| |
AZRAİL'İ DÖRT GÖZLE BEKLERKEN
Kış aylarında, Azrail mesken tutardı köyümüzde, bahara değin hiç çıkmazdı. Komşu köylere gitse de günü birlik dönerdi. Belki de her köyün bir Azrail’i vardı, bilmiyordum? Hemen her gün olmasa da iki günde, üç günde bir ölü çıkardı evlerden. Daha çok çocuklar, sonra da ihtiyarlar ölürlerdi. Çocuklar melekti, günahları yoktu. O yüzden Azrail severdi onları, günaha girmeden canlarını alır,cennete yollardı. Böylece hem cehennemin azabından, hem de bu dünyanın kahrından kurtarmış olurlardı. Yaşlıların zaten, “Amel defterleri” dolmuştu, ahrette gidecekleri yer belliydi. Bu dünyada boşuna kalabalık ederlerdi. Ölüm, olar için de bir kurtuluştu.
Anam, koltuğunda Kuran, bir evden ötekine giderken, ben de peşine takılırdım. Hastalar için pişirilmiş buğday ekmeğinden, ölülerin ardın komşuların getirdiği pişi,keteden yemek için giderdim. Bir türlü bitmeyen o uzun, “Yasin’i şerifi” kıpırtısız dinleme pahasına da olsa giderdim. Evimizde de ayni çileyi çekmeye alışkındım. İşin ucunda bir şeyler yemek olduğundan ister istemez katlanırdım. Namazda niyazda Kuran, hastaya Kuran, ölüye Kuran, tepe tepe Kuran!.. Hiç ayırdında olmadan, otuz iki cüz
Kuran’ın, otuz ikisini de ezberlemiştim.
Bu insanların Kuran, namaz, oruç diyerek çırpınmalarının tek amacı vardı, cehennemin narından kurtulmak, cennete gitmek! Cennet çok güzel bir yerdi, yokluk, yoksulluk yoktu orada. Nadas, hodaklık, hasat, harman, ırgatlık yoktu. Hiç çalışmadan keyif içinde yaşardı insanlar, bir elleri yağda, bir elleri baldaydı. Ayrıca kişi başına yüz huri!.. Bunları dinledikçe benim de ağzım sulanırdı. Ölmek, bir kurtuluştu. Öyleyse, ben neyi bekliyordum bu dünyada? Çektiğim çileye, yokluğa yoksulluğa neden son vermiyordum?.. Melek olmak gibi bir ayrılacağım da vardı. Bana farz olmadığı halde, kıldığımız namazdan, tuttuğum oruçtan yaşlıların iki katı sevap kazanıyordum. Cennet avucumun içindeydi. Ölüme baş koymalıydım. Durmak zamanı değildi.
Hemen kolları sıvadım, sıkı bir disiplin altında günde beş vakit namazımı farzı, sünneti, vacibi ile birlikte hatasız sürdürdüm yeni baştan. Cuma, teravih gibi önemli namazları camide kılmaya başladım. Harama ne diş bastım, ne de elimi sürdüm. Ben bu sıkı talim içindeyken, bir gün köyümüze Kağızman’dan tuz satıcıları gelmişti. Kapkara kaya tuzları içinde, yıldız gibi parlayan küçücük bir parça vardı. Buna biz, “tuz gözü” derdik. Merak ettim, dilimi sürdüm,öteki tuzlardan pek farkı yoktu. Bir süre sonra satıcılar, kağnılarıyla köyden ayrıldılar. Birden anımsadım, tuz sahibinden izin almadan yalamıştım o parçayı. Eteklerim tutuştu, haram yemiştim! Kazandığım onca sevap havaya gitmiş sayılırdı. Paniğe kapıldım. Arabacılar Boncuktepesini aşmışlardı. Dörtnala koştum peşlerinden. Tepeye çıktım, bir tarla boyu ilerde arabaları gördüm, olanca sesimle ünledim,“Dayı, dayı!..” Arabacılar durdu. Soluk soluğa vardım yanlarına, yalvarmaya başladım:
“Dayılar, amcalar, sizden izin almadan, bir tuz gözünü yaladım!..”
