışmıştır. Siyasal alanda çokpartili süreç, sendikalaşma, öğretmen örgütçülüğü; kentleşme dolayısıyla sosyo/ekonomik anlamda, köyden kente göç, gecekondulaşma; uluslararası ilişkilerde yurdum insanını yakından ilgilendiren yurtdışına işçi göçü... İki kutuplu dünyanın kuşattığı bir coğrafyada soğuk savaşın bütün acılarını yaşayan bir halk: Türk halkı... Genel çerçevesiyle böyle bir dünyanın içerisinde yazıyordu Dursun Akçam ve çağdaşları. Yazarlıklarının hakkını veren bir kuşağın insanlarıdır bu dönemin yazarları. Gecekonduyu, Almanya’ya emek transferini, kapıcılığı, apartmanı, töreyi ve töre gerçeğinin ardında yatan derin toplumsal ahlakı, kendi yerel iktidarlıklarıyla toplumu egemenlekleri altına alan ağa, şeyh ve kasaba politikacısı üçgenindeki öteki Türkiye’yi bu kuşak yazarları; Fakir Baykurt, Mahmut Makal, Bekir Yıldız, Ümit Kaftancıoğlu, Osman Şahin, Hasan Kıyafet, Yusuf Ziya Bahadınlı, Ömer Polat, Ali Kemal Gözükara... taşımıştır ülke gündemine. Bu bakımdan, bu yazarların metinlerine birer edebiyat yapıtı olarak bakmak kadar, Türkiye gerçekliği olarak da bakmakta hiç bir sakınca yoktur. Zaman zaman edebiyatdışı göndermelerle toplumun bu ağır sorunlarına reçete olabilecek metinler de sunulmuştur. Bunları görmezlikten geldiğim, üstlerini örttüğüm sanılmasın. Tam tersine, o dönemin edebiyat mantığını anlamak bakımından da bunların birer örnek olduğunu, özellikle edebiyat sosyolojisi ve tarihi çalışanlar için ciddi malzeme oluşturduğunu söylemek gerekiyor. Ama üzerinde özellikle durarak yinelemek istiyorum ki, bugünden bakarak, bugünün gerçekliklerini geçmişin birikimi ve deneyimi için şablon yapamayız. Geçmişi değerlendirirken, o sürecin mantığını da kavramak gerekiyor. II. Bu kuşak edebiyatçıların vermiş oldukları ürünlere bakıldığında, yaratıcılıklarının ürün çeşitliliği kadar, tür çeşitliliğine de yayıldığını görürüz. Röportaj, öykü, roman, şiir, deneme, söyleşi, günlük, mektup gibi. Bu durum aslında, bir arayıştan ziyade, ele aldıkları temaları dile getirme kaygılarının ağır basmasından ileri gelen bir seçim olarak karşımıza çıkmaktadır. Röportajın daha işlevsel olduğu düşünülen bir konuda, örneğin Analar ve Çocuklar’da bu tür yeğlenmiş, o türün dil ve anlatım olanakları denenmiştir. Dursun Akçam, çağdaş Türk edebiyatında röportajı bir yazınsal metin olarak kullanabilen; başka bir deyişle röportajı yazınsal metin halinde sunabilen birkaç addan birisidir. Diğerleri kimlerdir derseniz, sayıları az olduğu için hemen sayabilirim: Yaşar Kemal, Bekir Yıldız.. İlk baskısı 1964 yılında Varlık Yayınları arasında yayımlanan Analar ve Çocuklar ile bir yıl sonra yayımlanan Doğunun Çilesi adlı röportajlarına bakıldığında Anadolu’nun kültürel fotoğrafını görmek hiç de zor değildir. Tıpkı Mahmut Makal’ın Bizim Köy’le Anadolu gerçekliğini aydınımızın, siyasetçimizin dikkatine çekmesi gibi, Akçam’da bu çalışmalarında başka bir yörenin insan gerçeğini, doğa gerçeğini gözler önüne serer. Aynı özellikleri, Bekir Yıldız’ın çalışmalarında Güneydoğu Anadolu, Osman Şahin’de Güneydoğu’dan başlayıp Toroslar’da yoğunlaşan bir boyutta, Kaftancıoğlu’nda yine Kuzeydoğu Anadolu’dan başlayıp Mardin’e, oradan İstanbul’a ulaşan gerçekliğiyle görür, okuruz. Bütün bunlar yüzü kendi ülkesi ve insanına dönük, hayatla sıkı teması olan bir edebiyatın da adresidir. Analar ve Çocuklar, gerçekliği kendi algı dünyasının sınırları kadar düşünen, gerçeklikle yalınlığı biribirine karıştıran ve ne yazık ki bugün de Anadolu coğrafyası ve gerçekliğine uzak çevrelerin dışardan bakan gözleri için tipik ve enterasan gelebilir. Çünkü, yayımlandığı tarihlerde, sadece Dursun Akçam’ın bu çalışması değil, buna benzer başka çalışmalar da sözkonusu çevrelere tipik ve enteresan gelmiştir. Oysa, uzantıları bugün de süregiden gerçeklikler, Analar ve Çocuklar’da anlatılanların varlığını hâlâ geçerli kılmaktadır. Burada, dikkatimizi iki noktanın çekmesi gerektiğini düşünüyorum. Birincisi Akçam’ın bu gerçekliğe dikkat çekmesi; bunun aşılması için çaba göstermesi; ikincisi de bir halkbilimciler, sosyologlar, tarihçiler, antropologlar için o gün olduğu gibi bugün de dikkat çekici metinler ortaya koymasıdır. Bu metinler, bir sorunu eşelemek; özellikle de devlet ileri gelenlerinin, resmi makamların dikkatini çekmek yanısıra, bir toplumsal düzenin de fotoğrafını sergilemek bakımından önemlidir. Sonrasında, bu röportaj dili öykülerine de siner. Taş Çorbası, bu bakımdan hikaye-röportoj arası bir üründür ve orada da diyaloglar bir bakıma bu röportajların atmosferinde verilir. Unutmamak gerek ki, bu kuşak edebiyatçıların yazma eylemlerinin temel eksenini, Türkiye’nin gerçekliği oluşturmuştur. Edebiyatı, aydınlanmanın önemli bir unsuru olarak görmüşlerdir. Hayatın her alanında öncü olmak isteklerinin kaynağında, ülkeye ve insanına karşı duydukları içtenlik kadar bu hayatı değiştirmek, güzelleştirmek ülküsü de yatmaktadır. Daha sonraları, yine bir köy enstitülü olan Bekir Yıldız'la ayrı bir zenginlik kazanacak olan bu röportaj türü, göründüğü kadarıyla da, bu kuşakla son bulmuştur. Esasında, sadece bu tür üzerinden hareket edip, sorunlara yaklaşım ve bunların aktarılması biçimiyle bile olsa, sözkonusu kuşağın, yani Dursun Akçam çağdaşlarının yaşadıkları coğrafyaya, insana ve olaylara yaklaşımları konusunda ciddi ipuçları kolaylıkla yakalanabilir. Daha sonra, Türkiye'nin başka bir yarası olan, terör olgusunu irdelediği ve yavrusunu teröre kurban vermiş ailelerle gerçekleştirdiği Kan Çiçekleri adlı