İLK ÇOBANLIK
Dört beş yaşlarında olmalıydım, kazları otlatırdım. Nedense sığır, davar, kuzu güdene “çoban” derlerdi de kazları güdene çoban demezlerdi. Onların adı, “kaz otalatan”dı. Üstümdeki gömleğim kısaydı, etekleri aşağısını örtmeye yetmezdi. Biz çocuklar hep öyleydik. Ayıp diye bir kavram yoktu. “Yiğidin malı kendini göstermeli!” derdi babam. Ancak kızlar, açık seçik dolaşamazlardı. Etekleriyle kapatırlardı ayıp yerlerini. Yedi sekiz yaşına geldikten sonra da tuman-şalvar giyerlerdi.
Kazları daha çok Ekop!un kızı Nazo ile birlikte otlatırdık.Ekop yoksul bir kadındı. Koyunu, kuzusu yoktu. Bir ineği, bir de keçisi vardı. Kapısında hayvan sayısını çoğaltmaya gücü yetmezdi ama yumurtadan civ civ çıkarmak o denli zor değildi. Nazo’nun önünde sürü halinde en az yirmi, otuz kaz olurdu. Ekop bu kazları, civcivken başlar, dokuz ay boyunca besler büyütürdü. Bir bölümünün etini, tüyünü satar, borcunu harcını öderdi. Geriye kalanları da kendisi keser, tüyünden yatak yorgan yapardı. Etlerini de kış aylarında haşıla katarak çocuklarına yedirirdi. Kazların yağı da çok önemliydi. Köylüler, inek yağı yayıktan çıkar çıkmaz kasabada satardı. Yerine ucuza satın aldıkları margarin yağları yerlerdi. Kış aylarında da kaz yağı yardımlarına yetişirdi onların. Ekop zati yağ satamazdı. İnekten,keçiden aldığı sütü de çocuklarına içirir, arta kalanı da yourt, ayran yapardı. Kazlar çok önemliydi Ekop için. o nedenle de akıllı kızı Nazo’dan başkasına teslim etmezdi.
Mayis, haziran aylarında kazları üç kulak, yemlik, çeşitli sütlü otların bol olduğu alanlarda otlatırdık .Akar su kıyılarından, pınarlardan uzak yerlere açılmazdık. Çünkü kazlar çabuk susardı. Ağızları açık, “Ka, ka!” diye bağırır, tek çöp koparmazlardı. Onlar hem otlayacaklar, hem su içeceklerdi. Temmuz, ağustos, eylül kazların bayram ettiği aylardır. Bu aylarda arpa tarlaları başağa durur,olgunlaşır, biçilir , sonra da harmana taşınırdı. Her yanda onların yemi hazırdı.
Bir gün Deli İbo’nun, Söğüt Çukurunda arpa bulullarına(küçük küçük yığınlar) salıverdik kazları. Ben yine gözcüydüm. İbo, hışım gibi indi yukardan. Ne ıslık çalabildim, ne de Nazo’nun haberi oldu. Elindeki dirgen inip kalkıyordu. Nazo’nun çığlığını duyar duymaz kaçtım, bir kayanın dibinde saklandım. Deli İbo, öfkeli adımlarla uzaklaştı oradan. Elini kolunu sallayarak sürekli küfrediyordu.Geri döndüğüm zaman Nazo, öldürülmüş bir kazın başında, ağzı burnu kan içinde ağlıyordu dövüne dövüne. Beni görende taş attı, “İtin oğlu, ne biçim gözcülük yaptın?.. Eşeğin sıpası, niye beni bırakıp kaçtın?” diyordu. Kazlar, tarlanın dışında, her biri bir yanda dağınıktı. Nazo yerinde deli deli döndü, sonra sevinç narası atarak bana döndü.
Bu olaydan sonra Nazo’yla birlikte bir daha kaz otlamadık. Zaten ikimiz de atılmıştık görevimizden. Ekop kazları ortanca oğlu Huso’ya teslim etmişti. Bizim kazları otlatma sorumluluğu da kardeşim Durmuş’a devredildi. Ceza olarak yamaçtaki tarlanın taşlarını temizleyecektim! Babam damın üstüne çıkar, eli belinde çalışıp çalışmadığımı denetlerdi. Tarlada tek taş bırakmayacaktım. İkinci gün anam yardıma geldi. Üç gün sonra ceviz büyüklüğünde de olsa tek taş kalmamıştı tarlanın içinde.
|