Biri öbürünün yüzüne baktı, bir şey anlamışlardı. Kara bıyıklı olanı öfkelendi:
“Ulan piç kurusu, sen ne demek istiyorsun?”
“Yaladığım tuzu helal edin!”
“Bunun için mi bizi yol ortasında beklettin?” Arkadaşlarına döndü, “Bu çocuk deli!” dedi.
Bu kez ağlayarak yineledim:
“Helal edin dayılar, babanızın hayrına, geçmişlerinizin hayrına helal edin!..”
Her biri bir yandan seslendi:
“Helal olsun, helal olsun!..”
Amacıma ulaşmış, haramı helal ettirmiştim. Gönül rahatlığı içinde geri döndüm.
Olayı duyan anamdan, komşulardan da aferin aldım. Zaten ibadet işini sıklaştırdıktan sonra herkesin sevgisini kazanmıştım, komşular arasında saygınlığım artmıştı. Analar, babalar, kendi çocuklarına beni örnek gösterirlerdi Yalnız babam ciddiye almaz, alay ederdi:
“Büyük sofudan(ağabeyimden) kurtulmadan, bir de küçük sofu zuhur etti evimizde!” derdi.
Bir gün İmam Fetullah, benim yanımda babamı kınadı:
“Kendi çocuğundan biraz ders al, Eyüp komşu!!” dedi,”Cuma namazlarına bile gelmezsin!”
Babam gülerek karşılık verdi:
“İki oğlum da sofu, ikisi de Allah’ın has kulu. Ahrette sözleri geçer, babalarını Zebanilere dövdürmezler, birlikte götürürler cennete!..”
Kim ne derse desin, her koyun kendi bacağından asılırdı. Ben cennete gitmek istiyordum. Kuran’ın tüm cüzleri ezberimdeydi. Üstelik sesim güzeldi, üstelik melektim. Of’lu İmam Fetullah, beni çok severdi. Hafız Rüstem efendi, camiye gelmediği günler, onun yerine müezzinlik yapardım. Cemaatın yıldızı olmuştum. Koca koca adamlar, bana, “Hafız efendi” diye seslenirlerdi. Keyfime diyecek yoktu. Gece düşlerimde cennet-i alanın has bahçelerinde dolaşır, huri kızlarıyla birlikte pişi, kete, pirinç pilavı, tavuk eti yerdim. O yüzden, zamanlı zamansız uyumaya çalışırdım. Öte yandan. Azrail’in bir an önce canımı almasını dört gözle beklerdim.
Yaşlılardan da erken ölmek isteyenler vardı. Huri kızları için yanar tutuşurlardı. Bana öyle gelirdi ki, cennette huri kızları olmazsa, büyük bir çoğunluk namazı niyazı terk ederdi! Özellikle karısı çirkin, ya da yatalak olanların tek umudu, öbür dünyadaki hurilerdi. Ölmeyi, sabırsızlıkla beklerlerdi.
Hafız Rüstem’in, Derdo adında yaşlı ve çok çirkin bir karısı vardı. Burnu,üstünden teker geçmiş Posof patatesine benzerdi. Yüzünün derisi, öküz gönünden kıllı çarıkları anımsatırdı. Hafızın yaşı oldukça ilerlemişti, yeniden evlenemezdi. Derdo’nun ha deyince öleceği yoktu. Hafız onu nice bir bekleyecekti?.. Kendisi Tanrının has kuluydu, yedi yaşından, yetmiş beş yaşına değin başını secdeden kaldırmamıştı. Nasıl olsa öldükten sonra cennete gidecek, huri kızlarına kavuşacaktı. Bu dünyada bir gün bile beklemek istemiyordu. Ne ki bir türlü ölemiyordu. Eğer elinden gelseydi, Azrail’e rüşvet verir, canını aldırtırdı.