belgesel çalışmasında da yine, öykücülüğünün gazeteciliğine kattığı dil ve anlatım ustalığı belirir. Akçam'ın ilk öykü kitabı Maral 1964'te yayımlanır. Bu kitabında yer alan on yedi öyküsünde de, Analar ve Çocuklar, Doğunun Çilesi röportaj çalışmalarından izler görülür, ta ki 1969'da yayımlanan Ölü Ekmeği'ne kadar. Ölü Ekmeği, Akçam öykücülüğünün belli bir ustalığa oturduğunun en iyi örneğini oluşturur. Maral'a egemen olan röportaj havası, burada kırılmış, gerçek anlamda öyküsel anlatım egemen olmuştur. Röportajlarında yeğlediği anlatım tarzı, onun öykücülüğünde de belirgin olarak kendisini duyumsatır. Örneğin, 1970'de yayımlanan Taş Çorbası, araştırma niteliğindeki röportajlarıyla, öykücülüğünün iç içe geçtiği böylesi ürünlerinden birisidir. Bu yapıtlarında, ağırlıklı olarak kırsal kesimdeki insanın, köy mekanı içerisinde yaşadıkları sıkıntıları ele alınır. 1973 yılında yayımlanan Köyden İndim Şehire yapıtında ise, artık Türkiye'nin yoğun biçimde yaşamaya başladığı köyden kente göçle birlikte birikmiş kentteki köylünün yaşadıkları yer alır. Dursun Akçam,edebiyatın, doğal olarak edebiyatçının sosyal işlevinin bilinciyle yazar. Onları yazmaya iten önemli etkenlerden birisi, gelmiş oldukları sosyal kesimin toplumsal beklentilerine aracı, hatta önayak olmaktır. Dursun Akçam’ın sözlü kültür kaynaklarıyla ilişkisi, bir dışardan okuma ya da toplama biçiminde değildir; o doğrudan doğruya bu kültürel atmosferin soluyucusudur. Onu bu gelenekten, bu birikimden soyutlayarak değerlendirmek başından yanlış olur. Bu bakımdan, sözlü edebiyat kadar halk yaşamının çeşitli yönlerine ilişkin bir dolu bilgiyi sadece Analar ve Çocuklar, Doğunun Çilesi, Ölü Ekmeği ya da Maral’da değil; hemen bütün yapıtlarında bulabiliyoruz. Özellikle Kafdağı'nın Ardı romanı ele alındığında, kendi biyografisi içerisinde yakın dönemde Türkiye'nin, köyü/ köylüsü, kasabası/eşrafı, eğitim kurumları/ eğitmeni ile geçirmiş olduğu değişim sürecini de buluruz. Dikkatli okurun kuşkusuz gözden kaçırmayacağı, duyarlı bir yazınerinin kendi hayatına ve dolayısıyla çevresine tutmuş olduğu projeksiyonla, yakın dönem Türk toplumunun fotoğrafını buluruz. Kars'ta, Urfa'da, Van'da, Diyarbakır'da varlığını bugün de sürdüren kadın erkek eşitsizliği; yoksulluğun, cehaletin kuşatmış olduğu bu toplumun sadece fotoğrafını çekme çabasında olmadığı içindir ki, Dursun Akçam ve kuşağı farklıdır. Onlar edebiyatın/sanatın tıpkı öğretmenlik gibi, hekimlik gibi, toplumu sağaltacak, biraz olsun sorunlarından arındıracak sosyal bir işleve de sahip olduğuna inanan, bunun hayat bulmasını isteyen insanlardır. Öyle de olmuştur. Türkiye'de, bütün yakınmalara, ağlayıp sızlamalara karşın, iyi-kötü belli bir edebiyat okuru varsa, kimse kendine pay çıkarmasın ama, bunun büyük çoğunluğunu biz bu kuşak edebiyatçılara borçluyuzdur. Yaratıcı yazarlık biraz da budur; okuru çoğaltmaktır, edebiyattan/sanattan, estetik değerlerden tat alabilen insanların sayısını arttırmaktır. Dursun Akçam, edebiyat okurunu çoğaltan yazarlardan biridir. Türkiye'de kitap okurunun en üst düzeylere çıktığı 1970'li yıllar onların eseridir. Bugün tek başına bir kitabı 100 bin, 200 bin 'satan' yazarların, yaratıcılıktaki eksik yanları, kitaplarının mevcut reklam ve medya olanaklarıyla iyi pazarlanmasına karşın, okur yetiştirememeleridir. Oysa Dursun Akçam'ın ve aynı anlayıştaki yazarların okuru çoğaltmada çok önemli işlevleri olmuştur. Yazarın toplumla kurmuş olduğu doğru bağ, biraz değil daha çok da çoğalttığı bu dalgadan anlaşılmaz mı? Kendisinin yanı sıra bir başka yazarda da okuma isteği uyandırmayan yazar, yaratıcılığı sınırlı yazardır. Nasıl oluyor da, bir kitap yüz bin, iki yüz bin 'okunuyor' ama, edebiyat okuru sayısında hiç bir artma gözlenmiyor? Oysa bugün, bırakın bir başka yazarı, aynı yazarın, reklamı az yapılan, promosyona sınırlı oranda sokulan yapıtlarını da okumuyorlar… Bunda suç sadece okurda değil kuşkusuz, sistemin manipüle ettiği 'yazarların' okunamaz olmalarından, yaratıcılıklarının sınırlılığından da kaynaklanmaktadır. Dursun Akçam kişilikli, tavrı olan bir yazardır. Bu tavrı olan yazar vurgulamasını özellikle yapıyorum, çünkü, yakın dönemde, Türkiye’de edebiyat dünyasına egemen olan kişiliğini iktidara, hiyerarşiye göre belirleyen tavırsızlık , Dursun Akçam ve o kişilikteki yazarların nasıl bir sorumluluk örneği oluşturmuş olmaları yanında, bizzat bu sorumluluğun kaynağı olduklarını da işaretlemektedir. Akçam’ın, hayat karşısındaki tavrı bu sanatçı kişilikten kaynaklanmaktadır. Onun yoksulların, yoksun bırakılmışların, çocukların yanında tavır sergileyen bir yazar olması; kimlik bilgileri anlatılırken mücadele insanı olarak anılması hiç tesadüfi değildir. Siyasi bir duruşu da olmuştur Akçam’ın. Ne var ki, onun siyasal duruşu, bugün iyice kirlenmiş politik bağlanmalarla açıklanamaz. Haksızlık karşısında, yoksulluk karşısında, doğanın, kadınların ve çocukların ihmali karşısında bir siyasal duruş, bir tavır alıştır onun yaptığı. Yeni kuşak 'yazıcıların' Dursun Akçam'a burun bükmelerinin altında bu gerçeklik yatar. Nasıl olsa bütün sözcükler sözlüklerde var deyip, önlerine sözlük koyarak şiir yazanların, öykü kuranların ve bunun giderek kuramsal altyapısını oluşturmaya çalışanların; bu yolla kendilerini alkışlayacak bir 'cemaat' yaratabileceklerin,Dursun Akçam'ı, Başaran’ı, Bekir Yıldız'ı, Ümit Kaftancıoğlu'nu, Adnan Binyazar'ı, anlama ve algılama düzeyleri elbette farklı olacaktır. Bunu yadsımamak da gerekir. Çünkü, her