BABAMIN TÜRKÜLERİ
Akşam karanlığı basanda, dünya durmuş gibi olurdu. Muhlis Ustanın tenekeden yaptığı idare lambası, çıradan da beterdi, ölü gözü gibi parlardı. Gazyağı aslan ağzında. Kandil, bir lüks sayılırdı. Bu lambalar, ancak ölüm yatağındaki hastaların başucunda yakılırdı, bir de önemli konuklar gelende... Yani gündüzü tüketmek yetmiyordu, bu kez de uzun kış gecelerini tüketmek, daha büyük bir dertti başımızda. Karanlık, kazık atar, teprenmek istemezdi yerinden. Çıra dedikse, onu da her zaman bulmak kolay değildi. Çıra bahanesiyle, kaçak ağaç kesenler vardı, o nedenle eli baltalılara orman yasaktı. Büsbütün karanlıkta da yaşanılmazdı. Her bela göze alınarak ormana gidilirdi. Tehlikesi ölçüsünde de zor bir işti çıra çıkarmak. Kar altında yitik kütükleri ayaklarınla ararsın. Balta sesini duyan orman askerleri yakalarsa, dipçik yersin, karakolda işkence görürsün!.. Bulabildiğin her kütük, çıralı olmaz, ha bundadır, ha şundadır, diyerek, arayıp duracaksın! Alnının derisi dizine iner, terlersin, yorulursun. Ayaz vurur, elin ayağın donar, bazen eli boş dönebilirsin...
Akşam çorbasını içtikten sonra, gecenin işkencesi başlardı. Babam yatsı namazını beklemeden yatağa girerdi, “Çırayı söndürün, siz de yatın!” derdi. Bizler, hemen yatmak istemezdik. Kimi geceler, anamın masal anlatmasını beklerdik. Ne ki, babam yine anamı dövmüşse, anamın ağzını bıçak açmazdı. Yalvarmamız da fayda etmezdi. Keyfi yerinde olduğu geceler, civcivler gibi çevresinde toplanır,anlattığı masalları soluksuz dinlerdik. Anam masal ustasıydı, bal akardı ağzından, büyülenirdik! Ne de çok masal bilirdi anam. Padişah, vezir, şehzade, köse, keloğlan masalları, kedi, köpek, kuş, yılan. kurbağa masalları sürükler götürürdü bizi ayrı dünyalara. Her masalın sonunda kötüler cezalanır, iyiler ödüllenirdi. Özellikle bir çobanın, ya da yoksul bir delikanlının, bir beyin, padişahın, vezirin kızına aşık olmasıyla başlayan bir serüven sonunda, sevdalılar, “murada ermiş” olurlardı. O zamanın kızları da taşaklı kızlardı yani! Babasının ününe, malına mülküne bakmaz, hep yoksul delikanlılara aşık olurlardı! Yemezler, içmezler, bir deri, bir kemik direnirlerdi.
Anam Kürtçe masallar da anlatırdı, anlamadığımız yerleri, Türkçe’ye çevirerek anlatırdı. Önemli vurgulamaları Kürtçe söylerdi. Bunlardan birisi de Fezo’nun masalıydı. Fezo, gölde bir kurbağaya aşık olur, kurbağa da Fezo’ya... Her Allah’ın günü Fezo, gölün kıyısına birkaç kez iner, kurbağayı çağırırdı, “Güzel kızım, gel yanıma!” Kurbağa, Fezo’nun sesini duyar duymaz, ses verirdi,“Cane, can kurbane(canım urban)!” diyerek, hoplaya hoplaya gelir, kucağına otururdu. Sevişip koklaştıktan sonra, kurbağa gölün içine dalar, Fezo da evine dönerdi. Fezo’nun karısı Dılo, bunları izler ve bir gün bunları suçüstü yakalar, kocasının korkusundan sesini çıkaramaz. Kıskançlıktan deliye dönen Dılo, Fezo’nun davar güttüğü bir gün, gölün kıyısına iner, kocasının sesini taklit ederek kurbağayı çağırır, “Cane. can kurbane!” diyerek gölden çıkarken, Dılo, onu kıskıvrak yakalar. Yüzünü gözünü, bacaklarını bir güzel yaktıktan sonra, bir taş parçası gibi gölün içine atar. Fezo davarı kardeşine bırakır, iki gün sonra gölün kıyısına gelir, yine sevgilisini çağırır “ Güzel kızım gel!” Yaralı kurbağa sudan dışarı çıkmak istemez, ağrılı sesiyle karşılık verir, “Gözümün bebeği, senin haybetli karın, canın var, demedi, beni yaktı!..” Fezo kurbağayı gölden çıkarır, yaralarına merhem sürer. Tılsım bozulur, kurbağa bir sultan olur. İki sevgili birlikte yaşamaya başlar...
Masalsız geceler beş para etmezdi. Bu masalı anamın dilinden bir kez daha
dinlemek isterdim. Anamın kemikleri sürme oldu! Gam yiyip gam çekme divane gönül Anam için yaptığı türküler de vardı ;bestesi, güftesi kendisine ait: Dağların duran karı Ahıska’dan göçerek bizim köye ilk yerleşenlerden, Pir Medhi mahlasıyla anılan Ali Haydar’ın türkülerini çok severdi babam. Her gece bu türkülerden bir iki parça okumadan edemezdi: Canımdan bezmişim can bezarıyım
Babamı susturmak için aklıma bir muziplik geldi. Bir gece yine o, “Ezel bahar...” diye balarken, ben de karşıdan, “Bismillah-i rahmani rahim!” diyerek yüksek sesle Yasin-i Şerifi okumaya başladım. Sustu, bir süre bekledi. Baktı benim susacağım yok! Karanlığa ünledi:
Babamı, türkülerinden vazgeçiremedik.
|