Evlere, sık sık Mevlit okumaya giderdi Hafız. Mevlit biter, bu kez ilahilerle sürdürürdü. Özellikle huri kızlarını çağrıştıran dizelerde, sesini birden yükseltir, tüm benliği ile coşardı:
Salınıp duba dalları/ Kuran okur hem dileri
Cennet bağının gülleri/ Öter Allah deyu deyu
Hafız’ın bu sabırsızlığını bilen köyün mukallitleri, rastladıkları yerde sorarlardı:
“Hafız efendi, ahrete yolculuk ne zaman?”
Hafız sakalını kaşır, ellerini yana açarak, bir çaresizlik içinde karşılık verirdi:
“Nedem evlat, emri haktan emir daha gelmedi!” derdi.
Benim de acelem vardı. Ancak çocuktum, önümde uzun yıllar vardı. Yaşadığım koşullar altında bunca yıl dayanamazdım. Anam, kesin konuşuyordu, melektim, üstelik ibadetim de vardı, yüzde yüz cennete gidecektim! Onu ben de biliyordum, ama Azrail canımı almıyordu bir türlü!
Düşündüm taşındım, kendimi öldürmeye karar verdim.“Çok tastayım!” diyerek yatağa girdim.. İki gün hiçbir şey yemedim, içmedim yattım. Ezberimdeki sureleri döne döne okuyor, beni öldürmesi için sürekli Tanrıya yalvardım. Ne ki bir türlü ölmüyordum, ölemiyordum. Bunda anamın da payı vardı, “Yüzün bal mumuna döndü oğul!’ diyerek zorla çorba içirirdi. Aslında anam geçip gitmeme karşı değildi, kendi çocuğu olduğum için kıyamıyordu. Hastalığımla ilgili düşüncelerini babama anlatırken, sezdirmeden dinledim. Tanrı beni çok seviyordu, nur indirmişti yüzüme. Bu dünyada fazla bekletmeyecek, “Cennet’i alanın has bahçelerine” götürecekti beni. Babam öfkelenerek sözünü kesti:
“Sersem sersem konuşma, sersem karı!” dedi, “Bu kafayla çocuğu sen öldüreceksin!” Kalktı yerinden, yanıma geldi:
“Neyin var senin ulan velet!” dedi, “Soğuk algınlığı desem değil, öksürmesin, terlemezsin. Sancım var, diyorsun, ishal değilsin, başın, belin ağrımaz...” Çekti kolumdan, kaldırdı, “Bir daha yatmayacaksın, anladın mı?” Anama seslendi: “Yatağı, yorganı topla!..”
Babamın yasağı üstüne bir daha ölüme yatamadım. Bir oraya, bir buraya düşerek anamın ilgisini bir süre yaşattımsa da sonunda dirilmek zorunda kaldım. Ama ölümden vazgeçmedim. Bunun daha kestirme yolları vardı. Sözgelimi Saplıkaya’ya çıkar, aşağı atardım kendimi. Belki de yere düşmez, kanatlanır uçardım. Evliyalar, Üçler, Yediler, Kırklar uçarlardı, melekler de uçardı! Meleklerin uçtuğunu yalnız anam değil, cümle alem söylerdi. İşin bu denli kolayı varken, yatağa girerek Azrail’in keyfini beklemeye hiç de gerek yoktu.
Kararım kesindi, yolumdan dönmeyecektim. Ancak Saplıkaya biraz uzaktı, kutsal bir özelliği de yoktu. Oysa evimizin arkasında Evliya Tepesi vardı. Bu mübarek tepeden Evliyalar, Üçler, Yediler, Kırklar uçarlardı. Dünyayı dolaştıktan sonra sonra, döner gelir, yine Evliya Hazretlerinin gömütüne konarlardı! Benim için bundan daha elverişli bir yer bulunamazdı.