sanatçının, yazarın dünyayı ve olayları algılama biçimi farklıdır. Gelmiş olduğu sosyal kesim, hayata bakış açısı, olaylara yaklaşımı çok doğal olarak edebiyat/sanat anlayışını da şekillendirecektir. III. Dursun Akçam ve kuşağının kimi sanatçıları, örneğin 11 Nisan 1981'de demokrasi düşmanı kurşunlara hedef olan Ümit Kaftancıoğlu, Fakir Baykurt, Osman Şahin, Talip Apaydın, Ali Kemal Gözükara, Ali Yüce, Başaran, Bekir Yıldız ve elbette Yaşar Kemal bir geçiş dönemi sanatçılarıdır. Bu geçiş dönemi, bir yanıyla Türkiye'nin siyasal anlamda yaşadığı çalkantıları, altüst oluşları kapsadığı gibi, daha derin olarak köyden kente göçle yaşanan sürecin tanıklığına denk düşmektedir. Bu süreç içerisinde, sözkonusu yazarlar, bu tanıklığı yazın dünyasına taşırlarken, işlevsel bir edebiyatçılık görevi de yapmışlar, bunda başarılı da olmuşlardır. Toplumsal değişmeyi edebiyata taşıma konusunda başarılı bir değerdir Dursun Akçam. Bugün genel bir Türkiye fotoğrafı olan; eğitim, ticaret, kentleşme, ve siyaset kurumlarını bir bütün olarak içerisine alan gecekondu kültürü onun Köyden İndim Şehire’de ilginç bir biçimde ele aldığı konulardır. Güçlü bir sanatçı sezgisiyle, Türkiye’nin geçirmekte olduğu değişimle birlikte kuşanmakta olduğu örtünün de karakterini bu yapıtlarda bulabilmekteyiz. 1980’den sonra kendisi de göçmen olarak Almanya’da yaşamak zorunda kalan Akçam, oradaki insanımızı anlatan yapıtlar verdi. Almanya gerçeğini, ilk Türkler Almanya’da romanıyla Bekir Yıldız yazmıştı... Yıldız, farklı bir kültür içerisinde, Türk işçisinin durumunu birçok öyküsüne de konu etti. Sonraki yıllarda Fakir Baykurt, Aras Ören, Yücel Feyzioğlu gibi yazarlarımız da aynı konuya ele aldılar. Dursun Akçam ise, farklı toplumsal koşullarda, Almanya gerçeğini yazdı. Çünkü, onun Almanya’yı mesken tutuşunun zorunlu nedenleri, cumhuriyet aydınlanmasının önüne set çekildiği, siyasal iktidarı ele geçiren güçlerin 12 Eylülle birlikte ülkeyi kuşattığı bir sürece oturmaktadır. Dağların Sultanı ile Ucu Ucuna Yaşam romanları ise, Almanya’daki insanımızı anlatmaktadır. Bu romanlara yansıyan sadece insanımızın Almanya’daki durumu değil; sarsıntılı politik ortamın ardından sürgün olmuş, sığınmacı durumuna düşmüş Türk insanının ruhsal dünyası, bir başka toplumda içerisine itildiği açmazlar, ilk bu romanlarda dile getirilmiştir. Hayatlarının bir bölümü Anadolu’da geçmiş, bir bölümünü Almanya’da geçirmekte olan insanların Türk ve Alman mentalitesi arasında; Türkiye’den taşıdıkları ve özellikle de belli bir sürecin siyasi aktörleri olarak üstlendikleri kimlikle, Almanya’da içerisine düştükleri açmaz çok çarpıcı bir biçimde irdelenir. Dağların Sultanı’nda Anadolu işçisinin, sığınmacısının hayatını; parayla alınıp satılan nikah kavramını, Doğulu ve Batılı ahlak anlayışlarının farklılığı; bu farklılık içerisinde Türk insanının trajedisi ustaca kurgulanıyor. Ucu Ucuna Yaşam ise, özellikle Türkiye’de politik mücadelenin bir biçimde içerisinde olmuş insanlar dünyasından, dünyanın yeniden şekillendiği süreçte, bir hesaplaşma romanıdır. Gerçekle yanılsama, umutla umutsuzluk sürgündeki insanın tinsel dünyasında oluşturduğu gerilimlerle bu romana taşınır. Bu romanda Akçam, aynı zamanda Türk toplumundaki kırılmaların da altını çiziyor. Türkiye’de politik kimliklerinden dolayı hayat alanı bulamamış ‘devrimci’lerin; kapitalizme karşı örgütlenirken, kapitalist bir ülkede sığınmacı olarak yeniden bu örgütsel ilişkilerini sürdürme biçimlerini ele alır. Almanya’daki insanımızın dramı, orada doğup büyümüş ve Almanca yazan yazarlarımız tarafından da ele alınmıştır. Ayrıca yukarıda belirttiğim gibi başka yazarlarımız da ele almış, bu konuda çok sayıda yapıt yayımlanmıştır. Ancak Akçam’ın ele aldığı konuları Türkçenin anlatım ve çözümleme gücüyle bir dilsel zenginliğe dönüştürmesi, bir başka açıdan önemini yansıtır. Gürsel Aytaç’ın da altını çizdiği gibi, Anadolu insanının Alman kültürü içerisinde yaşadığı sarsıntıyı, değerler çatışmasını, gurbet duygusunu bütün canlılığıyla işleyer. “ Bu konuyu benzer ya da başka bakış açılarından Almanca anlatan Türk yazarlarının kitapları, Türk okuyucusuna bir şey söylemediğine göre, Dursun Akçam gibi Türkçe yazarak Almanya’daki insanımızın dünyasını bizlere başarıyla yansıtan yazarlarımızın kıymetini bilelim.” Bunları gözönüne alarak baktığımızda Dursun Akçam’ın bir geçiş dönemi yazarı olduğunu ifade etmek hiç de yanlış olmamaktadır. Geçiş dönemi vurgulaması, Türkiye’nin, sadece sosyokültürel anlamda, özellikle 1950-1980 dönemini kapsayan köyden kente ve yurtdışına göç, çarpık kentleşme; kültürel yozlaşma gibi gerçekliklerle tanışmasından kaynaklanmıyor. Aynı zamanda, yazınsal düzlemin aktörleri olarak bizzat bu eylemlerinden dolayı, geçiş dönemi temsilcileridir. Türk edebiyatının en verimli dönemini oluşturdukları gibi, birçok temanın kavramsal düzlemden yazın düzlemine akmasını da sağlamışlardır. Ağa, eşraf, imam, öğretmen, muhtar, gecekondu, kasaba siyasetçiliği, tefeci tüccar, bezirgan burjuvazi, işgüzar bürokrat... tüm bunlar en canlı halleriyle Dursun Akçam kuşağının edebiyata taşıdığı tema ve karakterlerdir. Ele aldıkları sosyal kesimden dolayı, 'köy edebiyatı' gibi, edebiyat dışı bir tanımlamayla kategorize edilen sözkonusu dönemin yazarları, bir yandan Türkiye'de sadece sorunları dile getirip, entelektüellerin bile çok önemli bir kesiminin uzak olduğu, bilmez bulunduğu konuları yazın düzlemine taşırken, diğer yandan da toplumun geniş kesimlerine edebiyat