| |
AÇLIK KOKUSU
Bahar yine geç kalmıştı. Mart kapıdan baktırdı, kazma kürek yaktırdı. Abrilin(nisan) beşi, öküzün eşini ayırmakla yetinmemiş, hayvanların her cinsine kıymıştı. Sağ kalanlar bir deri, bir kemikti. Ne ot kalmıştı, ne de saman. Kuyudan tohumluk arpayı da aç hayvanlara yedirmiştik. Açlıktan ölen sığırların eti, sümük gibiydi, yiyemez, itlere atardık. Bir biz değil, tüm köylü kan ağlıyordu. Bayram eden yalnız köpeklerdi.
Mayıs ayının ortalarına doğru, çift çubuk ancak çıkabildi tarlaya. Dipte köşede kalan tahılın tümünü ektik toprağa. Hiç değilse, ikinci yıl açlık çekmezdik. Nasıl olsa önümüz yazdı, “ Aç harmanı yetişinceye değin, ot yerdik, ölmezdik.
Haziran ayı gelende, kendimizi attık yeşile. Yerel adlarıyla Çemen, Yemlik, Potot, Kımi, Külül vb. otları yiyerek açlığımızı gidermeye başladık. Midemiz bulanır, başımız dönerdi. Yeşil köpük kusardık. Zehirli otları yiyenler, ya ölür, ya zor kurtulurlardı.
Hepimizin gözü, küçük kardeşim Ali’nin üstündeydi. Çocuk, nasıl dayanacaktı? Ali’nin kaç yaşında olduğunu bilemem ama yeni yürümeye başladığını anımsıyorum. Kafası semer gibiydi, ortası çukur, önü, arkası dik. Anama göre, teknenin son kazıntısıydı Ali. Kafası yapılırken hamur yetmemişti. Ali de bize bakarak, ot yemeye çalışır, kapıda bacada çöplenirdi. Rengi bombozdu. Kantarın topu gibi sarkan iri kafasını, ince bacakları zor taşırdı. Anam, kuşağı arasında, dedemlerden getirdiği ekmek kırıklarını, bizden saklar, gizlice Ali’ye yedirirdi. Durmuş, bu haksızlığı sezinlediği için anamı izliyordu. Sonunda suçüstü yakalamayı başardı; tanık olarak da beni de çağırdı. Anam, otların arasında Ali’nin ağzına bir şeyler tepiştiriyordu! Durmuş,anamı taş yağmuruna tuttu:
“Onu sen doğurdun da bizi itler mi doğurdu?..”diyerek ünlüyordu.
Babam, bir çaresizlik içinde yineler dururdu, “Çürükler gider, sağlamlar kalır!” Ben ölümden korkmuyordum, nasıl olsa cennete gidip kurtulacaktım. Kuran okuyarak, namaz kılarak, Azrail’i bekliyordum. Ölüm ucuzlamıştı, ölmenin tam zamanıydı. Ancak “emri haktan” buyruk gelmeden, kendimi öldürmeye kalkışırsam, tanrı buyruğuna karşı gelmiş olduğumdan, cenneti kaybedeceğimi bilmiyordum. Ne ki açlıktan çok halsiz ve bitkin düştüğüm anlarda, ölümü değil, karnımı doyurmayı düşünüyordum.
Bir gün Mürsel amcamların bacadan ekmek kokusu aldım. Niceydi, ben bu kokunun özlemi içindeydim. Anamın pişirdiği uyduruk ekmeğin ne tadı vardı, ne de kokusu... Yora ve ayran karışımı hamurdan yapardı anam ekmeği. Yora’yı babam değirmenden, ayranı da anam Aslan dedemlerden getirirdi. Yora, tahıl öğütülürken, değirmen taşının çevresinde biriken taşlı, topraklı un tozlarının adıydı. Yora ekmeğini yerken, dişlerim gırç gırç ederdi.
Ayaklarım beni sürüklerdi, amcamların kapısına. Belki bir parça sıcak ekmek verirlerdi! Kimsenin evinde doğru dürüst ekmek pişmezdi. Pişirenler de gece pişirirlerdi, kokuyu alan eve girmesin diye. Ekmek pişerken, içeri kim girerse girsin, “Kaynanan seviyor!” denilir, sıcak ekmek verilirdi. Dışardan kokuyu alarak, içeriye dalan, “sıcak ekmek” gözü açıkları vardı. Bunlar yine de eli boş dönmezlerdi, ama arkalarından da etmedik söz bırakılmazdı. Ben onlardan değildim, amcamlara her zaman girer, çıkardım. Amcamın oğlu Sürmeli arkadaşımdı ayrıca.
“Ya bismillah ya Allah!” diyerek kapıyı açmak istedim, açılmadı. İkinci kez zorladım, başaramadım, içerden kilitlenmişti!
Yumrukladım, bekledim, yine açan olmadı. Eşekten düşmüşe döndüm. Öcümü alırcasına art arda tekmeler yağdırdım, geri döndüm. Üç, beş adım ilerde, Durmuş karşıma çıktı. O da kokuyu almış olmalıydı. Beni gördü, kendisinden erken davranmış olduğum için bozuldu:
“Sıcak ekmeği, tek başına yedin değil mi?” dedi öfkeli bir sesle. Yemin ettim, inanmadı. Ağzımı kokladı, ceplerimi aradı, bir iz bulamadı:
“Aldırma,” dedi, “biz de onların tavuğunu çalar,yeriz!” Benim haram yemeyeceğimi anımsadı, “Sen sofuluğunla kal, ben onların hakkından gelmezsem, bana da Durmuş demesinler!..”
Peş peşe evimize döndük. Anam çırpınıp duruyordu, Ali kayıptı! Nerede olduğunu hiç kimse bilmiyordu. Akşam güneşi, battı, batacaktı. Karanlığa kalmadan Ali bulunmalıydık. Her birimiz bir yanda aramaya başladık. İlk haberi küçük kız kardeşim Edelet getirdi, Ali’yi bulmuştu. parmağı ile çöplüğün altındaki yaban otları gösteriyordu. Anam koştu, kucaklayarak kaldırdı. Ali’nin kolları iki yana düşmüştü, aşağı sarkan iri kafası, ince boynunu koparacak gibiydi. Ağzından akan yeşil bir su, çenesini, boynunu boyamıştı. Anam, ağlayarak okuyordu. Ali ölmüştü! Ali’yi kıskandım, o da bir melekti, eceli geldiği için, normal olarak Azrail canını almıştı. Ali kurtulmuştu, Ali cennette uçuyordu şimdi! Ya ben?.. Bu Azrail, neden benim canımı almıyordu? Rüşvet mi istiyordu, bu dürzü benden(Töbe estafirullah!)?
Edelet sessizce geldi yanıma:
“Komşular şimdi bize ölü ekmeği detirirler mi, Dada(ağabey) diye sordu.
“Kimde ekmek var ki sana getirsinler?” dedim.
Gün bitmiş, karanlık çökmüştü.
geri dön
|