Aptes aldım, dilimde dualar, yokuşu tırmanmaya başladım. Tepenin başına nasıl vardığımı bilemiyorum? Uçmadan önce başımı uzatıp aşağılara baktım, gözlerim karardı, dibi görünmeyen derin bir karanlık! Başım döndü, korktum. Zati bu tepe tekin değildi, hep korkardım. Bu kez sivri ucundaki yatırın taşlarına çıktım, kokumdan aşağıya bakamıyordum. Dualar peş peşe aktı dilimden. Uçmaya hazırdım. “Ya bismillah ya Allah!” dedim, kollarımı kanat yaptım, havalandım! Yer, gök sallandı, altı üstüne geldi dünyanın. Uçuyordum herhalde!.. Neden sonra toparlanabildim, gerisin geri yatırın içine yuvarlanmış olduğumu gördüm! Bir sıcaklık duydum ensemde, elimi attım, saçlarım,boynum boğazım kan! Üstünden atlamak istediğim iri kayaların altında ezik böcekler gibiydim. Demek uçma işi gerçek değildi! Uçurumdan düşmüş olsaydım parçalanırdım. Uçamayan bir meleğin cennete gitmesi de kuşkuluydu. Yine de Evliya Hazretleri korumuştu beni! Ensemden inen Kanı durduramıyordum. Başımın yarası zonkluyordu. Elimi yaranın üstüne bastım, bayır aşağı evin yolunu tuttum. Anam damın üstünden bana bakıyordu. Oysa ben kan içindeyken kimseye görünmek istemiyordum. Yavaşladım, bekledim, anam bir türlü inmiyordu damdan aşağ, gözleri hep bendeydi. Uzun bekleyemezdim. Çaresiz yürüdüm. Anam da ağır ağır bana doğru geliyordu. Yaklaşır yaklaşmaz, gözleri büyüdü:
“Sana ne oldu balam?” dedi, tutamadım kendimi, ağladım.
“Birisi mi dövdü?”
Yanıt vermede zorlandım:
“Bir kayadan atlamak isterken...” dedim, sonunu getiremedim.
“Sen delirdin mi ay oğul?” dedi, soyundurdu. Saçımı başımı yıkarken söyleniyordu, “Allah sana akıl, izan versin çocuk, kafanı parçalamışsın! Gene Allah saklamış seni!” dedi, cık cık etti, bir bez parçası yakarak yaranın üstüne bastırırken,sürdürdü, “Sen namazsında niyazında olan bir yavrusun, bir köyün gözü senin üstünde. Atlamakla zıplamakla ne işin var ay oğul?..”
Dilime geldi ama söyleyemedim, beni yoldan atan kendisi değil miydi?.. Yine de dolaylı yoldan sormadan edemedim:
“Ana,” dedim, “Sen, çocuklar melektir, demiştin?..”
“Doğrudur!’
“Melekler uçar demiştin, çocuklar da uçar değil mi?”
Gözlerini kısarak yüzüme baktı:
“Olmaya sen uçacağım diyerek kendini kayalardan attın?..” Suskunluğumu görünce, büsbütün kuşkulandı,“Sübhanallah!” diyerek başını salladı, “ Ey benim akılsız oğlum, çocuk melekler de uçar,dedim ama öldükten sonra uçarlar, yani bu dünyada değil, öbür dünyada uçarlar, cesetleri değil, ruhları uçar, dedim. Sen uçmak isterken kendini öldürürsen, Allah’ın buyruklarına karşı gelmiş olursun! O zaman cennet bile gider elinden. Eceli gelen her kulun canını Azrail alır, ruhunu yollar öbür dünyaya! Öyle kendini öldürmekle cennete gidilseydi, herkesten önce, Hafız Murtaza öldürürdü kendini!..”
Rahat bir soluk aldım. Eğer ölmüş olsaydım, bok yoluna gitmiş olacaktım! Böylece kendi elimle kendi kuyumu kazmaktan vazgeçtim, Azrail’i bekleme sürecine girdim. Onun da geleceği yoktu. Çok öfkeliydim. Elime geçerse, önce ben Azrail’i öldürmek isterdim.
geri dön
|