gibi sanatsal bir gücün varlığını duyumsatmayı başardılar. Bugün edebiyat dışı bir kaygıyla, düzlem bulan yazar-yayıncı-medya grubu ya da tarikat eksenindeki dayanışma biçimi; Dursun Akçam kuşağının ilkel bulduğu, dolayısıyla asla onay vermediği bir anlayıştır. Dursun Akçam kuşağı gücünü toplumdan alan bir edebiyat anlayışının temsilcileridir. Türk edebiyatının özellikle 1990'lardan sonra içerisine düştüğü 'bunalım', bir anlamda 1970 ve hatta 80'li yıllar boyunca hemen herkesin ağzına pelesenk olmuş kavramların içlerinin doldurulamamış olmasından kaynaklanmıştır. Edebiyat ürününü gerçeklik/ gerçekçilik ya da yakın anlamlardaki diğer kavramlarla dillendirme çabası, bunların sözkonusu düzlemde hayat bulmasından çok, yıpranmasına, içerisinin boşaltılmasına neden o lmuştur. Ayrıca, 12 Eylül despotizmiyle başlayan ve 1990' larda kültürel olarak hayatın bütün alanlarını işgal etmiş olan ekonomik / siyasal yapılanma, alttan alta, deyim yerindeyse edebiyatın, sanatın bir seçkinler işi olduğu anlayışını yerleştirmeye çalıştı. Edebiyat/sanat dışı insanların finanse ettiği kültür dergilerinin hayat bulması, buralarda Türkiye dışı yazıların/görüntülerin ağırlık taşıması bir bütün olarak bakıldığında hiç de bilinçsiz olmayan 'kültürsüzleştirme politikası'nın nasıl bir yoğunlukla işletildiğini de sergilemektedir. Dursun Akçam, edebiyatta bir tavrın adamıdır. Bu tavır, ürettiklerini oturttuğu toplumsal zeminle edebiyat düzlemini insana/topluma odaklayan bir anlayışın yansıması olarak özetlenebilir. Bugün, edebiyatın hayata teğet duran, gerçeklik kadar gerçeklerden de uzaklaşan görüntüsü karşısında, o kuşağın yaklaşım ve tutumunun bugün artarak daha iyi anlaşılacağı kanısındayım. Sözcükler bir şekilde metne dönüştürülebilir ama, edebiyat yapıtı, ancak kişilikli edebiyat adamının kalemiyle zenginlik kazanır. Türkiye’nin de bugün en çok gereksinim duyduğu kişilikli edebiyattır. f f f Kars'ın Köylüğünden Cılavuz'a, Öğretmenliğe, Yazarlığa Bir ÇocukÖner Yağcı Ardahan'ın Ölçek Köyü'nde 1930'da doğar Dursun Akçam (oğlu, onun doğumunun 1927 olduğunu söyler). İlk öğrenciliği Kuran kurslarında hocaların yanındadır. Dindar, sofudur. Köyde açılan geçici Halk Dershanesi'nde okuma yazma öğrenir. Sınavla Ardahan'da 4. sınıfa yazılır. 5. sınıftan sonra okumayı düşIeyemez bile. Ama Cılavuz'da açılan Köy Enstitüsü'ne köy çocuklarının ''dövlet'' tarafından okutulacağı söyIentisi dolaşmaya başlar ve önce düş, sonra gerçek olur orada okumak. 1945'te girdiği enstitüyü 1950'de bitirir. Önce Kars'ın Oluklu köyünde, bir yıl sonra kendi köyünde olmak üzere Kars yöresinde 1956'ya, Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümüne girinceye kadar öğretmenIik yapar. 1958'de Ardahan Ortaokuluna Türkçe öğretmeni olarak atanır ve orada bir yıl kalır, askerliğini yedeksubay öğretmen olarak Kuleli Askeri Lisesi'nde edebiyat öğretmeni olarak tamamlar . 1960-63 arasında Kırıkkale Lisesi ve Keskin Ortaokulunda öğretmendir. 1963'te '' Analar ve Çocuklar'' adlı röportajı, Milliyet gazetesinin açtığı ''En Önemli Yurt Gerçekleri'' konulu yarışmada ''Ali Naci Karacan Armağanı'' kazanır ve ertesi yıl kitap olarak yayımlanır. 1964'te Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu'nun (TÖDMF) yönetimindedir ve ertesi yıl Türkiye Öğretmenler Sendikası'nın (TÖS) kurucularından biri ve ilk saymanı olur. 1967'de yeniden TÖS yönetimine seçiIir ve Kayseri Kongresi'nde ikinci başkanlığa getirilir. ''Ölü Ekmeği'' adlı öykü kitabı 1969'da basılır. 12 Mart döneminde Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesince tutuklanır ve TÖS davasında yargılanır, 8 yıl 10 ay hapse mahkOm edilirse de Yargıtay sürecinde beraat eder ve bu süre içinde hep açığa alınmış durumda kalır. Daha sonra Ankara Atatürk Lisesi'ne atanır ve oradan İncesu Ortaokuluna sürgün edilir. ''Haley'' adlı öyküsü 1975 Antalya Film Şenliği'nde Birincilik Ödülü alır. Sürgünlerle, açığa alınmalarla, resen emekli edilmekle geçen günlerden sonra öğretmenlikten ayrılır. 1976'da gazeteciliğe başlar ve Cumhuriyet, Milliyet, Akşam, Vatan gazetelerinde yazılar yazar. Demokrat gazetesinin kurucularından ve yöneticilerinden olur; köşe yazılarını, dönemin kitlesel ve devrimci günlük gazetesi olan Demokrat'ta yayımlar ve öykücülüğünü sürdürür. 12 Eylül'de faşistlerin hedeflerindendir. Çünkü O, sözünü esirgemeyen bir yazar, örgütçü ve Demokrat'ın sorumlusudur. Yurtdışına çıkar ve yıllarca sürgün yaşamı sürdürür. 11 yıl ülkesine dönemez. Edebiyatçılar Derneği'nce Onur ÖdüIü'ne değer görülür (2003). 19 Eylül 2003'te, iki aydır tedavi gördüğü akciğer kanserinden ölür. Varlık, Yeni Ufuklar, Demet, Köy ve Eğitim, İmece, Pazar Postası, Son Havadis, Dünya, Milliyet, Cumhuriyet, Akşam, Vatan, Yön, Devrim, Türk Dili, Forum, Milliyet Sanat, Yeni Toplum, Demokrat Dergi ve gazetelerinde yazıları ve öyküleri yayımlanan Dursun Akçam'ın kitaplarının yeni basımları ''Arkadaş Yayınevi''nce yapılmaktadır. Köylü anaların ve çocukların sorunlarını iki ayrı bölümde aktardığı "Analar ve Çocuklar" (1964; 1963 Karacan Armağanı) ve Doğu Anadolu kırsal kesimi insanlarının sorunlarının ele alındığı röportajlardan oluşan "Doğu'nun Çilesi'' (1965) tam anlamıyla bir röportajlar dizisiyken; röportaj havası taşıyan ve 17 öykünün yer aldığı "Maral''daki öyküler (1964), daha önceki röportajların öyküleştirilmiş biçimi gibidir. Bu öykülerde insanın içini sızlatan ve insanı acı acı güldüren yaşam kesitleriyle karşı karşıya geliyoruz. insanın Iokmasını boğazında bırakan acı gerçekler, dayak yemiş duygusu veriyor insana. Araştırma ve inceleme şansı veren röportajla etkileyici olacağını düşündüğü için bu türü seçmiştir. "Sanatı toplum hizmetinde bir araç olarak görenIerdendir.'' O. Sanatının temeli olarak gördüğü dil konusunda şöyle düşünür: ''Yazar, genel kuralları içinde Türkçenin en güzeIini, en doğrusunu, hakçasını yazan, yapan kişidir. Sözcüklere işlev, içerik kazandırmak, yeni sözcüklerIe dilimizi zenginleştirmek de yazarlık fonksiyonunun bir gereğidir. Gerçek bu olunca yazar, halk dilinde yaşayan canlı, renkli sözcükleri bir kıyıya atamaz... Köy insanını en iyi anlatan onun dilidir.'' Öykü havasının egemen olmaya başladığı öyküIerden oluşan ''Ölü Ekmeğı.'nden (1969) sonraki, kırsal kesim insanlarının ve köyden göç eden köylülerin sorunlarının araştlrıldığı röportaj-öyküler olan ''Taş Çorbası'' (1970) ile ''iç göç'' olgusuna değinmeye başIayan Akçam; 9 öykünün yer aldığı "Köyden indim Şehire'' (1973) ile bu olguyu derinleştirir. Özellikle, kente gidip de oğlunun tutuklu olduğunu öğrenince tüm dünyası yıkılan tipik baba Derviş Dede'den (Akova'dan Irgatları Derviş); kente göçen iki köylü ailesinin geçimsizliğinin işlendiği (Kaz Eti), Yeter Teyze'nin kente uyum sorunlarının ele alındığı (Köyden indim Şehire); küçük insanların yozlaşmalarının anlatıldığı (Üç Silahşor Kanunu); bir köy çocuğunun Köy Enstitüsü'ne girme çabasının ve köylünün memura yaklaşımının anlatıldığı (Köyün Enisdosu) öyküleri Dursun Akçam öykücülüğünün özelliklerini taşır. O, "...Köy edebiyatı hikaye ve romanıyla artık kendisini tekrarlamaktan, monotonluğa düşmekten kurtulmalıdır. Kuru saptamalar, duygusal dövünmeler aşılmalıdır.'' der ve bu düşüncesini yapıtlarında hayata geçirir. Dursun Akçam'ın özgün ürünleri olan röportajları ile bunları öyküleştirdiği yapıtları uzun süre iç içe yolculuk yapmıştır. ''Dursun Akçam'ın öykülerini okurken, ağladığınız yerde güler, gülerken ağlarsınız.'' diyor, aynı damardan beslenen, aynı gelenekten gelen dostu Fakir Baykurt. "Kanlıdere'nin Kurtlan'' (1975; 1976 Türk Dil Kurumu Roman Armağanı) romanında, köyün ve köy insanlarının, kasaba ve kentle, kasaba ve kentin çeşitli katmanlardan insanlarıyla, kurumlarıyla ilişkisi anlatıIırken toplumsal yapı eleştirel bir gözlemle aktarılır. Susuzluğun kuraklıkla birlikte daha da yoksullaştırdığı, aç bıraktığı Çeşmir Köyü'nde köyün ağası Bekir'le ilçedeki parti başkanı Feramuz ve ildeki Milletvekili Haşim Beyin işbirlikleri sonucu oluşan katmerli bir sömürü vardır. 1950'Ii yıllardır. Bu üçlü; satın aldıkları ve kullandıkları kimi kişilerin, bir eşkıya tetikçi Altındiş Kör Haydar, bir veteriner (Hüsamettin) ve gazetecinin (Bozkurt) yardımıyla din sömürüsü yaparak köylülere amansız baskı kurmakta, onları sömürmekte, ezmektedir. Şarbon hastalığı yayarak köylünün hayvanlarının ölmelerine yol açarlar. Ta Osmanlı döneminden başlayarak köylülerin başına bela ağalığın Cumhuriyet kurulduktan sonra da devam ettiğini; inönü döneminde köye okul açıldığı, o dönemde öğretmen Resul'ün öldürüldüğü, sonra DP döneminde de ağalığın baskı ve zulmünün sürdüğü çeşitli olaylarla ve geri dönüşlerle anlatılır romanda. Kentte işçilik yapıp konuşmayı ve yasaları öğrenmiş olan Koca Mürsel'in oğlu Merdan'ın gelişiyle bir şeyler değişmeye başlatır. Köylüler artık yağmur duasına çıkmazlar, derenin önündeki ağanın kurduğu bendi yıktılar mıydı tarlalara su gelmeye başlayacaktır. Ağa'nın adamIarıysa köylüleri döver , jandarmaya tutuklatır. Ama köylülerin gözü açılmıştlr artık. Doğanın acımasızlığına eklenen egemen güçlerin temsilcilerinin baskılarıyla dayanılmaz hale gelen yaşamda uç veren soylu bir direnişini destansı romanıdır Kanlıdere'nin Kurtları. Günce, anı ve gezi notlarından oluşan "Altta KaIanlar'' (197 4) ile
faşist saldırılarda ezilen insanları anlattığı söyleşilerden oluşan "Kan
Çiçekleri'' (1977) Akçam'ın 12 Eylül öncesi yayımladığı kitaplardandır. ''Güldürü diyoruz ama okuyanları gerçekten güldürebilecek miyiz? Güldürü sanatı ayrı bir ustalık isteyen zor bir zanaat. Öyleyse neden soyundun bu işe diyenler olabilir? Zorunluluktan kısacası. Daha önce iki dilde (Almanca-Türkçe) yayınladığım Alaman Ocağı adlı kitabın Türkiye'ye sokulması yasaklandı. Yine F. Almanya'da baskısı yapılan bir başkasının da baş kişisi bir Kürt olduğundan ulusal sınırlarımız içinde yayımlanması sakıncalı görülmüştü. Eh ne yapaIım, bu kez de böyle bir yolu, yasaksız, sakıncasız bir yolu denemek istedik. Biraz da akıllandık galiba! Kusurumuz hoşgörüle.'' Kitapta, politik nedenlerle Almanya'da yaşamak zorunda olan yabancılar için sekiz aylık Almanca dil kurslarından bir kesit anlatılır. Bu kurslara katılanlara Alman İş ve İşçi Bulma Kurumu (Arbeitsamt) her ay bir ücret ödemektedir. Ama kursların amacı yabancıIara Almancayı öğretmekten çok başbelası yabancıları bir süre bir yerde oyalamaktır .Günde beş saati buIan derslerin nasıl doldurulacağı da sorundur elbette. Ve bu kurslarda çeşitli ülkelerden gelen çeşitli yaş ve mesleklerden, çeşitli ideolojilerden insanların birbirIeriyle okul yöneticileri ve öğretmenleriyle ilişkilerinde bin bir gülünçlükler, ilginçlikler yaşanmaktadır. Kitaptaki bir roman bütünlüğünde anlatılan 15 dizi öykü böyle bir kursta geçen olayları hicvetmektedir. Akçam'ın ''hafif çitlekler'' dediği bu öyküler de gerçekten de bir Hababam Sınıfı ile karşılaşırız. Tanışma işIe başlayan Dişi Jokey'le süren öyküler olağanüstü ince alayla dolu olan Generaller Birleşin adlı bölümde olduğu gibi dünyada ve ülkemizde yaşanan olaylarla bütünleşerek sürer gider .Bir toplumsal taşlama da diyebiliriz bu öyküler bütününe. 12 öykünün yer aldığı "Sevdam Ürktü''de (Simavi Yayınları, 1992) Akçam, her biri için gurbet ve sürgün olan Almanya'da yaşayan Türk ve başka birçok ulustan göçmenlerin birbirleriyle ilişkilerini, inançlar, dilIer, siyasetler, ideolojiler ve kültürler arası çatışmaları alaycı biçemle gülmece öyküleri olarak aktarıyor. PoIitik göçmenlerden entellik taslayanlara, uyumsuzluk ve hiçlikle yaşama boşvermiş gençkızlarla delikanlılara uzanarak yaşanan insanlık dramından çizdiği tipIerle toplumun her kesimine göz atıyor. Yabancılaşmayla ve kültür bombardımanıyla karşı karşıya gelen insanların yaşadıkları sıkıntıları, düştükleri sevgi açlığını, bunalımları anlatıyor. Farklı kültür ve yaşam biçimi anlayışlarıyla süren cinsler arası ilişkilerdeki çarpıklıkları ve yoğun sevgi arayışını gülünç öğelerle zenginleştirerek sunuyor. "Haley'' (Seçilmiş Öyküler, Arkadaş Yayınevi, 2002), Akçam'ın seçilmiş öykülerinden oluşuyor. Adını Antalya Film Festivali'nde Birincilik Ödülü alan öyküden alan bu kitaptaki öyküler, onun gülerken düşündüren ve köyden kente göç olayının insanlar üzerindeki etkilerini işlediğr öyküleridir. ''Ucu Ucuna Yaşam''da (Arkadaş Yayınevi, 2002) Türkiye'ye dönüşünde Almanya yıllarını yazan Akçam, 12 Eylül dönemi Türkiyesini yurtiçinde ve yurtdışında yaşayanları anlatır. Almanya'daki politik göçmenler, onların ülkede kalan aileleriyle ilişkileri, olağanüstü değişimlerin yaşandığı dünyada ve Türkiye'de başgösteren yeni çelişkiler, yeni ilişkiler, yeni düş kırık!ıkları arasında elbette güzellikler de fışıkıracaktır. Fışkıran bu güzelliklerden biri de büyüyen bir aşktır... ''Kafdağı'nın Ardı'' (Arkadaş Yayınevi, 2002): Sade, çarpıcı ve ustalıklı bir destan roman; dahası özyaşamöyküsel içtenlikli bir anlatı. Simurg söylencesinden yola çıkarak Kaf Dağı ile Kafkas Dağları arasında bir özdeşlik kuran Akçam'a göre, çaresizliğe yazgılı çocuk aradığı ışığa ulaşmak için birçok engeli aşmak zorundadır. Kafdağı'nın ardında doğanın hırçınlığı ve acımasızlığı ile birtakım insanların zalimliği ve baskısı altında olan insanların yazgısıdır sanki yoksulluk, açlık, çaresizlik içinde yaşamak. Bu insanların içinde, bu acımasız koşullardan kurtulmak için didinip duran bir köylü çocuğu vardır. Didinir, çabalar, çaresizliğe düştüğü çokça an olur ama sonunda aradığı ışığa ulaşır. O ışık Cılavuz Köy Enstitüsü'nün ışığıdır ve çocuğun kurtuluşu olacaktır Cılavuz. Oğlu Alper Akçam şöyle diyor roman için: ''Kafdağı'nın Ardı, onun son ve yaşam felsefesini çocuksu bir gözle anlattığı başyapıtıdır diyebiliriz. Yazın yaşamının en olgunluğa ermiş anında çocukluğuna dönüp memleketini, kendini, birlikte yaşadığı insanları bir kez daha sorgulamış, hayatla bir son el daha oynamıştır .'' Bireyci, bunalımcı, soyut değildir onun tüm öyküleri, romanları;
toplumsalcı, iyimser ve somuttur. Alaycılık, gülmece, kara gülmece
öğelerinin yoğun olduğu görülür tüm yazdıklarında. Anadolu aydınlanmasının
simge adlarından biridir o; kaygılı, öfkeli, isyankar, boyun eğmeyen,
küskün, çığlıklar atan bir çocuk... f f f Dostlarından Hidayet Tunçer'in Gönderdiği iki anıyı yayınlıyoruz... DURSUN AKÇAM KARAKOLDA Yüreği insan sevgisiyle dolu, güzel insan sevgili Dursun AKÇAM’la (Sevgili Hocamla, ben ona hocam diye hitap ederdim o da bana emekli derdi) Kuşadası’nda l998 yılının Mart ayında tanıştım. Ama, ne tanışmaydı ya!. Bu tanışma konusu ayrı bir anıydı benim ve sevgili hocamın belleğinde. Çünkü, onunla olan dostluğumuzun bir başlangıcıydı. “En iyi dostluklar kavgayla başlar” derler ya, işte öyleydi bizimkisi de. Sonuçta iyi bir dost ve kapı komşusu olduk. Gün oldu dertlerimizi-sevinçlerimizi, gün oldu anılarımızı-sırlarımızı paylaştık. Ta ki; ölüm onu bizden ayırana dek. Onu çok özlüyorum. Hele “Hadi arkadaş çık ininden de şöyle bir yürüyüş yapalım” deyişini. Ben evden kolay kolay çıkmazdım, o da benim eve in derdi dışarıya çıkmadığım için. Onun, öğretmenlik, yazarlık, gazetecilik ve sendikacılık gibi aydınlatıcı ve mücadeleci yanlarını hepimiz biliyoruz. Ama, bir yanı vardı ki; o sert görünüşünün altında, sevecen, şakacı ve sevgi dolu yüreği. En kötü anlarda, en sinir bozucu olaylarda bile sevgi dolu yüreği bir başka olurdu, bir başka yorumlardı o anları, olayları. Sizlerle, onun başından geçen bir anısını paylaşmak istiyorum. Günlerden bir gündü, olağandışı hiçbir şey yoktu. Gökyüzü yine olabildiğine mavi, güneş de tüm ışınlarını salmıştı yeryüzüne. Güzel bir yaz sabahı. Saat sabahın 09.00’nu gösteriyordu. Emekli, gözleri yarı açık, yarı kapalı yatağına uzanmış, yatak keyfi yapıyordu. Birden, hem kapının zili çalmaya başladı zır zır, hem de kapıya vurulmaya başladı tak tak. Sanki eve polis baskını vardı. Fırladı yatağından, gözlerini oğuşturdu, koştu , kapıyı açtı. Karşısında, sırtında bir havlu, kıçında kısacık bir mayo, hoca duruyordu. Şaşırdı “Hayrola hocam yüzmeye mi gidiyorsun” dedi. Hoca; burnundan soluyor, sinirli “Yahu ne yüzmesi arkadaş, soyuldum o yüzme yüzünden. Baksana şu halime bir donumla kalakaldım orta yerde. Evin anahtarını da almış eşşekoğlu eşek, eve bile giremiyorum. Şu sende duran evin yedek anahtarını ver de bari evime gireyim” diyordu. Aldı anahtarı, söylene söylene merdivenlerden aşağıya indi, açtı kapıyı, hızla kapatıp girdi içeri. Sanırım yarım saat kadar sonra emekli, hocanın evine indi zili çaldı. Hoca kapıyı açtı “Gel arkadaş gel, seni de uykundan ettim sabah sabah. Gel de birer kadeh viski içelim” dedi. “Hocam geçmiş olsun, uyku sersemliği vardı üstümde, hiçbir şey de diyemedim, size ne oldu?” dedi emekli. Hoca başladı anlatmaya; biraz hırsıza kızgın, biraz da kendine. “Yahu arkadaş, bu benim üçüncü vukuatım. Yine denizde yüzerken bundan önce de iki kere soyuldum ama akıllanmadım. Bu sefer çok kötü soydular eşşekoğlu eşekler. Diğerlerinde yalnızca saati ve paraları almışlardı, şimdi anahtar, gözlük, para, gömlek, pantolon, saat, çanta ne varsa hepsini almışlar, yalnızca havluyu bırakmışlar hayvan herifler. Eşyalar çantanın içindeydi. Üzerine havluyu örttüm ve girdim denize, başladım keyifle yüzmeye. Aradan bir saat kadar geçti sanırım. Yorgun argın çıktım denizden. Vücudumu kurulayayım diye aldım havluyu baktım çanta yok, ortalıkta hiç bir şey görünmüyor, kimseler de yok. Sağa koştum, sola koştum bir Allah’ın canlısı kimseler yok. Kaldık mı bir havluyla, bir donla baş başa. Ne yapayım, bari gidip karakola haber vereyim dedim. Yapacak başka bir şeyde yoktu zaten. Attım havluyu sırtıma, kıçımda o küçücük mayo başladım yürümeye karakola doğru. Yakın yerde değil ki mübarek. Gözlükte yok, doğru dürüst göremiyorum kâh elektrik direğine, kâh kaldırım taşına çarpa çarpa vardım karakola. Binanın dış merdivenlerini çıktım, tam kapıdan içeri gireceğim polisin biri geçti önüme “ÇIPLAK GİREMEZSİN BABA” diyor. Ulan ben soyulmuşum, zaten sinirlerim tepemde. O da geçmiş karşıma “Çıplak giremezsin” diyor. Dedim ki “Kardeşim, beni soydular baksana bir donla kalakaldım orta yerde, bırak da geçeyim şikayetimi yapayım” diyorum. Anlamıyor “Git evine giyin de gel çıplak giremezsin” diyor ha bire papağan gibi. “Kardeşim evin anahtarını da çaldılar, eve nasıl gireceğim?. Bırak da geçeyim içeri” diyorum. “OLMAZ BABA ÇIPLAK GİREMEZSİN”. Neyse ki şansım yaver gitti, o sırada birisi geçiyordu oradan. Polise “Bırak girsin içeri ben onu tanıyorum, o memleketimizin meşhur yazarlarındandır” dedi. Polis onu iyi tanıyor olmalı ki “Ne bok yazar bu adam, hadi geç bakalım” dedi. Duydum tüm dediklerini “Ne bok yazar bu adam” dediğini de ama duymamazlıktan geldim, girdim içeri. İçeride bir masa, oturmuş komiserin biri. “Hoş geldiniz buyurun anlatın derdinizi” dedi. Ben de anlattım tek tek başımdan geçenleri. O bir taraftan yazıyor daktiloda ifademi, bir taraftan da adresimi, telefon numaramı soruyor. Nihayet bitti. “Baba, şuraya bir imza at, eğer hırsızı yakalarsak biz size haber veririz geçmiş olsun” dedi. Ben de çıktım geldim sırtımda havlu, kıçımda küçücük mayo senin kapına dayandım. Bu saatte uyuduğunu biliyorum ama ne yapayım mağdurum arkadaş, denizde yüzerken soyuldum. Gülüştük. Viskilerimizden birer yudum içtikten sonra emekli döndü hocaya “Boş ver hocam canın sağ olsun, zaten eski bir gömlek bir pantolon, eski bir çanta değil mi gider, yenisini alırız “ dedi. Hoca “ Öyle deme arkadaş mal canın yongası, hadi gömlekle pantolona, saate, gözlüğe, anahtara bir şey demem ama, çantayı daha yeni almıştım Cuma pazarından, hem de tam bir buçuk milyon liraya. Ben mağdurum arkadaş mağdur. Üstelik karakollardayım ve çıplağım. ÇIPLAK GİREMEZSİN BABA BU KARAKOLA” diyor bir taraftan da kahkahalarla gülüyordu kendi haline ve şu memleketin bürokrasisine.
f f f GECELER BİR KARABASAN “Bırakın beni bırakın ! Gidin başımdan ! Uçurmayın, savurmayın beni ! Ben kuş değilim bırakın ! “ diye bağırırken kendi sesine uyandı, gecenin bir yarısında. Ter içinde kalmıştı bedeni. Nefes almakta güçlük çekiyor, sanki boğulacakmış gibiydi. Ok gibi fırladı yerinden evin tüm ışıklarını yaktı. Yine o karabasanlardı düşlerinde gördüğü. Dayanamıyordu artık ölümlere. Hep düşlerine giriyordu ölenler. Ellerinden , ayaklarından tutup fırlatıyorlardı onu odanın ortasına. Başı dönüyordu bir o yana bir bu yana uçup durmaktan. Eşi, kardeşleri ve babasıydı onun düşüne girenler. Onlara bağırıyordu ama ne sesi çıkıyor ne de kurtulabiliyordu o karabasanlardan. Nice zaman sonra kendi sesine uyanıyordu. O gece de öyle olmuştu. Gözünde bir damla bile uyku kalmamıştı. Oturdu bir sigara yaktı gecenin yarısında. Gördüğü düşün etkisindeydi halâ. Yalnızlığın en kötü yanı da buydu. Ne düşlerini anlatabileceği ne de sesini duyurabileceği bir kimse vardı yanında. Hava da olabildiğine sıcaktı. Evin çatısı da yoktu. Güneşten akşama kadar ısınan beton, sabaha kadar tüm ısısını bırakıyor oda sanki bir fırına dönüyordu. Kalktı yerinden, banyoya gitti ve soğuk bir duş aldı. Biraz kendine gelir gibi oldu, yine de gördüğü düşün etkisini üstünden atamıyordu. Ölecek miydi yoksa ! Halk arasında bir söylenti vardır “İnsanın ölümü yaklaştığında, sevdiklerin sık sık düşlerine girip seni götürmeye gelirler” diye. Yoksa doğru muydu söylenenler. Ölümün bir habercisi miydi düşlerinde gelenler. “Yok be daha nesi !” dedi kendi kendine “Herhalde sıcaktandır bütün bunlar.” Kalktı terasa çıktı. Ne kadar da sessizdi koskoca şehir. Ay ve yıldızlar parıl parıl parlıyorlardı gökyüzünde. Denizin sesi duyuluyordu uzaktan uzağa. Ara sıra bardan çıkanların gülüşmeleri, ayak sesleri geliyordu kulağına. Yaşamak çok güzel diye düşündü. Saatine baktı, sabahın 03.30’u olmuştu. Aşağıdan hocanın sesi duyuldu; “Öf be bu ne sıcak yahu” diye söyleniyordu kendi kendine. Balkon kapısını hızla tıkırt diye çekti, elinde sigarasıyla balkona çıktı hoca. Başını uzattı yukarı doğru havaya baktı. Tam bu sırada yukarıdan seslendi hocaya; “Merhaba hocam, hayırdır bu saatte, yoksa uykun mu kaçtı?” dedi. Hoca önce şaşırdı birden, sonra da; “Yahu arkadaş sen misin? Ben de Tanrı sesleniyor zannettim. Sen ne arıyorsun gecenin bu vaktinde balkonda?” dedi. O da; “Sıcaktan uyunacak gibi değil hocam, biraz temiz hava alayım dedim” diye cevapladı. Hoca da; “Yahu arkadaş ben de senin gibi gece kuşu oldum, uyuyamadım. Dediğin gibi hava da çok sıcak baksana yaprak bile kıpırdamıyor. Hadi aşağı gel de tavla oynayalım bari” dedi. Hoca tavla oynamayı çok severdi. Zaten tanıştıkların da ona ilk sorduğu “Tavla oynamayı biliyor musun?” olmuştu. O da “Biraz biliyorum” demişti. Hoca da “Ben ustayımdır sana öğretirim” diye sevinmişti. İlk tavla oyunun da hani “Acemi şansı” derler ya, hocayı yenmişti. Hoca bu yenilgiyi kabullenememiş ve; “Ben bu oyunu hapishane de falanla, filanla oynadım, onlara yenilmedim sana mı yenileceğim” diye kendi kendine kızmıştı. Ne de olsa “Eski tüfekti”. O bu olayı komşularına anlatmış, komşuları da “Hoca yaşlı insan, üzülmesin ne olacak yeniliver” demişlerdi. O da yenildiği zaman hocaya “Hocam komşulara dua et, onlar yeniliver dediler de onun için yenildim” diye hocayı daha da kızdırırdı. Hoca ”Hadi bakalım bir daha ama bu sefer komşuları dinlemek yok ha!” derdi. Tavla oynamak işte bu yüzden onlar için en büyük bir zevkti. Aşağıya indiğin de hocanın kapısını açık buldu. Hoca zil sesini duyamadığı için önce kapıyı açık bırakır, sonra işlerini yapardı hep. Yine öyle olmuştu. Hoca, tavlayı hazırlamış masaya da iki viski bardağı koymuştu çoktan. Viski şişesi elin de “Geldin mi arkadaş? Bu saatte de viski iyi gider, sakın içmem deme” diye güldü. Masaya oturdular. Önce “Hadi bakalım uykusuzluğun şerefine” diye kaldırdı hoca bardağını. Ardından da “ İnsan içmek istesin yeter ki muhakkak bir şeref bulur” diye de onu güldürmüştü. Zarlar atıldı, en büyük sayıyı hoca attığı için önce o başlayacaktı oyuna, “Bak arkadaş, zar tutmak, hile yapmak ve komşuları dinlemek yok” diyerek başladı oyuna. Bir yandan da viskilerini yudumluyorlardı. Oyun çok çekişmeli geçiyordu. Hafiften esen meltem, havayı biraz olsun serinletmişti. Öyle dalmışlardı ki oyuna, zamanın nasıl geçtiğinin farkına bile varamamışlardı. İki oyun oynamışlar birinciyi hoca, ikinciyi de o kazanmıştı. Şimdi üçüncü oyuna başlayacaklar ve bu oyunu kazanan galip sayılacaktı. Hoca tam zarları atıyordu ki; sabahın bu kör karanlığında sessizliği karşıdaki caminin sesi sonuna kadar açılmış hoparlörlerinden sanki ezan okuyan değil de canhıraş bağıran müezzinin “Allahüekber Allahüekber” sesleri bozmuştu. Oturdukları yerde ikisi birden irkilmişlerdi aniden gelen bu sesten. Hoca dayanamadı ve ; “Ulan bir sen eksiktin, bağır bakalım bağırabildiğin kadar biz seninle cennete gelmiyoruz işte” diye söylenmişti. “Hocam bak sabah ezanı okunuyor, istersen biraz uyuyalım rövanşı daha sonra oynarız ne dersin?” dedi hocaya. Hoca da; “Desene arkadaş, ben camiye gidip namaz kılacağım” diye espri yapmış ve ardından da “Doğru söylüyorsun zaten ben de yorulmuştum, biraz uyumaya çalışalım” dedi. Kim bilir belki de düşlerindeki karabasanla başlayan içindeki huzursuzluk ezan sesiyle huzur bulmuştu. f f f Hidayet TUNCER Sevgili Hocam, Tanıştığımız, can dost olduğumuz günden beri doğduğun topraklara her gidişinde “Hadi arkadaş, hazırlan birlikte gidelim Ardahan’a, Ölçek köyüne. Sana Çıldır gölünün kıyısında Çıldır’ın balıklarıyla bir rakı ziyafeti çekeyim.” Derdin. Bak işte geldim. Ta Kuşadası’ndan senin doğduğun, yaşadığın, anılarını anlattığın bu topraklara. Hem de seni çok seven dostların, güzel insanlar dediğin İbrahim beyi, Ergül hanımı, Emine hanımı, Belma hanımı ve Aynur hanımı da alarak yanıma. Belki aramızda değildin ama içimizdeydin, yüreğimizdeydin. Hani, “Bu çocuk da benim gibi ters, benim gibi inat. Bir şeyi kafasına koydu mu sonunu getirmeden bırakmaz” dediğin büyük oğlun Dr. Alper AKÇAM. İşte o benim güzel kardeşim senin adını en güzel şekilde yaşatacak “DURSUN AKÇAM KÜLTÜR EVİ’ni” kara - kışa, yağmura – çamura, engellemelere – dedikodulara aldırmadan her şeyi ile mükemmel bir şekilde yapmış, bitirmiş. Bizler bu güzel yapıtın açılışını yaptık. Can dostların sevgili Vecihi TİMUROĞLU, Adalet AĞAOĞLU, Mustafa Şerif ONARAN, Prof.Dr. Mustafa ALTINTAŞ, Prof.Dr.Kurtuluş KAYALI, Feyza HEPÇİLİNGİRLER, Kamuran Semra EREN, Metin TURAN, filmleriyle Reis ÇELİK, bağlamasıyla Ufuk KARAKOÇ ve adını sayamayacağım kadar çok sevenlerinle. Ama Çıldır gölünün kıyısında ve Çıldır gölünün balığıyla senin şerefine Perihan hocam, çocukların Alper, Cahit ve tüm dostlarınla birlikte rakılarımızı da yudumladık, ( Hani çocukluğumda aşık olmak istemiştim derdin ya hep) Aşık Mehmet OKTAY’ın deyişleri eşliğinde. Ama Kemal GÜLTEKİN hocam (nedendir bilinmez kominist Kemal diyorlar) benden şikayetçi oldu “Bizim aşığı susturdun” diye. Sevgili hocam, az kalsın unutuyordum açılışına gelemediğim “Dursun Akçam Ormanına” bir de çam ağacı diktim. Çamları çok severdin, hatta Kuşadası’ndaki evin bahçesine hep bir çam ağacı dikelim diye söylerdin ya. Bizleri sağlığında belki yazdığın kitaplarla bir araya getirebildin. Ama şimdi “DURSUN AKÇAM KÜLTÜR EVİ’nde” içimizde ve bizimlesin. Seni hiç unutmayacağım ve çok sevdiğin Kuşadası’nda yüreğimin bir köşesinde bende “DURSUN AKÇAM KÜLTÜR EVİ’nin” kapısını hep açık tutacağım. Sen rahat uyu sevgili can dost DURSUN AKÇAM.
H.Hidayet TUNCER Türkmen Mah. Gürbüz Sitesi 17. Blok Daire-8 Kuşadası - AYDIN Tel: (GSM) 0532 441 86 16 - (Ev) 0256 613 04 85
|
| |
© 2005 A. Alper Akçam |